Nietzsche etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nietzsche etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Temmuz 2020 Çarşamba

Bülent Diken - İsyan, Devrim, Eleştiri (Toplum Paradoksu)

Bülent Diken'in daha önce Nihilizm kitabını okumuş ve gündelik pratik seçimlerimize ilişkin (şahsen Marx'ta cevabını bulamadığım) soruları Nietzsche'nin karşılayabildiğini, ve aslında "praksis" çerçevesinde Nietzsche ile Marx'ı beraber düşünmenin gayet de mümkün olduğunu görmüştüm. Kitap, dünyayı a priori belirlenmiş ahlaki ilkelerin Prokrustes yatağına yatırma çabasının sonuçsuz yıkıcılığı ile dünyayı değiştirilemez kabul etme edilgenliğinin alternatifi olarak ahlakı yapılabilirlikle, yapılabilirliği ahlakla sınayan, bu nedenle sürekli yeniden kurulması gereken dinamik bir anlayışı öneriyordu. Marksizm-Leninizmin bu meseleyi sınıflı toplum sonrasına atmasının, ondan öncesindeyse sınıf savaşına endeksli bir pragmatizmin lensleriyle ele almasının son kertede marksistlerin elini zayıflattığını, salt propagandist açıdan bakıldığında bile "Nasıl Davranmalı" sorusunun "Ne Yapmalı"dan daha az önemli olmadığını savunan biri olarak bu kitap bana ilaç gibi gelmişti. 

İsyan, Devrim, Eleştiri: Toplum Paradoksu | E-Dergi, Sanat TarihiDiken bu kitabında da çok kritik bir meseleye, (kendi ifadelerimle söyleyecek olursam) programatik olana galebe çalacak spontanlığı formüle etmeye çalışıyor. Bir diğer deyişle, hesaplanmış devrimlerin ve planlamalı sosyalizm inşası anlayışlarının karşısına bu hesapçılığın kısırlığını ve kuruluğunu aşan, tam da bu yönüyle ona "ruh" veren insan eyleminin ortaya çıkış dinamiklerini araştırıyor. Daha doğrusu, niyeti bu. 

Gerçekten de ufukta pek de sosyalizm varmış gibi görünmeyen, "dünyanın sonunu hayal etmenin kapitalizmin sonunu hayal etmekten daha kolay" olduğu bu berbat çağda insanları devrimci bir inançla eylemeye, hatta gerektiğinde hayatını bunun için feda etmeye hazır tutacak bir felsefenin yoksunluğunu çekmiyor muyuz? Bunun için ayağı toprağa basan, seküler bir maneviyat kurulmalıymış, kurulabilirmiş gibi geliyor.

Kitapta bu felsefenin ipuçlarını bulmak mümkün. Komünizm hayalinin hiçbir zaman erişilemez olduğunu, ama (buna rağmen) ve (belki de tam da bu yüzden) komünizmin hep şimdileşme potansiyeli taşıyan, rasyonel, programatik akılla anlaşılamayacak bir aktifleşme ontolojisinin olduğunu öne sürüyor Diken. Fiili olanla potansiyel olan [1] arasında kavraması zor fakat her an aktifleşebilecek bir ilişkiyi temel alarak devrim fikrini güncel tutmaya çalışıyor. Kitapta Tahrir Meydanında fiilen Mübarek'in istifası için toplanan insanlarda bir anda tecessüm ediveren komünist pratiğin örneği veriliyor. Siz buna Gezi'ye çıkan insanlarda önceden öngörülemeyen kardeşleşme, paylaşım gibi duyguların bir anda serpilivermesini ekleyebilirsiniz. İşte bu gibi nedenlerle devrimin zamanını ölçtüğümüz(ü sandığımız) somut göstergelerin işlevsizliğini ilan ediyor Diken. Risk almayı, şansını denemeyi, Weber'in "demir kafes"inden kendimizi kurtarıp yönetici aklın karşısına oyunla çıkmayı öneriyor. Bunun için, diyor Bülent Diken, herhangi bir isyan dinamiğinin sistem içi araçlarla sönümlenme tehlikesi ne kadar varsa, onda komünizm fikrinin patlak verme ihtimalinin de var olduğuna inanmamız gerekir. Devrimcinin buradaki görevi ne isyanı belli bir stratejiye yönelik taktik hamlelerle yönlendirmek, ne de kendini tamamen ona bırakmaktır, bu ikisinin arasında gerili ipte yürümektir devrimcilik, Diken'e göre:

"Böyle bir müdahale daima stratejik bir kararı gerektirir, ânı 'ele geçirmeye' çalışır; bununla beraber âna layık hale gelmeye hazırlıklı olmayı, an tarafından 'ele geçirilmekten', yani kendini âna kaptırmaktan doğan bir sarhoşluğu da gerektirir." (sf 25)

Aslında Türkçesi şu: Dönüşüm, dönüştürücü bir programa indirgendiği müddetçe asla gerçekleşemez. Kaygıyı arzuya, arzuyu cesarete ve neticede kazanıma çeviren duygu akışlarıyla girilecek diyalektik ilişki devrimcilik için elzemdir.

Bu bakımdan soldaki tıkanmanın aşılabilmesi için de muazzam bir öneri bu kitap. Bugün Ortadoğu toplumlarının haline baktıkça karamsarlaşmak için her türlü geçerli sebebi bulabiliyoruz. Özellikle sanatta var olanın kötülüğünü ilan etmek, hatta bilfiil mizantropi üretmek "sol" bir tavır sayılıyor. Ancak unutmamalıyız ki bu bakış, halin kendisine içkindir. "Sarhoş", arzulu bir bakış, aynı zamanda dönüştürücü de bir bakış olacaktır. Eskiden solcuların yaptığı da bu değil miydi? Toplumun daha az "cahil", daha az faşizan, daha az kadın ve LGBT düşmanı olmadığı zamanlarda bugün solun tabela asmaya çekindiği coğrafyalarda miting düzenleyecek kitlelere erişebilen ve bu kitleleri antifaşist mücadeleye katabilen bir soldu o. 

Nazım Hikmet değil miydi, "akrep gibisin" demekten çekinmediği insanlara baktığında beyaz gömleğiyle bir laboratuvarda insanlar için ölebilecek olanı gören? Zira "mesele gerçeklik ve yanılsama karşıtlığı değil - ki bu bir nihilizm belirtisidir - olumlayan yanılsamalar ile yaşamı olumsuzlayanları ayırt edebilmektir" (sf 48). Tıpkı Marx ve Engels'in birleşmeye çağırdığı işçi sınıfını aslında sınıf olarak bizzat bu sözleriyle kurması gibi (sf 134).

***

Fakat kitabın eksileri de var. Çok fazla alıntıyı, çok farklı bağlamlarda uç uca ekleyerek bir eklektik bir teori çorbasıyla karşı karşıya bırakıyor bizi. Badiou, Ranciere, Deleuze, Derrida, Foucault, Agamben, Negri, Zizek gibi düşünürlere verilen sayısız referans iç içe geçiyor, bütün bu düşünürleri birbirinden ayıran kalın çizgiler silikleşiyor, birbirine yabancı kavramlar görücü usulü evlendirilmiş gibi daha birbirleriyle tanıştırılmadan gerdeğe sokuluyor. Okur için çok yorucu, yer yer kafa karıştırıcı, açıkçası akademik olarak da sorunlu bir yazın pratiği bu. Keşke Diken bu kadar fazla düşünürü yardıma çağırmaya gerek duymadan, çok iyi bildiği sanat eleştirisinden yola çıkaracak özgün dilini bulsa diye düşünmeden edemiyor insan.

[1] Orijinal metinde virtual olarak geçen bu terimi Türkçeye "gücül" diye çevirmişler, hoşuma gitmediği için "potansiyel" demeyi daha uygun buldum.

3 Eylül 2018 Pazartesi

Kızıla Boyalı Saçlar - Kostas Mourselas

İslamcı/muhafazakar personelin ağırlıklı olduğu bir iş yerinde çalışıyorum. Allah bir daha böylesini nasip etmesin, bir dönem öyle bir tanesiyle aynı odayı paylaşmak zorunda kaldım ki medrese eğitimi almış kadar oldum. Zira bu arkadaş alakalı alakasız her fırsatta Sahih-i Buhari'den bir hadis nakletmeyi başarıyordu. 

"Yahu endüstri 4.0 falan diyorlar, ne olacak bu işin sonu?"
"Eeee, peygamber efendimizin de bir hadis-i şerifte dediği gibi, ahir zamanda fitneler bir bir ortaya dökülecek ve..."

Belki kendi aralarındaki dost sohbetlerinde geçer akçe budur, bilmiyorum. Çünkü bu arkadaşa insanları İslam'a davet etmenin doğru yolunun böyle mütemadiyen alıntı yapmak olmadığını, aksine bunun insanı dinden imandan soğuttuğunu anlatamadık. Ya da huylu huyundan vazgeçemedi, bilmiyorum.

Ne ki bunun gösterdiği önemli bir hususu atlamamak gerekiyor: İnananlara göre bizzat Allah'ın sözü olan Kuran, belki bir şeri anayasa işlevi görüyor ama hayatın içinde aktüel olarak bulunan insan kendi gibi birinin kılavuzluğu olmadan eyleyemiyor. Böyle birinin varlığı, ilahi mesajın muğlaklığıyla baş edilemeyen durumlarda "O ne yaptıysa aynısını yapmak" gibi bir garanti sağlıyor. Hatta o bile yetmiyor ki şeyhlere, menkıbelere ihtiyaç duyuluyor. "Koskoca Bilmemkim Hazretleri bile şöyle yapmışken..." diye feyizler alınıyor. Hristiyanlıkta İncil zaten İsa'nın yapıp ettiklerini anlattığından o başlı başına bir kılavuzdur. Filmlerde çokça duyduğumuz gibi, "What would Jesus do?"

Doğum tarihi gün ve ay olarak belli olmayan roman türüne büyüklerin "Sen modern bireyler olduğunda doğdun," diye tarih verdiği ve dolayısıyla modern bireyin sorunlarıyla başa çıkmasında  romanın üst düzey rol üstlendiği zaten biliniyor. Şükürler olsun sanata ki güncel sorunlara güncel yanıtlar üretebiliyor, "endüstri 4.0" dediğinde "ahir zaman fitneleri" dışında söyleyecek sözün oluyor.

Her ciddi okurun böyle bir veya daha fazla kitabı vardır. Malum, "başucu kitabı" diye bir tabirimiz mevcut. Benimki uzun bir süredir Zorba. Tıpkı yukarıda andığım tebliğci arkadaş gibi fırsat buldukça Zorba'ya göndermeler yapmaktan beri durmam, ve baktığım her yerde onu görmemden olsa gerek, başka sanat eserlerini sık sık ona benzetirim. Sözgelimi, Mucizeler Dükkanı hakkındaki yazımda da bu "İncil'deki İsa gibi meseller vasıtasıyla yol göstermek" mevzuuna değinmiştim, çünkü gerçekten Pedro Arkanjo'da da bir "melez Zorba" görmüştüm.

Fakat Kızıla Boyalı Saçlar'da tespit ettiğim benzerlik öyle Organize İşler'deki Sean Connery benzetmesi gibi değil. Kızıla Boyalı Saçlar'daki Luis, Kazancakis'in Zorba'sıyla o kadar büyük benzerlikler içeriyor ki...

İkisi için de "kadın" dedin mi akan sular duruyor söz gelimi. İkisinin hayatında da müzik ayrılmaz bir parça: Zorba santur çalıyor, Luis gitar. Üstelik ikisi de devingen, yerinde duramayan, o işten başka işe girip çıkan, paraya pula kıymet vermeyen, özgürlüğüne fazlasıyla düşkün tipler. Bu yüzden ikisinin davranışları da modern akla pek uymuyor. Deli bu adamlar.

Image result for Kızıla Boyalı Saçlar - Kostas MourselasFakat burada bitmiyor, anlatım tekniği açısından da bir benzerlik var. Zorba'nın da, Luis'in de hikayeleri bir arkadaşlarının gözünden anlatılıyor. Bu tercih yapılırken bu tür karakterlerin maceralarının birincil ağızdan aktarımının okurda uyandıracağı olumsuz reaksiyon mu hesaba katılmıştır? Belki de. "Bakın ben ne kadar da özgür, hayatın keyfini nasıl da çıkaran biriyim," diye konuşan birini uzun süre dinlemeye kimse katlanamaz. İyi ama, sebep sadece bu olsa tanrı yazar perspektifinden de bir anlatı geliştirilebilirdi. Oysa bu da olmuyor. Kurmaca etkisini kırmak için olsa gerek, olaylar mutlaka olayın içinden bildiriliyor. Anlatıcının karakterine baktığımızdaysa bu açıklama da yeterli gelmiyor. Zira olay herhangi birinin, dikizci bir komşunun, meraklı bir çocuğun, eşin vesaire gözünden değil; hikayesi anlatılan "üstün insana" çok yakın, fakat onun gibi olamayan, olması beklenmeyen bir arkadaşın ağzından aktarılıyor. 

Tam olarak İncil stili değil mi? Peygamberi anlatan, yapabileceği en hayırlı iş peygamberin hayatını kayda geçirmek olan havari. Cüretkar Hristiyanlık yorumuyla modern zamanın İsa'sını arayan Kazancakis için bu anlaşılır bir teknik. Peki ya Sherlock Holmes'ü anlatan Watson, Gülün Adı'ndaki Adso? Galiba "ahir zaman peygamberi" figürlerini anlatma biçimi olarak İsa-havari ilişkisi çok faydalı bir model olmuş Batı edebiyatında. 

Ama burada önemli bir yol ayrımına varıyoruz. 

Sherlock Holmes ve Gülün Adı örnekleri tesadüf değil. Değil mi ki akıl çağında yaşıyoruz, çağın peygamberleri de eleştirel aklın zirvesindeki insanlar olacaktır kuşkusuz. Gülün Adı'ndaki Brunellus meselini kim unutabilir? Akıl öyle bir şeydir ki, yalnızca birkaç parametre kullanarak yaptığınız çıkarımlarla hayatınızda ilk defa gördüğünüz bir insanın az önce kaybolan Brunellus adındaki bir atı aradığını anlayabilir, üstelik atın yerini de biliyor olabilirsiniz. 

Bu akıl küpleri, tamamen teknik bir mesele olan akıl yürütme işini beceremediği için bocalayan modern bireylere düşünmeyi öğretirler. Aynı zamanda "Sen de Sherlock abin gibi akıllı ol da ODTÜ'leri, Boğaziçileri kazan" diye örnek gösterilmeye aday, Steve Jobs gibi, Elon Musk gibi, hayat hikayeleriyle ilham veren birer rol modeldirler.

Öte yandan Zorba ve Kızıla Boyalı Saçların'ın Luis'i ise daha Zerdüştvari peygamberler olarak bunların karşısına çıkarlar. Aklı değil, içsel coşkuyu merkeze alırlar. Dolayısıyla, moderniteyi "aklın nihayet cehalete baskın çıktığı" bir kurtuluş dönemi olarak görmezler. Bu nedenle zamanın ruhuna uygun "modern peygamberler" değil, kudurgan kavimlere kendi kendilerini helak etmek üzere oldukları uyarısını yapan (ve bu yüzden deli muamelesi gören) eski tip peygamberlerdendir onlar.

Buna delil olarak, Kızıla Boyalı Saçlar'da sadece adıyla bile her şeyi ayan beyan ortaya döken bir bölümü gösterebilirim: "Son Akşam Yemeği." Bu bölümde gerçekten de İsa'nın son akşam yemeği yeniden canlandırılır. Doğal olarak bir de Yahuda'sı vardır bu yemeğin: Lazaris. Kitabımızın İsa'sı olan Luis hakkında, bir yerlerde şöyle der Lazaris: "Hepimiz bazen Luis'in deliliklerine özendik ama mantık ve medeniyet bizi durdurdu" (italikler bana ait).

"Zorbacı" olduğumu, yani bu ikinci safta yer aldığımı söylemiştim. Fakat Kızıla Boyalı Saçlar'ı okurken düşündüm: Neden aynı saftaki bu iki peygamberle de Yunan edebiyatında karşılaştık?

Sanırım öncelikle "Küçük Asya Felaketi" (Kurtuluş Savaşı) yüzünden. Modern Yunan ulusunun "ortak aklının" ürünü olan Megali Idea'nın bozgunla sonuçlanması, Birinci Dünya Savaşı sonrası akla karşı Avrupa'da alıp başını yürüyen şüpheciliğin birkaç katı bir etki yapmış olsa gerek. Zira bu bozgun yalnızca hiç "hesapta" olmayan acılar getirmekle kalmadı, birkaç milyon Doğuluyu da mübadele ile Yunanistan'ın bağrına getirip bıraktı. Moderniteden habersiz bu kitlenin savaş sonrası Yunan mentalitesinin biçimlenmesinde oynadığı etkin rol (en basitinden rebetiko vasıtasıyla) sanırım Yunanlarda modern akıl harici bir kurtarıcı arayışını diri tuttu.

Bir diğer unsurun da (özellikle Kızıla Boyalı Saçlar'daki karakterler de göz önüne alındığında) Yunanistan Komünist Partisi'nin (KKE) sefaleti olduğunu anlamak güç değil. Gerici Ortodoksiye ve burjuvaziye karşı işçi sınıfının aklı olan KKE özellikle iç savaşta öyle büyük bir hayal kırıklığına dönüşüyor ki, Marksizm-Leninizmin şahsında aklın kurtarıcılığına olan inancın tabutuna son çivi çakılıyor. Aşağıda, geçtiğimiz günlerde twitter'da rastladığım listeyi görüyorsunuz. KKE'nin 1956'ya kadarki bütün genel sekreterleri partiden kovulmuş.



Şu ana dek bu kitaplardaki peygamberliği çok övdük. Fakat unutmamak gerekir ki -bilinen- bütün peygamberler erkektir. Cinsiyetleri ele alışları açısından Zorba'nın kötü, Kızıla Boyalı Saçlar'ınsa fecaat olduğunu belirtmek gerek.

Erkek yazarların elinden çıkan distopyalarda (Biz, 1984, Brazil vb.) alışıldık bir motif vardır: Kendi işinde gücünde, sıradan bir tip olan (erkek) baş karakterimizi devrimci bir kadın yoldan çıkarır ve olaylar gelişir. Problemlidir bu: Kadın aslında bir karakter değil, özgürlüğün ve devrimin ayartıcılığının metaforuna dönüşmüştür. İyi bir metafor olsa da, sonuçta yalnızca bir metafordur.

Ne var ki Zorba ve Kızıla Boyalı Saçlar bu soruna rahmet okutacak cinsten bir eril bakış içerir. Bu kitaplarda kahramanlar kadınlarla handiyse oyuncak gibi oynar. Kazancakis'te de verili erillik ve dişillik tanımlarının hiç sorunsallaştırılmadan birer metafor olarak kullanıldığını zaten biliyoruz: Erkek fallik güçtür, yaşam enerjisidir, kadın ise karar verici. Erkek tohumları saçar, kadın topraktır. 

Kızıla Boyalı Saçlar'da ise kadınlar daha da berbat bir durumda ele alınıyor, üstelik metafor vesaire de değil. Kadın sorunu alenen görünmüyor. Henüz ilk bölümün adı "Armağan", çünkü yabancı bir kadın adeta bir nesne gibi armağan ediliyor. "Al bunu, götür, kullan." Armağan edense peygamberimiz Luis! Yine bir başka örnekte, Luis anlatıcıyı bir geneleve götürür. Meğer Luis ona bir sürpriz yapmıştır: Anlatıcının vaktiyle arzuladığı komşu kızı geneleve düşmüştür. Anlatıcı kızla odaya girer, kız üzgündür, gözünden yaşlar süzülmektedir. Anlatıcı ise empati emaresi bile göstermez. Kadından faydalanır ve çekip gider. Sanki bu ve buna benzer şeyler alelade vakalarmış gibi, romanın sonlarına doğru anlatıcı bu hayatı neden tek bir kötülük bile yapmadan geçirdiğine hayıflanacak, Luis de ona bu yüzden kızıp duracaktır: "Azıcık kötülük yapsana!"

Erkek hikayelerinin destansı zenginliğine şaşmamalı. Dünya harikası dediğimiz anıtlar bütün o şaşaalarını nasıl binlerce kölenin canına borçluysa, birbirinden muhteşem saraylar nasıl köylülerin sırtındaki ağır vergilerle yapıldıysa, erkek peygamberlerin unutulmaz hatıratı da kadınların üzerinde öyle yükseliyor. 

Akıl almaz işlerin ortaya çıkması için aklın kabul etmediği acımasızlıklar gerekiyor. Ya da tam tersi: Akıl almaz işlerin arkasında aklın kabul etmediği acımasızlıklar yatıyor. Aklın egemenliğine bayrak açan Peygamberlerin erkek olması sebepsiz değil.

Feminist bir Zerdüşt hikayesi bilen var mı?