edebiyat teorisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
edebiyat teorisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Haziran 2020 Perşembe

Alexander Beecroft - Dünya Edebiyatının Ekolojisi

Akademik bir kitap olduğundan, bir değerlendirmeden çok tuttuğum ders notlarını aktardığım, dönüp dönüp hafıza tazelemek isteyeceğim bir blog postu olacak bu.
Edebiyatlar ile siyasal/kültürel coğrafyaların sınır/ölçek değişimleri arasındaki izi sürüyor Beecroft bu kitapta. Belirli bir edebiyatın oluşumunu, o edebiyatın yayılım göstereceği coğrafyada spesifik bir siyasal yapının oluşumu için öncül/işlevsel bir aşama olarak kavrıyor ve edebiyatların diğer edebiyatlara siyasi alternatifler olarak yükseldiğini öne sürüyor.

Altı farklı siyasal-kültürel edebiyat dönemi (ya da "ekolojisi") tanımlıyor Beecroft: Epikorik - Pankorik - Kozmopolit - Vernaküler - Ulusal - Küresel.

Sırasıyla gidersek:

Dünya Edebiyatının Ekolojisi - KÜY1) Epikorik: Edebiyatın tarihsel ve coğrafi olarak sıfır noktası olarak epikorik'i alıyor Beecroft (bir tür "genesis" aksiyomatiği olarak da görülebilir bu). Yani bir mikro-coğrafyanın başka kültürlerle ilişkisi olmayan, tamamıyla kendine has edebi üretim tipi. Söz gelimi, bir köyde spesifik kişiler için yakılmış ağıtlar ve bu ağıtların toplamından oluşan özgül ağıt kültürünü "epikorik" olarak niteleyebiliriz.

2) Pankorik: Pankorik, adındaki "pan-" ön ekinin de ima ettiği gibi, belli bir dili konuşan yerelliklerin tamamına hitap etme iddiasındaki edebi metinlerdir/kültürlerdir. Buna en iyi örnek olarak Yunan dünyasının tamamına hitap eden İlyada ve Odysseia geliyor akla. Birçok yerellikten bahseden (mutlaka "beslenen" olmak zorunda değil) Panhelenik bir edebiyat tipi. 

Fakat neden "bahseden" derken "beslenen" demekten çekiniyor Beecroft? Çünkü yazara göre pankorik anlatıların ortaya çıkma biçimi iki türlü: Birincisi evet, beslenerek. A coğrafyasının yerel miti ile B'ninkini, C'ninkini... orijinaline dokunmaksızın bir üst anlatıda birleştirerek ("Delphik"). Fakat her zaman böyle olmak zorunda değil diyor yazar. Bazen de üst anlatı, "yerel"i bizzat kendisi kurar ve dayatır ("Olimpik"). Buna örnek olarak günümüzdeki küresel ürünlerin ulusala dair içerik üretmesini gösteriyor: Netflix bir dizi çekiyor ama siz onu adı Hakan: Muhafız olduğu için ve dizi Türkiye'de geçtiği için yerli dizi sanabiliyorsunuz. Türkiye'de türkü sözlerinin devlet eliyle değiştirilip üstüne bir de "Bu türkünün hikayesi şöyledir..." diye açıklamayla donatılması da benzer bir pratiktir.

Tarihsel olarak yerelin tam olarak ortadan kalkmadığı, ama yeni, daha açık bir etkileşim coğrafyasının ortaya çıktığı özel siyasal bir dönemin edebiyatı olarak zuhur ediyor pankorik edebiyat. 

"... Sparta kadınlarının güzelliğini yücelten bir şiir, tekrar eden bir Sparta ritüeli bağlamında icra ediliyorsa bu şiir anlamının büyük kısmını o performansın detayları ve icra edenlerin, kitlenin ve mekanın aracılığıyla edinir; bu anlamda metin epikorik bir kültürel eser olarak yorumlanır. Aynı şiir Sparta veya başka bir yerdeki bir sempozyumda  Alkaios, Solon veya başka birinin şarkılarıyla birlikte icra edilirse Panhelenik kültürün bir eseri, Yunanca'nın bilindiği her yerde söylenen ve takdir edilen bir lirik şiirler sisteminin [...] bir parçası olarak görülebilir."

Dolayısıyla, bu birleştirici rolü oynamak üzere başka başka bir sürü pankorik metin ortaya çıkıyor ve bunların her birinin aynı yerelliklere dair farklı anlatıları olabildiği için bazen sizin "Hakim pankorik anlatıya direnerek canlı kalabilmiş bir epikorik metin" sandığınız şey aslında o yerelliği zaptetmeyi başarmış ama genelde giriştiği rekabeti kaybetmiş bir alternatif pankorik anlatının kalıntısı olabiliyor. (Devlet bütün türküleri Türkçeleştirmeye çalıştığı için aslı Ermenice olan bir türkünün Kürtçe versiyonunu "orijinal versiyon" sanmanın mümkün olması gibi).

Yeni oluşan siyasi coğrafyanın (ne zaman siyasi desem doğal olarak "iktisadi" de demiş olduğumu not düşeyim) kültürel harcını karmak için ortaya çıkan bu pankorik anlatılar arasındaki rekabetin de son derece maddi temelleri olduğunu iddia ediyor Beecroft. Örneğin Panhelenizmin en önemli miti olarak (neredeyse sadece) Homeros'un metinlerini bilmemizin sebebi olarak dönemin yerel elitlerinin bilinçli tercihinin söz konusu olduğunu söylüyor. Söz gelimi Thebai Çemberi (İng. "Theban Cycle") adıyla bilinen metinler toplamı da edebi olarak güçlü bir alternatif olmasına karşın metnin yayılmasının zaten güçlü bir merkez olan Thebes'i daha da prestijli hale getirme ihtimalinin diğer yerel elitlerin hoşuna gitmemesi nedeniyle metnin "önünün kesildiği", Homeros'un metinlerinin ise çoktan yıkılmış Truva kentini konu edindiği için böyle bir tehdit barındırmadığından rahatlıkla yaygınlaştığı iddia ediliyor kitapta. Oldukça ufuk açıcı.

3) Kozmopolit: Farklı yerel siyasal birimlerin güçlü olduğu ortak bir dil coğrafyasına özgü pankorik tarihsellikten farklı olarak, kozmopolit edebiyat anadili olmayanların da edebi üretimlerini yapmak üzere öğrendiği bir prestij dilinin hakimiyet coğrafyasına işaret ediyor (Osmanlı saraylarında Farsça şiir yazılması gibi). Beecroft, Kozmopolit edebiyatın ayırt edici niteliği olarak onun "evrensellik iddiası" taşıdığını öne sürüyor (Bu yönüyle kozmopolit edebiyatlar, başka bir kozmopolit edebiyatın bağrında doğmuş vernakülerlerden ortaya çıkıp gelişebileceği gibi, siyasal nüfuzu pankorik alanı aşan edebiyatlardan . Dolayısıyla, kozmopolit edebiyatı emperyal bir tarihsellikle ilişkilendirebiliriz (fakat dilin yayılımının emperyal temelleri olsa da, Latince örneğindeki gibi bazı diller bir tür "ortak dil" ihtiyacını karşıladığı için ilişkili olduğu emperyal gücün dağılmasından yüzyıllar sonra bile yaşayabiliyor). Böylece diğer türlerden farklı olarak, herhangi bir yerelliktense çok geniş bir coğrafyaya yayılmış sınırlı sayıda elit okuryazar cemaatlerine hitap etmek kozmopolit metinlerin ayırt edici özelliği olarak görülüyor. Daha sonra emperyal dönemin sonlanmasıyla beraber kozmopolit dillerin kimilerinin artık yok oluşa doğru gittiğini (örneğin Latince) kimilerininse ulusal sınırlara geri çekildiğini (örneğin Çince) gözlemleyeceğiz. 

4) Vernaküler: Vernalüler metinler, kozmopolit edebi eserlerin yerel dillerde karşılığını bulması için tercüme edilmesiyle ortaya çıkmış (bu olgu özellikle kutsal metinlerin yerel insanlar tarafından anlaşılabilmesi amacına, dini saiklere tekabül ediyor), ancak daha sonra (yerel siyasi güçlerin de ortaya çıkışıyla beraber) emperyal siyasi güçlerin yanında kozmopolit edebiyatın da kuyusunu kazmış unsurlardır denebilir. Vernakülerin ortaya çıkışını (dilde standardizasyonu, yani tektipleşmeyi de beraberinde getirdiği için) bir tür ön-uluslaşma safhası olarak ele alabiliriz sanırım (Bu nedenle sözlü halk kültürü gibi yerel unsurları epikorik'in alanında tasnif ediyor, "vernaküler" kategorisinde ele almıyoruz). Bu nedenle vernaküler de yereldir, ama sıradan insanın diline yine de mesafelidir. Kozmopolit edebiyatla simbiyoz halinde yaşayan vernakülerler, ulusal edebiyatların ortaya çıkışıyla sahneden silinecektir.

5) Ulusal: Ulusal edebiyatların tanımını az çok içgüdüsel olarak biliyoruz. Genellikle vernakülerden evrilen, ancak bunu yaparken vernakülerin içinde var olan kozmopolit kökeni reddeden ve/veya silikleştiren, ayrıca resmi tarihe uymayan vernaküleri de benzer bir filtrasyondan geçiren bir edebi coğrafi dönemdir ulusal edebiyat dönemi. Evrensel bir iddiası yoktur, sınırlarını ulus-devletle eşitler, "ulus" tanımı gibi "(ulusal) edebiyat" tanımını da Batı'dan aldığı için biçimsel olarak Batılılaşma/Batı'yla kıyaslama üzerinden ilerlerler. 

6) Küresel: Beecroft, günümüzü bir milliyetçilik sonrası dönem olarak görüyor ve edebiyatta bir küreselleşme eğiliminden söz ediliyor (daha az sayıda dilin egemenliğine, piyasanın daha da merkezileşmesine ve bu çerçevede kimi edebi diller yaşamaya devam edebilse bile biçimsel olarak yavaşça asimile edilmelerine işaret eden bir eğilim).

Bu son bölümde kimi istatistiklerden yola çıkarak dillerin geleceği hakkında tahminlerde bulunmaya başlıyor Beecroft. Çok ilginç bilgiler var:

Örneğin konuşan sayısı bakımından dünyada 132. sırada yer alan Norveççe'den yapılan tercüme sayısının Çinçe ve Arapça'yı geride bırakması gibi, entelektüel kaynaklarımıza dair çok çarpıcı adaletsizlik göstergeleri mevcut.

Ya da Nobel ödülüne dair şu istatistik: 1900-2013 yılları arasında Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanan 110 yazardan sadece 8'i Avrupa kökenli olmayan bir dilde yazıyormuş ki bunların da (Bir Çinli ve iki Japon yazar hariç) çoğu ya Avrupa'da, ya Avrupa'nın yönetimi altındayken ya da Avrupa'nın çeperinde yazmışlar.

Küresel Edebiyat bahsinde İngilizce'nin geleceğine dair de enteresan bir tartışma açılıyor. Birbiriyle gerilimli iki dinamik geçerli olacak, diyor yazar İngilizce için: Biri İngilizce'yi küresel bir edebi dil olarak standartlaştırma yönünde, diğeri ise buna tepki olarak İngilizce'yi doğuştan konuşmayanlara kapatacak yönde ilerleten sanatçıların üretimleri yönünde iki dinamik (ki bunun bir örneğinin Helenistik dönemde yeni bir ortak dil Yunanca oluşurken bazı sanatçıların inatla yöresel/arkaik Yunanca üretim yaparak direnişi şeklinde gerçekleştiğini belirtiyor).

Son olarak entrelacement (Fr. "iç içe geçme": Iñarritu filmlerindeki gibi "bir olayda kesişen global hayatlar" tipi kurgu) biçiminin edebiyatın küresel formlarından biri olduğu (Bolaño'nun 2666'sı da buna örnek olarak veriliyor) not düşülerek, bu tür biçimsel değişimlerin beklendiği belirtiliyor. 

2 Eylül 2019 Pazartesi

Edebiyatın Kendi İçine Kapanışında Zirve Noktası: Jacques Ranciere - Kurmacanın Kıyıları

Ara sıra Ranciere'im gelir. Siyaset bilimindeki yeri, Althusser'le olan fikir ayrılığı vb. konusunda çok donanımlı olmamakla beraber, edebiyat üzerine - ya da edebiyata temas eden - üç kitabını da merakla okudum - çünkü edindiğim esnada bu kitaplar hakkında hiçbir şey bilmiyordum.

İlginenler için Suskun Söz'le ilgili notlarım burada, Tarihin Adları ile ilgili notlarımsa burada. 

Bu sonuncu da bunlara dahil. Tatile giderken kitaba ayırabileceğim fazlaca zamanım lakin nispeten az ciddiyetim vardı ve göz atmak için iyi bir sebebim olan bir kitap seçmem gerekiyordu. Takdir edersiniz ki Kurmacanın Kıyıları tam da kıyılara gidecek birinin aklını cezbedecek isim.

Ne var ki bu kitap Ranciere'e dair şüphelerimin ayyuka çıkmasına sebep olan bir yapıt oldu.


Image result for Jacques Ranciere - Kurmacanın KıyılarıKitabın ilk bölümünde özel ve kamusal alanlardaki dönüşümün sanat üzerinden okumasını yapmak üzere modernitenin gelişimi boyunca edebi metinlerde "kapı" ve "pencere"nin işlevsel dönüşümünü takip ediyor Ranciere. Pencerelerden dışarı bakanlar ve içeri bakanlar kimler, bunların tarihsel/sınıfsal konumları bakışlarına nasıl yansıyor? Dahiyane bir araştırma konusu seçimi, titiz bir inceleme. Habermas'ın demokratik iletişimin ütopyası olarak işaret ettiği burjuva kafelerininin camekanlarının dışından bakan yoksul gözleri örneğin, "İşte edebiyat incelemesi budur, böyle olmalıdır!" diye haykıracak gibi oluyor insan. 

Fakat nihayetinde bu bölüm - ufak bir ters köşe yaparak ama kitabın bütünüyle uyumlu olarak - hakikatin irrasyonelliğine bağlanıyor: "Hakikat; rasyonel olabilirlikler silsilesinin tam tersidir," diyor Ranciere. Fakat aklın yerine hakikatle başka bir temas biçimi de koymuyor ve duyumsanabilir bir dünya ihtimalini de reddederek "Görülen tek hakikat yalanın hakikati olabilir," demekte ısrar ediyor. Marx'ın Kapital'ini edebi açıdan eleştirdiği "Metanın Sırrı" bölümünü yok sayarsak (ki ne bir eksik ne bir fazla, "Ben bu bilgiyle ne yapacağım şimdi?" diye sorduran Orhan Koçak denemelerine benzeyen, gereksiz bir entelektüel gösteriş faslı) polisiye edebiyatın gelişimini incelediği bölümde de bu iddiayı destekleme gayesi güdüyor Ranciere. 

Üçüncü bölümden itibarense (bir kitap incelemesine yakışmayan bir dil kullanımına geçeceğim için bağışlayın ama) kayışı hepten koparmaya başlıyor Ranciere. Conrad'la birlikte edebiyata dahil edilen karakterlerle duygudaşlık kurabilme adına ilerleme fikrinin karşısında duruyor, romanın belleğini insan ilerlemesinin doğada bıraktığı tahribatta kuruyor, bir nihai amaca yönelen klasik kurmacayı da tarihsel ilerleme fikrindeki bu yapım/yıkım dinamiğiyle paralelliği nedeniyle reddediyor ve hatta "bilimin neden olduğu bu hiyerarşiden" kaçmak için söz gelimi astrolojinin iyi bir bağlantı olabildiğini söylüyor (Burada okura gönlünce kusabilmesi için on dakika ihtiyaç molası.)

Açıkçası Ranciere, sanatın herhangi bir türüyle ya da tümsel olarak sanatla gereğinden fazla iştigal edenlerde yaygın görülen, hakikatin, direnişin, olumlu olan ne varsa onun yegane mekanı olarak edebiyatı/sanatı işaret etme hastalığının pençesinde kıvranıyor bu kitabında. Ben buna "edebiyatın kendi içine kapanışı" adını veriyorum ve bu tavrı sergileyen yazarların tamamını boykot listeme altın harflerle kazıyorum.

Şöyle diyor mesela, kitabın sonlarına doğru:

"Kurmacanın bir siyaseti varsa şayet, kurmacanın toplumun yapısını ve toplumdaki çatışmaları temsil etme tarzından ileri gelmez. Ezilenler için uyandırabileceği duygudaşlıktan veya zulme karşı yaracağı güçten de ileri gelmez. [...] Kurmacanın siyasetinin kalbi, zamanın işlenme biçimidir." (Vurgu bana ait)

Oldu canım, Ranciere. Zulme karşı güç yaratmak siyaset değil, "zamanı işleme biçimi" siyaset. O metnin okurunun bir failliği söz konusu değil, metin kendinde siyasi. Tabii, tabii...

Yukarıdaki pasajı, birkaç sayfa sonra gelen bir başkasıyla birlikte okuyalım:

"Siyasetin ihtilafı hayata geçirme biçimi, konuştuklarını kanıtlama çabasında olanların aldığı kolektif sözdür. Edebiyat ise, bu kanıtı sunamayanlara, hiçbir şekilde konuşamayanlara kendilerine özgü bir söz verir." (İlk cümledeki anlatım bozukluğu nedeniyle cümleyi düzelttim)

Edebiyata biçilen toplumsal röle bakar mısınız? Sözün kolektif kurulumunda suskun, "hiçbir şekilde konuşamayanlara" (bilmem hangi yetkiyle) ve üstelik onlara özgü bir söz vermekteyse muktedir.

En bombasını ise sona sakladım, zaten Ranciere de sona saklamış. Kitabın son pasajı şöyle (metnin anlaşılabilirliği adına yine kısmen müdahale ederek):

"Yoksul insanların okumayacağı gerekçesiyle yazarın ürettiği edebiyatın beyhudeliğinden dem vuranlar, aslında kimsenin hikaye anlatmak zorunda olmadığını, herkesin sadece var olan'a inanıp olana bağlı kalması gerektiğini demeye getirirler. Yazar ise, kendisinin yoksulların hikayelerini anlatmaktan vazgeçmesi onların da hikaye anlatmaktan vazgeçeceğine inanır. Kültür sosyolojisinin yürüteceği hiçbir araştırma bu inancı doğrulamayacaktır. İşte bu nedenle yazar, söz konusu inancı bizzat kendisi doğrulamalıdır ki bunu da ancak tek bir yolla yapabilir: Yazarak." (İtalik vurgu yazara, kalın vurgu bana ait.)

Sabır ver yarabbim. Gerçekten bu pasajı okuduktan sonra kitabı tokatlamak, "Defol bu evden, defoool!" diye sanki bir insanmışçasına kapıyı göstermek, o gittikten sonra da duşun altına girip saatlerce ağlamak istedim. 

Bilimin hiçbir surette doğrulamayacağı bir iddiayı (ki tamam, kabul ediyoruz, bilimsel yöntem eleştirilebilir) kendi kendini referans göstererek doğrulayabilme kabiliyetine övgünün bu utanmaz metafiziği de nedir? "Edebiyatın içe kapanışı" değil artık bu. Hakikate dair bunca tumturaklı laftan sonra derdin hakikat falan olmadığının, görkemli bir kaybedişin, boğazına kadar bok içinde kaldığı için başını dik tutmanın itirafı.

Hoşçakal Ranciere. Seni okumayı düşünenlerin eline sinek sopasıyla vuracağım.

20 Haziran 2019 Perşembe

Milan Kundera - Perde

Image result for milan kundera perdeBirkaç ay önce öykülerimi okumasını istediğim ve sağ olsun beni kırmayan bir arkadaşım aramış ve "Sana bazı eleştirilerim olacak, Kundera'nın Perde kitabına bir göz at, senin öyküleri onun üzerinden konuşalım" demişti. Perde'yi okudum ve dün buluştuk. Fakat ufak bir sorunumuz vardı: okumasının üzerinden epey zaman geçtiği için arkadaş öykülerimi hatırlamıyordu. Hal böyle olunca eleştirileri de "Hani şu adamlı olan öykü vardı ya, onu baya sevdim" seviyesinde kaldı ve bu buluşmanın (edebiyata dair bildiğim ne varsa bir an için unutmama neden olması dışında) edebiyatla olan ilişkime özel bir etkisi olmadı. Bana yadigar kalansa Perde'yi okuma deneyimi oldu.

Pek sovyetik biri değilim, hele hele Brejnev doktrininin yılmaz bir savunucusu hiç değilim; ama yine de Kundera'yı politik sebeplerden ötürü pek sevmem. Mesele de zaten Kundera'nın sosyalist olmaması ya da Batı'ya sığınması vs değil, edebi gücüne kıyasla felsefi içeriğinin geri kalmışlığı ve buna paralel olarak Batı fikrini düzayak savunurken bile sık sık tökezlemesine sebep olan içeriksizliğidir benim için. Örneğimiz kitaptan: İkinci Dünya Savaşı öncesinde büyük devletlerin temsilcileri "Almanya Çekoslovakya'yı işgal etsin mi, etmesin mi" toplantısı yaparken Çek diplomatların koridorda bekletildiğini anlatır Kundera. Fakat alabildiğine nesnel bir anlatımdır bu: Olayın ne kadar küçük düşürücü olduğunu, bugün hâlâ hissedilen utancı ya da büyük devletlere yönelik öfkeyi tariflemez (hissetmez bile belki de). "Tasvirin kendisi bu hisleri okura yeterince aktardığından, bu üslup bilinçli bir tercih olabilir" mi diyorsunuz? Çok değil, on sayfa sonra Kundera ülkesinin aslında ne kadar da Batılı olduğunu delilleriyle sunarken yine de "Doğu Avrupa" olarak nitelendiriliyor olmasındaki ironiyle baş başa bırakmaz okuru; bu nitelendirmeyi "bir sürgünü yaşamak gibi" hissettiğini vurgulamadan geçemez. Söz konusu Avrupa olunca multi-kultiyi hatırlar ve tektipçi Sovyetlere karşı "minimum alanda maksimum çeşitlilik" der, ama bu ilkeyi kendi coğrafyasına uyarlayıp Çekya'ya melez bir kimlik atfetmekten de imtina eder; Çek tarihi tamamen Batılıdır Kundera'ya göre, (dilbilimsel birlik hariç!) "Slav kültürü" diye bir şey yoktur! Uzatmanın alemi yok, Kundera bir Soğuk Savaş aydınıdır, kendini Batı için, Batı'yı kendi için araçsallaştırarak kazan-kazana oynamış dahi bir edebiyat girişimcisidir. Ve öyle Avrupa merkezcidir ki Gabriel Garcia Marquez'i Avrupa edebiyatı içerisinde sayar (sf 43)...

Dediğim gibi, Kundera'nın sorunu siyasi değil; bununla bağlantılı, hatta bunun zemini olarak felsefi. Keyifli bir yazar o, ama köhne bir varoluşçuluğun şaşaalı günlerinde takılıp kalmış birisi: Hani filmlerde olur ya, evinde yalnız yaşayan kafası gidik bir kontes hala Victoria dönemi İngilteresinde yaşadığını sanır da her gün o dönemin modasına uygun giyinir, eve gelip gidenler ona artık zamanların değiştiğini söylemek gibi bir kötülük yapmaz ve en azından kontesin evinde oldukları müddetçe oyunu onun koyduğu kurala göre oynarlar, zira evet kontes tırlatmıştır ama zararsızdır ve üstelik nostaljik duyguları kabartacak kadar kibar ve şaşırtıcı biçimde şıktır da. İşte Kundera benim için varoluşçuluğın tırlatmış Kont'udur, loş koridorlarına Kafka'ya kadar uzanan şeceresinin tablolarını dizdiği şatosu çoktan boşalmıştır ama elinde kalan yalnızca titri de olsa bir kont hâlâ bir konttur.

Peki nedir felsefi problemlerinin denemelerindeki tezahürü? Bence öncelikle estetiğe ve bu bağlamda romana biçtiği metafizik rol: Hem estetik beğeniyi hem de sanat tarihini insanın tarihinden ayırıyor Kundera. "İnsanlık tarihinin kendini tekrarlamak gibi bir zevksizliği olabilirse de bir sanatın tarihi tekrarlara katlanamaz. [...] Sanat kendi tarihini yaratmak için vardır," diyor mesela. İnsanlık tarihindeki tekrarların dahi tarihin okurları tarafından (okurların kendi tarihsellikleri sebebiyle) farklı şekilde anlamlandırılacağını unutuyor; "Tarih ... resmedilecek, suçlanacak, yorumlanacak bir nesne olarak romancıyı ilgilendirmez, tarihin romancıya çekici gelmesinin nedeni [...] beklenmedik olasılıkların üzerine ışık tutan bir projektöre benzemesidir," diyerek tarihsel bağlamı bireysel varoluşçuluk araştırmaları için işlevselleştirirken tarihin seyrini şu veya bu yönde değiştirecek bir failliği yoksa o varoluşun nasıl bir anlamı olduğu sorusunu sormayı unuttuğu gibi.

Kundera'nın derdi günü birey ve dünya arasındaki "gizemleri" çözmek, Broch'tan "Romanın tek ahlakı bilgidir," alıntısını bu yüzden yapıyor, bu yüzden "Roman kahramanları anlaşılmak isterler, roman sanatının varoluş nedeni hayatı anlamaya çalışmaktır" diyor. Fakat neticede bir anlamı yakalayıp roman diline kodlama gibi bir çabası yok, ne de en azından bu arayışa yönelik bir yöntem önerisi. Kundera "hayatın anlamı" denen çorbaya biraz daha baharat katıp yeniden ve yeniden karıştırmaya; asla sofraya sürülmeyecek o çorbanın kokusuyla anlam açlığı çekenleri heveslendirmeye sanat diyor.

Dikkat edilirse - ve çorba-baharat metaforundan devam edersek - romancının ancak "insan doğasının o zamana kadar bilinmeyen, gizli kalmış bir yönünü keşfederse"  bir roman ortaya koyabilmiş olacağını söylerken kast ettiği şey iyi kötü bir "çorba" denemesi bile değil, salt bir baharat. Dostoyevski ve bir günün ne kadar yoğun olabildiğinin keşfi, Flaubert ve önemsiz bir anın koparabildiği fırtına, vesaire... Evet, bunun sanatsal bir yanı var hakikaten, ama sorun şu: Kundera yalnızca buna sanat diyor.

26 Nisan 2018 Perşembe

Sanatın İnsansızlaştırılması ve Roman Üstüne Düşünceler - José Ortega y Gasset

"Batı bizden şu kadar yıl ileride abi" söyleminin banalliği ortada olmasına karşın mutlaka doğru çıktığı hususlar oluyor. Bu ileride olma hali mutlaka teknik veya ekonomik bir üstünlüğe işaret etmek zorunda değil, hatta ilerilik her zaman üstünlük anlamına gelmeyebiliyor da. Benim gözlemime göre bu çağ farkının en bariz olduğu alansa sosyokültürel tartışmalar diyebiliriz. Söz gelimi "kent hakkı" meselesinin -o da tesadüfen- gündeme gelişinin 2013'ü bulması bunun en has örneğidir, gibi.

Kanımca en geriden geldiğimiz tartışmaysa estetiktir. İkincil önemdeki bir züppe meselesi sayılan estetik tartışması, üstüne bir de yaşadığımız onlarca hayati sorunun gölgesinde kalınca ülkece bir "zevk krizi"nin içinde debelenip duruyoruz. Bütün bir Anadolu'nun Keçiörenleşmesiyle sonuçlanan mimari zevksizlik, heykelciliğin ufkunun yöresel mahsullerle sınırlı olması, görsel gücü yüksek filmler çekebilen yönetmenlerin sayısının bir elin parmağını geçmemesi... Tüm bunlar, ülkece teknik ve ekonomik atılımlar da yapsak, barış içinde örnek demokratik bir ülke de kursak devasa bir mutluluk sorunuyla cebelleşmekten kaçamayacağımızı gösteriyor.

Image result for Sanatın İnsansızlaştırılması ve Roman Üstüne Düşünceler - José Ortega y Gasset
Gasset'in kitabını (ilk basım 1925) okurken bunu düşündüm ister istemez. Avrupa'yı kasıp kavuran 1. Dünya Savaşı yeni bitmiş, Hitler "Kavgam" kitabını yazalı 1 yıl olmuş. Yazarın bizzat kendi ülkesi çok değil 10 yıl sonra Franco'nun darbesine sahne olacak. Fakat Gasset, akademik ilgi alanı da olmamasına karşın yeni sanatın, genç yazarların peşine düşüyor ve 20. yüzyıl sanat ve edebiyatının gelişim çizgilerine ve sorunlarına dair kafa yoruyor.
Bu "Batı bizden şu kadar yıl ileride"nin bir başka örneğini de bu tespitlerde yakalıyoruz. Romantik akımın popülaritesinin karşısında "yeni sanatın" ayrıcalıklılara, sanat aristokrasisine yönelik olduğu, sanatın kendi içine kapandığını gözlemliyor Gasset. Tıpkı 80'lerin sonuyla birlikte Türkiye'de sanatın çözülmeye başlayıp aşağılanan "entel" tipolojisinin ortaya çıkışını andırıyor bana bu. Fakat bu noktada Gasset'le ayrışmaya başlıyoruz (Gasset'in çok da umurundaydı). Gasset açıkça sanatın aristokratikleşmesinde bir tür arılaşma eğilimi görüyor. Kant'ın yargı gücünü (beğeniyi) akıldan ayrı bir kategoride değerlendirmesi doğrultusunda ilerleyerek, estetiği toplum ve felsefeden azade, onları aşan, yalnızca lezzet dairesinde kalan bir şey olarak ele alıyor ve bu anlamda ilkin kulağa negatif gelen "sanatın insansızlaşması"nı olumluyor Gasset. Sanatın gerçeklikle ilişkisinden tam bir kopuş öneriyor, bunun da sanatın bizzat tanımı gereği (kim yapıyor bu tanımı?) olduğunu açıklamaya girişiyor. Gerçekle kurduğu sorunlu ilişki, edebiyatta özel olarak harekete ve olaya açtığı savaşta doruk noktasına çıkıyor ve romancılardan ne idüğü belirsiz, handiyse devinimsiz hayal dünyaları talep ediyor. Öte yandan, tam da beğendiği doğrultuda ilerleyen bu yeni akımın sanatçıları için sanatın artık önceki yüzyıllara nazaran önemsiz olduğunu da kabul ederek çelişkiye düşüyor. 

Ne olursa olsun, elitist fikirleri okura ters de gelse verimli bir tartışma açıyor Gasset. Özellikle İspanya için artık eskimiş olan bu konuların Türkiye için taptaze olduğu düşünülürse. Gasset'in muhteşem örneklerle bezediği anlatımı da tartışmayı kuru teoriden kurtarıp capcanlı bir meydana taşıyor.

1 Şubat 2018 Perşembe

Dans Ediyor Bir Hane - Orçun Türkay

Ülke olarak sanatla ilişkimiz sakattır. Bulmaca çözerken "yedinci sanat" sorusuna "sinema" diye yapıştırırız ama diğer altı sanatı saymaya kalksak zorlanırız. Örneğin Manisa'da büyümüş bir ergen olarak o güne dek estetik bir mimari görmediğim için lisede babası mimar olan bir arkadaştan mimarinin bir sanat olduğunu öğrendiğimde yaşadığım şaşkınlığı hala unutamıyorum.

Burası işin kolay kısmı. Yetişkinliğe eren, hele hele üniversite okuyan birçok insan estetik değerlerden yoksun bir hayat sürmeye devam etse de en azından kategorik olarak sanatsal olan/olmayan ayrımını yapabilme kabiliyetini ediniyor. Fakat bu dediğim geleneksel sanatlar için geçerli tabii. Ya peki, söz gelimi, kavramsal sanat veya performans sanatı? Sanatın sosyal, psikolojik ve mekansal sınırlarını zorlayan işler? Fiziksel ya da zihinsel olsun, sanatın alıcısından da efor bekleyen bu tarz işler çıkaran bir sanatçının Türkiye'de alacağı en pozitif tepki "Bu kişi ne yapmak, nereye varmak istemektedir?" çıkışması olmayacak mıdır?

İroni bir tarafa, her an bir öncekini "aşma" zorundalığının sanata değil akademiye mahsus olduğunu da düşünürsek, gerçekten de denklemin en önemli girdilerinden biri olan alıcı kitlesinin kültürel sermayesi dikkate alınmadan yapılan çalışmaların "sanatsal ürün" değil "uygulamalı bilim" olduğunu düşünüyorum. Bu açıdan değerlerini teslim ediyorum, sanattaki teknik tıkanmaların aşılması bu tür deneylerle mümkündür. Ancak bu yenilik önerileri teknik düzeyde kalmaya mahkumdur. Aslolan bu teknik yeniliği güçlü bir içerikle buluşturabilmektir.

Dans Ediyor Bir Hane'nin tanıtım yazısında bu "bilimsel ürün" tanımına tam olarak oturan bir kısım var: "...özellikle edebiyat entelektüellerinin ilgisini çekecek. Çünkü günümüz anlatısına yepyeni bir perspektif önerisi sunuyor." diyor arka kapak. Bir kitabın edebi olmaktan çok edebiyat üzerine konuştuğu daha iyi ifade edilemezdi.

Dans Ediyor Bir Hane, bir evin içerisinde, üç boyuta dördüncüsü olan zamanı da dahil ederek gezinirken enteresan teknik tartışmalar açıyor: 

İlkin, nesnelerin insanı perdelediği bir anlatının aslında neyi anlattığını sorguluyor okur. Kitap, insanın objeleştiği bir dönemde "insan hikayesi" ile "nesne hikayesi" anlatmanın bir farkı yoktur diyen kocaman bir mecazdan mı ibaret? Yoksa yazardan bir olay örgüsü bekleyen müşteri-okurluğa bir protesto olarak, ya da okura yazarın yarattığı nesnel evrende gezme hakkı tanıyarak onu yazarın ideolojik müdahalesinden özgür bırakan, ancak bu özgürlüğün doğal sonucu olarak "olay"a dair ipuçlarını toplama sorumluluğunu da ona yükleyiveren bir manifesto mu? Yine bunlarla bağlantılı olarak, okuru alabildiğine yoğun betimleme ve salt okuma eylemiyle deşifre edilemeyecek geometrik detaylarla yorarken bölüm sonlarına bırakılmış kısa insani detaylar ile rahatlatarak tasvir-hikaye dengesinin sınırlarını araştırıyor olabilir mi?

Bunlar verimli sorular. Bu tür kitapları işte bu açıdan önemli buluyorum. Fakat yukarıda da belirttiğim gibi sanatsal olmaktan çok sanatı irdeleme iddiası taşıyan, bilimsel sorular. Sanatsal haz içermiyor.