everest yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
everest yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Temmuz 2019 Perşembe

Bugün Hiçbir Şey Yazmadım - Daniil Harms

Parçası olduğu edebi anlayış Stalin döneminde kabul görmeyince açlıktan ölmekle sonuçlanan bir yaşam öyküsü olmuş Daniil Harms'ın. Bundandır ki insan Harms'ın öykülerini merak ederken aslında edebiyat cephesindeki nasıl bir mücadelenin bir yaşamın bu kadar hazin noktalanmasına sebep olabileceğini merak ediyor. Yani öykülerin kendisini değil, estetik bir başarıyla sonuçlanmış olsun ya da olmasın, o "öykü potansiyelinin" nerede, nasıl biriktiğini araştırıyor. Harms'ın edebiyatını, bir-iki öyküsü dışında sevmemiş olmam bu yüzden normal. 

Image result for Bugün Hiçbir Şey Yazmadım - Daniil Harms
Biz "potansiyel"e dönelim. Bazı edebiyatçılar, özellikle de büyük edebiyatçıların çoğunun öncelikle bu "potansiyel"i konuşturmaya çalıştıkları, estetik anlamda daha üstün fakat bambaşka farklı bir zihinden fırlamış gibi duran üretimlerdense daha iddiasız, çoğu zaman eski metinlerin tekrarına düşen bir tutarlılık sayesinde bir "imza"ya sahip olduklarını biliriz. Yani bir yazarın öncelikle - amiyane tabirle - bir "derdi" vardır; yirmi-otuz-kırk kitap da yazsa, o derdi işler, çalışılmamış bir maden bulmuştur ve kazdıkça kazar. Koskoca külliyatında tek bir şey söyler, ama onu ilk o söylemiştir ve o konuda en çok şeyi o söyler. Yer yer tekler belki, yeni çıkan kitabı kitleler nezdinde daha önceki yapıtlarının gölgesinde kalmıştır vesaire, ama "Bu yeni kitabında bekleneni veremediği" yönündeki yorumların konunun uzmanı eleştirmenlerce şiddetle reddedildiğine de şahit oluruz hemen: Çünkü söz konusu yazarın kaleminden çıkan bütün kitaplar aslında "tek bir kitabın bölümleri" olduğundan, çünkü yazar ömrü boyunca "o tek bir şeyin kitabı"nı yazdığından, bu yeni kitap da eskilerle birlikte okunmalıdır ve ancak bu şekilde yazarın yine yepyeni bir şey keşfettiği anlaşılacaktır çünkü.

Harms'ın "derdi" neydi peki? Şöyle görünüyor bana: İnsanlar arası en basit iletişim imkanının yokluğu ve bu iletişim boşluğunu dolduran rutin, soğukkanlı bir şiddet. Üstelik elle tutulabilecek, somut tek gerçeklik olarak bağra basıldığı için, hayli eğlenceli bir şiddet bu. Ve bu içeriğin belirlediği biçimsel tercih: anlatılmaktan vazgeçilen hikayeler, kilitlerle dolu fakat anahtarsız hikayeler vesaire. Yani "iletişimsiz dünyanın aktarıcısı" olarak yazarın da okurun "hikaye" beklentisiyle gaddarca alay etmesi. "Absürd" evet, sonraki dönemlerde kullanıldığı gibi manasızlıkla boğuşan insanı betimleme yöntemi olarak değil, manasızlığı kabul ettirmek üzere işkence etmek üzere sadistçe kullanılan bir araç Daniil Harms'ın öykülerinde "absürd". Dolayısıyla dönemin Sovyet otoritelerince "gerici" olarak nitelendirilmeye oldukça müsait. Öte yandan Harms'ı okuyunca başta Boris Vian olmak üzere sonraki on yıllarda ortaya çıkacak olan o güçlü absürd edebiyatın müjdesini görüyor insan. Ve Harms'ın üslubunun kapitalist toplumların eleştirisinde aslında ne kadar kullanışlı olabileceğini. İletişimsizlik, manasızlık, gündelik şiddet...

Adam bir zahmet açlıktan öldürülmeseydi ve Sovyet (ve Sovyet dostu) yazarların Harms'taki işte bu "potansiyel"i görmesine fırsat tanınsaydı, belki de sosyalist gerçekçiliğin yanına/yerine bambaşka imkanlar koyulabilirdi. Yani "gerici" olmasına gericiymiş Harms'ın metinleri belki ama, bu silahın tersine mühendisliği de mümkünmüş. Hâlâ da mümkün, sanat böyle bir şey.

18 Ocak 2019 Cuma

Fındık Sekiz - Metin Kaçan

Sanatçıları zaman-mekanla etkileşimden vareste ve dolayısıyla değişimden azade, belirli bir fikrin yılmaz temsilcileri olarak değerlendirmeye fazlasıyla meyilliyizdir. "Apansız sevişmelerin hüzünlü şairi" gömleği Basri Özakıncı'nın üzerinde bir kez şık durdu mu artık yandım Allah çıkartılamaz. Velev ki gömlek dar gelmeye veya değiştirilmemekten kokmaya başlasın (metaforu daha da tiksinçleştirmenin alemi yok, anlayan anladı sanırım) fark etmez, okur onu öyle bellemiştir artık. Vereceği farklı eserler eski personasıyla uyumu üzerinden değerlendirilecek ve ya bu yüzden yadırganacak ya da yanlış anlaşılacaktır. Örneğin İhsan Oktay Anar'dan poetik bir eser gelse, kahin olmaya gerek yok ki ilk taşı en sadık havarisi atacaktır. Elbette bazı sanatçılar da bu etiketleri bizzat kendileri değiştirmek istemezler, bu persona üzerinden "ekmek yemek" kolaylarına gelir. Bu etiketler onlar için gömlekten çok Erol Evgin peruğu gibidir, Aşil topuğunu koruyan zırhtır, başka bir tarz mümkün değildir, çünkü peruk düşecek, kel görünecektir. Madem örnekler silsilesini hüzünden açtık, bence Hasan Ali Toptaş "hüzünbaz"lığı da buna güzel bir örnek teşkil eder.

Image result for fındık sekizOysa insan çok hızlı değişen bir varlıktır. Nietzsche'nin de dediği gibi, birçok insanın bir dinin mensubu olarak doğup aynı dinin mensubu olarak ölmesi tamamen insan yaşamının kısalığıyla alakalı bir husustur: İnsan ömrünün birkaç katına çıkma ihtimali olsaydı muhtemelen insanlar birkaç defa din ve ideoloji değiştirecekti. 

Sanatçıların ömrü diğer insanlara göre anlamlı ölçüde daha uzun değilse de (hatta muhtemelen daha kısadır), fikir dünyasının bizzat içinde yaşadıkları için değişim döngülerinin de daha hızlı olmasında şaşırtıcı bir taraf olmasa gerek. Binaenaleyh ülke olarak yakın tarihimiz Peyami Safa'sından İsmet Özel'ine varıncaya kadar radikal saf biçimde saf değiştiren yazarlarla dolu. Elbette bu kör parmağım gözüne değişimlerin takibini yapmak çok çok kolay, çünkü bunlar hem iradi ve hem de izahatı verilen değişimler. 

Fakat dönüşümler mutlaka - hatta çoğu zaman - bu şekilde gerçekleşmiyor. Marksizmin kuvvetli tahlili: İnsanın önce maddi durumu değişiyor, bu değişim zihin bulandırıyor ve geçiş gayriiradi gerçekleşiyor. Belki de şöyle söylemek lazım: Denize düşen yılana sarılıyor ama bunu kabul etmek istemeyen zihin "Sarıldığım şey yılan olamaz" diye düşünerek yeni maddi durumuyla çarpık bir ilişki içerisine giriyor.

Metin Kaçan'ın malum vaka sonrası yaşadığı dönüşüm ve bu dönüşümün romanı Fındık Sekiz bunun en güzel örneklerinden biri olsa gerek. Ağır Roman'ın mahalleli, bıçkın, devrimciliğe göz kırpan Metin Kaçan'ının yedi yıl sonra "bitirim tasavvufçuluk" yapmasının başka nasıl bir açıklaması olabilir ki? "Sol" şeritte biraz fazla basıp kaza yapınca arabayı "Ne olursan ol gel" diyen tasavvuf hurdalığına çekmekten daha doğal ne olabilir? Fındık Sekiz tam bu arada kalmışlığın romanı: Bohem eğlence dünyasının iç gıcıklayan taze anıları ile oradan aforoz edilmişliğin hıncıyla dolu "Asıl ben istifa ediyorum" haykırışları. Bölük pörçük bir anlatı. Mecnun'un "Ben Mecnun'um" demesinde cisimleşen oksimoron.

Evet, araba kazalı ama bir zamanlar ne de güzel olduğu halen görülebiliyor. İçerik berbat, ama kazasız yerlerde cümleler yine pırıl pırıl parlıyor. Bu yazık olmuş güzelliği görmek için hurdalığa gitmeye değer mi peki? Ona da meraklısı karar versin.

Puan: 5.5/10

1 Ekim 2018 Pazartesi

İnci Gibi Dişler - Zadie Smith

İnci Gibi Dişler - Zadie SmithEdebiyatın uluslararası dinamiklerine hakim değilim. Goncourt ödülünü kim almış, Booker'ın kısa listesine kimler girmiş umrumda olmaz. Zaten anti-emperyalizm içimize işlemiş, İngilizce edebiyata karşı önyargılarımı enerjiye çevirsem Manş denizini yüzerek geçerim. Bu nedenledir ki "İlk 80 sayfasını yayıncıya götürdüğünde 250.000 pound avans almış" efsanesiyle birlikte yürüyen İnci Gibi Dişler'i yıllarca okumadım. Bir ara kitap satış sitesinin birinde bedava kargo limitini aşmak için sepete atmış bulunduğum bu zavallı romanı kitaplığın rafında devlet hastanesine randevusuz gelmiş hasta gibi kıvrandıra kıvrandıra bekletmekten özel bir keyif alır gibiydim. Ne zaman ki kağıt sektörü yayınevlerini vurdu, "Neden bir tekme de ben atmayayım ki" düşüncesi sol kulağıma tatlı tatlı üflemeye başladı. Yeni kitap alacağıma, bu ve benzeri kitaplara 90+2'de şans verilen altyapı oyuncusu muamelesi yapmaya karar verdim. "Kesinlikle as kadromda değilsin ama neden maç başına primini cukkalamayasın?"
Ve sürpriz: Maçın kaderini değiştiren gol Genç Semih'ten geldi. Okumadığıma pişman oldum. Hiç ummadığım anlarda edebiyat anlayışıma bu kadar uyan romanlarla karşılaşınca öylesine yazıldığım bir dil kursunda hayat boyu sürecek bir dostluğa adım atmış hissediyorum. "Edebiyat anlayışım" dediğim de bir şey olsa keşke: Klişelere kaçmadan biteviye hikayeler anlatan bir edebiyat istiyorum ben. Dili umrumda değil. İsterse teknik meknik de olmasın, bam bam bam bam. İhsan Oktay Anar ya da Gabriel Garcia Marquez ya da Italo Calvino stili olsun, çok da fark etmiyor. Doyumsuz tasvirler, psikolojik tahlillerde gözüm yok. Dünya üzerinde bugüne değin YÜZ ON MİLYAR insanın yaşadığı hesaplanıyor. Bu insanların, çok erken yaşta vefat edenleri istisna sayalım, tecrübe ettiği eşsiz anıların sayısının kaç trilyon olduğunu varın siz hesaplayın. Hal böyleyken "ilhamını edebiyattan alan edebiyat" kadar midemi bulandıran bir şey yok. Yaldızlı kabızlık.

İnci Gibi Dişler, hikaye anlatmak için ideal bir coğrafyada; emperyal bir geçmişe sahip (Türkiye gibi) , halen geniş çapta göç alan (Türkiye gibi değil), ve çokkültürlülüğün üzerinde baskı hissedilmeyen (Türkiye gibi hiç değil) bir ülkede, İngiltere'de geçiyor. Böylece yaratıcı hikayeler ortaya çıkarmak da kolay oluyor tabii [1]: Bir Hintli ve bir İngiliz'i asker arkadaşı yapıp Yunanistan cephesine gönderebiliyorsunuz vesaire... Emperyalizme, melez kimliklere, hayatta kalma stratejilerine, radikal İslamın yükselişine ve daha bin türlü başka konuya dair hikaye tohumları ekebileceğin bu verimli toprağı kullan kullanabildiğin kadar.

Romanın en güzel yanı genç işi olduğunu amatörlüğüyle değil, enerjisiyle göstermesi. Alaycı, yüksek tempolu, hesapsız, derin sulara bazen hazine, bazen de kum çıkarmak için dalacak kadar başına buyruk bir kitap bu. Yalnızca sonu yok mu, ah o sonu! "Büyük roman bitemeyişi" diye bir fenomen var: Ani, çarpıcı bir "roman finali" uğruna karakterlerin kişisel maceralarının havada bırakılması şeklinde tezahür ediyor. Romana yavaş yavaş yavaş yavaş sızan onlarca karakter varken, öyle ki 500. sayfada bile önemli bir karakterle tanışılabiliyorken, bu kadar çok karakterden oluşan Gordion düğümünü İskender'in kılıcıyla kesme işi ne yazık ki olmamış, olmuyor, olmayacak.

En ama en ama en en büyük sorunsa maalesef çeviri. İngilizcenin Cockney aksanının Türkçeye başarıyla çevrilmesi kolay olmasa gerek, bunu falan anlıyorum. Fakat karakterlerden birinin fan-fucking-tastic çığlığını fan-sikindirik-tastik diye çevirmek nasıl bir şey Allah aşkına? Veya will you fucking eat gibi bir sorunun onu kahrolası yiyecek misin diye çevrilebileceğine gerçekten emin miyiz? Orijinal adı White Teeth olan bir kitabı "İnci Gibi Dişler" olarak yayımlama cesaretinin aynısı, iş fucking'i çevirmeye gelince neden kahrolası gösterilemiyor? Vonnegut'un Mezbaha No. 5'inde so it goes ifadesini hadi geçmiş olsun diye çeviren ellerin kıymetini daha iyi anladım. Yahu kırk yıllık what goes around comes around olmuş size dönüp giden döner gelir diyorum size, ötesi var mı?

[1]: Fakat tabii ki bu zemin her zaman yoktu, böyle romanlar "yüksek kültür" mitinin yıkılmasıyla işçi-göçmen vb. kültürlerine açılan alan sayesinde yazılabilir oldu. Bu yüzden belki de bir "Stuart Hall sonrası roman" etiketiyle anmak gerekir bu kitabı.

27 Şubat 2018 Salı

Kampana - Seçkin Erdi

Yeni çıktı Kampana. Büyük alayı valayla duyurulmasa da merakımı cezbetti. İki sebeple.

Birincisi, her Türk'ün adeta doğumevinde değil askerlik şubesinde dünyaya geldiği, bebelere kundak yerine kamuflajın reva görüldüğü memleketimizde odağına militarizmi alan güncel bir romanın okunması bir tür sorumluluktur.

Bir diğer sebebi de yazarı. Seçkin Erdi, Bandista'nın eski vokalisti ve istos yayınlarının kurucularından. Bandista'ya söz yazdığını da düşünür ve bu faaliyeti de şairlikten sayarsak sanat dünyasına üç köşe teşkil atışı yaptığını düşünebiliriz. Erdi, tüfeği hazır sıfırlanmışken bir de edebiyatı gözünden vurmak istemiş olacak ki ilk romanı olan Kampana çıkmış ortaya. Ama vay bana vaylar bana, içinde yok değilse de mânâ, Kampana atışı sanki biraz karavana.

Son cümleme bayıldınız mı? O zaman Kampana tam size göre. Fakat benim gibi biraz zorlama bulanlardansanız, Kampana'dan uzak durmanız yerinde olacaktır. Bir ilk roman heyecanıyla kaleme sarılan Seçkin Erdi'nin yayıncı kimliği romanda nasıl karşılık buluyorsa [1], müzisyen ve söz yazarı geçmişi de metnin üzerine adeta bir heyula gibi çökmüş olacak ki [2] metin bir romandan çok freestyle bir rap performansına benziyor çünkü. Bunu yalnızca salt ses tekrarı ya da kafiye arzusuyla öne çıkan, bu uğurda anlatının ritmini paramparça eden onlarca pasajla [3] dolu olması üzerinden söylemiyorum. Baştan planlanmış ve yazım sürecinde ya da sonrasında yeniden düzenlenmiş gibi durmayan, bunun yerine yaratıcılığına güvenen birisinin elinden bir çırpıda doğaçlama olarak çıkmışa benzeyen kaotik anlatım yapısı da bu yargıya varmamı beraberinde getiriyor.

Militarizm eleştirisinin başat olduğu Kampana'da yukarıda bir kusur olarak değinilen kaotik anlatımın da belki askeri tertip ve düzen takıntısına nazire yapan bilinçli bir tercih olduğunu düşünebiliriz. Fakat bir anlatının askeri düzenden kaçması, asgari bir düzene sahip olması gerektiği gerçeğini ortadan kaldırmıyor. Yazar aslında özgür bireyin askerlikte yaşadığı herkesleşirken hiç kimseleşme sendromunun teşhisinde oldukça başarılı ve bunun roman içindeki ifadesini de (anlatıcının yaşadığı karakter bölünmesi ve bir adet yan hikayeyle) belli bir ölçüde de başarıyor. Fakat içeriği kevgire çeviren lugat ve patoz makinesinden geçiren (yer yer Oğuz Atay'ı andıran ayrıksı bölümlerden söz ediyorum) anlatım nedeniyle fırtınaya kapılmış bir yelkenli gibi oradan oraya savrulup duruyor, roman ve okur.

Hepi topu bir elin parmağı kadar karaktere sahip romanda 130 küsur sayfa boyunca kimsenin kişiliği derinleşmiyor. Anlatılan yan öyküler, okura pozitif olarak sunulan bu karakterleri tek boyutlu kılmaktan öteye geçmiyor (örneğin sürekli gülümseyen bir karaktere dair yalnızca neden sürekli gülümsediğini öğreniyoruz, o kadar). Oysa askeriyenin hiç kimseleştirmesine en iyi cevap bu insanları "tip" yapan tek boyutluluktan çıkarıp onları çelişkileriyle, hataları ve sevaplarıyla ete kemiğe büründürmek olmaz mıydı? Ne yazık ki Kampana, karakter zenginliğini anlatıcıya mahsus kılıyor ve bu şekilde de bireyin kitle içinde eritilmesine karşı bireyin altını kalın kalın çizeyim derken diğer karakterlerin de üzerini çizmiş oluyor. Ve yukarıda değindiğimiz teknik sorunlar yüzünden anlatıcı bile geçmişi, hayalleri, zevkleri (sahi getirdiği kitaplar vardı, ne oldu onlar?) ya da korkuları tam olarak netleşmeyen, askerliğe direnme arzusunun çelişkisinin vücut bulmuş hali olmaktan ibaret bir tip olarak kalıyor.

(Romanın sonunu öğrenmek istemeyenler lütfen bundan sonrasını okumasın.)

Tüm bunları geçelim ve kitabın ona adını da veren önermesine gelelim. Roman, askeriyenin karşı kutbuna bir tür "otonom bölge" olarak bir Rum köyünün harabesini yerleştirerek nihayet onu sembolik manada dirilterek ne söylüyor? Militarizmin panzehiri ya da en azından protestosu olarak asker postalı altında can çekişen fakat yine de halen nihai yıkıma direnen Rum kültürüne ses vermek ve aynı zamanda onun sesini duymak, sesteş olmak, yazarın yine fazlasıyla otobiyografik bir uzantısı değil mi? Yeniden duyulacak çan seslerinin bize (yani herkese değil de, kendini militer zihniyete tamamen teslim etmemiş olanlara) iyi geleceği hayali, ne bileyim,  biraz fazla iddialı değil mi? Hele ki Rum kültürünün sembolü olarak kampanayı seçmek, yani Antik Yunan'dan bugünün Yunan devrimcilerine uzanan Hristiyanlık-dışı birikimi ve çoğulluğu yok sayarak Rum kimliğinin sembolünü kiliseye indirgemek, künyeden kaçarken haça, askerlik şubesinden kaçarken vaftiz kurnasına tutulmak ne derece sağlıklı? Hangisi bizim dostumuz ve yoldaşımız: Aris Veluhiotis mi, Alexis Grigoropoulos mu, yoksa Patrik Hazretleri mi? İşte bu nedenle de, yani altını yeterince dolduramadan, geliştirmeden getiriverdiği bu sürpriz çözüm önerisi açısından da pek de hedefi tutturabiliyormuş gibi durmayan bir roman Kampana.

[1] Örneğin Türkçe'ye kazandırılmasına katkıda bulunduğu Kazancakis'in Çileci'sinden yapılan uzun alıntı.

[2] Ki yazarın bu yönde referansları da mevcut. Örneğin Bandista'nın Maya parçasından hatırladığımız "uyku, inkar ve hipnoz" (sf 82).

[3] Örneğin: "Aması muamma, aması belki onlardır âmâ, aması bir soru işareti kuyruğu zihnimi yaran bir kama, bundandır hasretim tama..." (sf 10)

25 Aralık 2017 Pazartesi

Perihan'la Alakadarlar Cemiyeti - Ferat Emen

Diyelim ki küçükken anneniz babanızı av tüfeğiyle vurmuş. Öyle herkese söylemiyorsunuz. Ezbere bir yalanınız var, babam trafik kazasında öldü. Yıllar içinde kazaya dair detaylar bile geliştirmişsiniz, ne kadar detay verirseniz gerçeklikten o kadar uzaklaşıp rahatlıyorsunuz çünkü. Veya lisede bir arkadaşın cebinden bir miktar para araklamışsınız, ortaya çıkınca adınız hırsıza çıkmış, yıllar boyunca alay edilmişsiniz. Sırtınızdaki bir çocukluk hastalığından kalma büyük yara iziniz yüzünden vücudunuzdan utanıyor da olabilirsiniz, her sene yaz gelmesin diye dua ediyorsunuz ki kısa kollular, şortlar giyilmesin. Arkadaşlar denize çağırınca bahane bulmak zorundasınız. Ulu orta konuşmadığınız, "kendimle barışığım" gösterisi yapamadığınız bir veya birkaç travma. Herkesin vardır.

Şimdi bir de arkadaş ortamı gelsin gözünüzün önüne. Yakın dostlar birlikte. Laf lafı açıyor, birinin aklına konuyla ilgili komik bir fıkra, bir anekdot geliyor. BAM. "Av tüfeğiyle götünden vurmuş!" diyor fıkrada. BAM. "Amına koduğumun hırsız piçi, bir de bacak kadar bişey" diye anlatıyor arkadaş. BAM. "Hatunu soydum ki bir baktım sırtında cılk yara, aynen geri giydirip yolladım." Herkes gülüyor. Travmanızdan habersizler. Dostunuzun kötü bir niyeti yok. Bu yüzden siz de güler gibi yapıyorsunuz. Ama canınız pis sıkılıyor. 

Bir başka arkadaş ortamı. Yine sizin camia. Ama içinde pislik tipler de var. Aranızın kötü gittiği biri var mesela. Laf lafı açıyor, bu köpek soyunun bir espri yapacağı tutuyor. Veya bir anısını anlatacak. BAM. O esnada gözlerinizin içine bakıyor. Gözlerinde hastalıklı bir ifade. Dudaklarının kenarında kusmuk sızar gibi bir sırıtış. Şerefsiz. Travmanızı biliyor. Daha önce birine anlatmışsınız. Onun da kulağına gitmiş işte. Avcuna düşmüşsünüz bir kere. En rahat hissetmeniz gereken ortamında sadizmin doruğuna varıyor. Alenen "Senin şöyle bir travman var," dese, bilen bilmeyen herkese duyursa bu kadar ızdırap veremeyecek, biliyor. Kıvrandırmak daha zevkli.

allahın sadisti
İşte Ferat Emen de bizim edebiyatımızın sadist ruhlu herifi. Öykü değil fıkra anlatıyor. Şerefsiz adam fıkraları. Bazen güldürüyor da. Hatta çoğu zaman. Dinlendirip dinlendirip dövüyor çünkü. Her şeye rağmen dünya güzel bir yer, diye düşünmeye başladığın anda hissetmiş gibi kendini hatırlatıyor. Dondurma kasesindeki kıl gibi. Tam hatunla buluşacağın gün burunda çıkan öküz gibi sivilce ya da. Patlatmaya çalışınca daha pis kızarıp büyüyor. 

Kimilerine göre Haneke çok rahatsız edici olabilir. Ferat Emen Haneke'yi rahatsız etmeye oynuyor. Mahallede top oynayan bacak kadar veletlerin oyununa karışan lümpen mahalle abisinin şerefsizliğiyle öykülerin akışını bozuyor. Olmayacak yerde bir küfür savuruyor. Saçma sapan karakterleri yan yana oturtuyor. Ertesi gün gireceği sınavın stresiyle uykuya dalan çocuğun rüyasında iflas eden Meksikalı bir tekstil devi olduğunu görmesinin manidar mantıksızlığı gibi.

Perihanla Alakadarlar Cemiyeti'ni ikinci kez, aynı heyecanla okudum. Aradan belli bir süre geçsin, üçüncü kez de okurum. Hüsniye Hanım'ın Ağzı'nı birine vermişim sanırım, bulsam onu da okuyacaktım. Teknik ve içerik olarak günümüz yazarları arasındaki tek özgün kalem Ferat Emen. Böyle topluma böyle öyküler.

1 Kasım 2017 Çarşamba

Uyku Krallığı - Kerem Eksen: ya da Ertuğrul Özkök ve "Gelin İtiraf Edelim" Konsepti (Spoiler İçerir)

Tanpınar, romanın Batı'daki ve bizdeki eşitsiz gelişimini açıklarken Hristiyanlıktaki günah çıkarma geleneğinden söz eder. Buna göre romanın Batı'dan yükselişinin sebebi Hristiyan bireyin bu kendi içine dönme alışkanlığıdır. Bu tespitin kaldıramayacağı kadar su yüklemek istemem, fakat buradan ilhamla açılabilecek yeni bir bahis var: Vicdan azabı dürtüsü ve kul hakkının sorulacak olması korkusu hariç tutulursa, bizde "itiraf" proaktif değil reaktif bir eylemdir, zira "suçüstü" yakalanmanın ya da ciddi ithamlarla muhatap olmanın bir neticesidir. Resmi (polis, savcı vb.) ya da gayrı resmi (sms'leri okuyan kıskanç eş) bir iddia makamına karşı yapılır. Bu minvalde objektif değil subjektiftir, yaptığını bütün çıplaklığıyla anlatmanın değil mümkün mertebe reddetmenin, çarpıtmanın, reddedilemeyen yerdeyse "Yaptım ama sor bir neden yaptım,"  açıklamaları iliştirmenin pratiğidir. Fakat elbette toplumlar ne homojen ne de sabittir, dolayısıyla "Bizde bu iş böyle olur," demek fazla toptancı bir hüküm. Üstelik bu noktada kanımca Doğu'yu da, Batı'yı da birleştiren nevzuhur, ince bir taktik var: "Samimi" itiraf. "Yaptım ve pişmanım" da değil, "Yapmadım" da. Daha çok şu: "Yaptım ama hangimiz yapmazdık ki?"

Her ne kadar kendisi "Uyku Krallığı, bir itirafnameden ziyade, bir hatırlama sürecinin ve bir halet-i ruhiyenin anlatısı benim için," dese de Kerem Eksen'in Uyku Krallığı'nı okurken bu "itiraf" pratikleri üzerine düşündüm.

Öncelikle neyin itirafı olduğunu ortaya koyalım. Kitabın kısa özeti bile bu konuda yeterli fikir verecektir: Öğretim üyesi, "şairlik geçmişi olan" bir tarihçi, Fikret, adı açıkça anılmasa da Gezi benzeri bir eylemlilik esnasında ve üstelik kendi okulunda da bir işgal söz konusuyken hasta olduğu için bir Pazar günü salonda yatmakta, dünü ve bugününü düşünmektedir. Dolayısıyla itiraf da orta sınıfın politik ve etik falsolarının itirafı.

Burada bir parantez açalım: Gezi'nin edebiyatımıza yansımasının nasıl olacağı Gezi'den beri tartışma konusu. Başlı başına bir "Gezi romanı" olmasa da Gezi'nin ciddi bir unsur olarak öne çıktığı Uyku Krallığı'nı Gezi'den beri tartışma konusu olan bir başka hususla birlikte ele alalım: "Gezi bir beyaz yakalı isyanı mıydı" meselesi. Bana kalırsa Gezi elbette karmaşık bir sosyoloji içeriyordu, içinde Ethem Sarısülük'ün de, Okan Bayülgen'in de yer aldığı (biri canını verirken öbürünün parkta kitap okuyup ertesi 1 mayıs'ta polisle selfi çektirdiği) bir olaydan söz ediyoruz. 

İşte bu karmaşık sosyolojinin farkında olan ve romanında da bunu teslim eden Kerem Eksen de temsilcisi olduğu entelektüel küçük burjuvazinin yalnızca Gezi hakkındaki düşüncelerini değil, bir bütün olarak ideolojik konumlanışını samimi bir biçimde yansıtıyor, samimi olamadığı yerlerdeyse bahaneler üretiyor. 

Biraz detaylara girelim. Roman yazmak istiyorsunuz ama "o ilk cümleyi" bir türlü bulamıyor musunuz? Peki şu nasıl:

"Bazen Amerika'daki yıllarımızın Nilgün'le geçirdiğimiz en güzel zamanlar olduğunu düşünüp üzülürüm."

Bu itirafla başlıyor Kerem Eksen romanına. Orhan Pamuk'un "Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum"unu çok ama çok andıran, yazarın roman boyunca kendini defalarca kanıtlayacak olan dil yeteneğinden -nedense- eser barındırmayan, iddiasız mı iddiasız, handiyse "itici" denebilecek bir giriş cümlesi bu. (Romanın tarzı da bu anlamda çok ilginç: Kerem Eksen kalemi eline almış ve iyi mi kötü mü olduğuna bakmadan -müthiş bir samimiyetle- cümleleri ardı ardına eklemiş gibi, tek bir harf silmemiş sanki.) Fakat? Fakat, samimi işte. "Üzülüyor" bir kere yazar, okur daha ilk cümleden empatiye çağrılıyor. Yazarın ve Nilgün'ün Amerika'nın dışında geçirdiği zamanlarda üzülecek bir şeyler var, mendilleri hazırlayın.

Peki ne vardır bu Amerika'da da, en mutlu anlar orada? Neler yok ki: 

Yeniyetme tarihçimizin rol modeli oradadır bir kere. Buradaysa akademi vicdansız, faşist öğretim üyelerinin elindedir. (Peki bu yanlış bir tespit mi, tartışmasını sonraya bırakalım.) 

Orada banliyö evinizin camından baktığınızda huzur bulursunuz, buradan bakınca hiçbir ortaklık kuramayacağınız insanları taşıyan arabalar görürsünüz. (Gerçi samimiyetle itiraf etmek lazım: Sizin camınızdan barikatların kurulduğu Sultanbeyli, Gazi, Okmeydanı, Taksim görünmüyosa sizin suçunuz ne? Sizin neden o barikatlarda ya da o mahallelerde olmadığınız sorulacak olabilir, bunu da sonraya bırakalım.)

Oralı (genel olarak Batılı) olana ne mutlu ki yaşadığı şehrin yıkımını görmeyecektir. Oysa İstanbul'un kaderi Beyrut'la, Bağdat'la birdir. Biz, İstanbul'un yıkılışını göreceğiz (sf 150).

Özetle, fazlasıyla tanıdık Batı'ya kaçma argümanlarını edebi formları içerisinde buluruz romanda.

Ama şimdi sonraya bıraktığımız tartışmalara dönelim: 

Batı'daki akademi gökten zembille inmedi, mücadele edersek buradaki akademi de nitelikli olabilir, mi diyorsunuz? Doğu'nun kaderi yıkım değil, biz de barikattaki, işçi mahallesindeki yerimizi alabiliriz, mi diyorsunuz?

Yahu siz kiminle dans ediyorsunuz kuzum? Burjuvanın zihin dünyası zaten zengindir hani ya, en çok da mücadeleden kaçmanın teorisiyle doludur.

Bu romanda burjuva kaçışçılığının olumlanması kahramanımızın tarihçiliği üzerinden halledilir: "Her şey her zaman kötüye gider: tarihin yasası" (sf 194).

Elbette "tarih" yalnızca edebi bir tercih. Kahramanımız söz gelimi astrofizikçi olsaydı da bu kaçışçılığın teorik altyapısını pekala doldurabilirdi: Hani dünyayı çok da önemsememek için "koca kainatta bir toz zerreciği" olma söylemi vardır, sen ne kadar ciddiye alırsan al, kainatın büyüklüğü karşısında ne olduğunu düşündüğünde her şey anlamsız gelir. Evet bu yöntem insanın gözünde büyüttüğü acılarla mücadelesi için oldukça faydalıdır, fakat aynı mantıkla ilerlendiğinde bütün ahlaki değerlerin, bütün mücadelelerin de hükmü kalkar (aklıma gelmişken konuyla ilgili bir espri için bkz). 

Kerem Eksen, romanda bunu tarih ile yapıyor: Koskoca bir tarih var ve biz küçücük bir noktayız. Devasa "Tarih"e karşı bizim hükmümüz nedir ki? 

Hele hele bu tarih devingen değil de, durağan, hatta hatta topyekun bir gerileme dönemindeyse? "Bir çölü geçmek zordur" hadi ya, "peki bir çölde doğduysak?" (sf 177)

Hele hele harcanıp giden İran devrimcilerinin anısı hafızamızda tazeyken, değil mi ya? Romandaki İranlı karakterimizin, devrimci babası hakkındaki sözlerini hatırlayalım: Artık Amerika'da yaşayan İranlı İsmail " 'Bizim devrimimiz' denen şeyden söz ettikçe öyle bir devrimin hiçbir zaman yaşanmadığını, dönüp bakıldığında öyle bir ihtimalin zaten çok ama çok uzak göründüğünü..." söyler babasına. (sf 93) Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla! (Hem zaten o baba şimdi senede 400.000 dolar kazanan bir doktordur, fırsatlar ülkesi Amerika'da.)

Bu kapsamda romana kasten yerleştirilmiş olan flagellantların hikayesi devreye girer. Durup dururken, kendilerini kırbaçlayarak gezen bu tarikatın fikir babası Joachim Von Fiore'nin tarih anlayışını öğreniriz: Meğer "[...] kayda değer hiçbir şeyin vuku bulmadığı [...] uyku çağları" vardır (vurgular yazara ait) bu anlayışa göre  "[...] gaflet içinde doğan, yaşayan ve ölen kuşaklar, beyhude geçen ömürler..." (sf 198). 

Evet, aranan "bulgu" özetle budur: "Bir şeyler oluyordu hep, evet, bütün dünyada durmadan bir şeyler oluyor ve hiçbir yere varmadan, öylece olup duruyordu." (sf 212)

Madem bir şey değişmeyeceği bilimsel olarak gösterilebiliyor, şu üç günlük dünyada devrimci olmaya değer midir?

Bitmedi. İşin tarihsel olduğu kadar, felsefi boyutu da var. 

Romanda kahramanızım Fikret'in Alman dostu, tarihçi Wolfgang aynı zamanda dağcıdır. Şöyle der Wolfgang, dağcılığı hakkında: "[Yukarıdan] baktığımda herkes haklı görünür gözüme, tabii aynı zamanda da herkes haksızdır ve bu ikisi aynı şeydir, neticede her şeyi olduğu gibi kabul ederim, evet, hepsi kabulüm der dururum içimden, olan biten neyse kabulüm. Böylelikle nihayet kurtulduğumu, o aşağıdaki aptallıkların artık bana dokunamayacağını düşünüp sevinirim - ve aslında bu his de aptalcadır." (sf 201)

İşte küçük burjuvanın samimiyeti tam olarak buradadır: Hayatını üzerine inşa ettiği zeminin aptallık olduğunu adı gibi bilir, ama bunu yine de yapar ve bunu saklama gereği bile duymaz. Nihilizmi sorumluluktan kaçışı için bir kalkan olarak kullanır fakat aynı nihilizmden yola çıkarak hazdan kaçmaz örneğin. Şöyle der kahramanımız: "Hepsi kabulüm, deyip duracaktım, tarihçi olmaya geldim ben Wisconsin'e değil mi, evet ya, çok iyi bir tarihçi olacağım" (sf 202). (Her şey anlamsızken çok iyi bir tarihçi olmanın ne anlamı varsa artık?)

Koca kainatta bir toz zerreciği olduğu için dünyayı önemsemez, ama paradoksa bakın ki dünyanın içinde bir toz zerreciği olan kendinden daha önemli bir şey de yoktur. Ünzile'nin öyküsünü anlatan Sezen Aksu şarkısını yarısına kadar dinleyebilir (sf 185) fakat geçirdiği bir Pazar gününü 230 sayfa boyunca anlatmaya değer bulur! (Hatta tarihçi kahramanımız Fikret, romanda kendine özel bir tarihçi -Fikolog- bile kurgular: bireyselciliğin zirvesi.)

Romanın buraya kadar ele aldığım kısmının çok güçlü bir yanı olduğunu kabul etmem gerek: Ertuğrul Özkök'ün "gelin itiraf edelim" konsepti olarak dimağlara yerleşen ince taktiğinin ustalıklı kullanımıdır bu. Yazar bireysel günahlarının itirafına soyunmamıştır yalnızca, samimiyetiyle okurun da bilinçaltına sızar ve onu itirafa zorlar: "Siz de sorumluluktan kaçmak için benzer bahanelere sığınmıyor musunuz? Siz de bazen Batı'ya kaçma hayalleri kurmuyor musunuz?"

Doğrudur, insanların mücadeleden kaçmak için aptalca bahanelere sığındığı, bazense yalnızca ama yalnızca kaçmak istedikleri anlar vardır. Fakat burada edebiyatın görevi nedir? Bu duyguların ayartıcılığıyla mücadele etmek mi, yoksa onları samimiyet ambalajıyla satışa çıkarmak mı? Yazarın Ertuğrul Özkök'ten farkını bu sorunun cevabı belirleyecektir.

Romandaki karakteri yazarla özdeş değerlendirmem yadırganabilir. Neticede kahramanın görüşleri yazarın görüşlerini yansıtmak zorunda mı? Kerem Eksen bir anti-kahraman yaratmış olamaz mı? Elbette, kahraman-yazar özdeşliğini yekten kurmamak gerekir. Yazar, ideolojik konumlanışını kahramanında değil, kahramanının başına getirdiklerinde gösterir. Ve işte ben de tam buradan hareketle kahramanı yazarla özdeşleştiriyorum. Zira Fikret'in bu kaçışçılığı romanın sonunda bizzat yazarın müdahalesiyle haklı çıkarılıyor. Kitabın sonunda Fikret, evlerindeki kedinin ayağını yanlışlıkla incitmesine sebep olur. O an, kedinin çektiği acıyı hisseden Fikret gaflet uykusundan uyanıverir. Hasta olmasına aldırmadan yatağından fırlar ve devam etmekte olan direnişe katılmak üzere okuluna gider. Fakat o da ne? Direnişçiler taleplerinin mümkün olan en uyduruk biçimde karşılanmış olmasını kabul edip direnişlerini bitirmiş, Taksim'de kutlama yapıyor olmasınlar mıdır? 

Fikret, yaşadığı "uyanış" sonrası okuldaki direnişe katılarak kalıcı bir değişim yaşayacağına, okuldaki mücadelenin "kolpalığı" ile Fikret'in tüm kaçışçılığı haklı çıkarılır. İşte yazarın Fikret'le özdeşleşmesi tam da burada ortaya çıkar.

Kısacası şu sıralar Avrupa'ya kaçma planları yapan, fakat kendini ve çevresini bu kaçışın haklılığına ikna etmek için yeterli psikolojik-felsefi donanıma sahip olmayanlar kendilerine bu kılavuzu sunduğu için Kerem Eksen'e ne kadar teşekkür etseler az. 

Mücadelenin değerine inananlar içinse bu roman küçük burjuva zihin dünyasında bir gezintiden ibaret - fakat yol çok kasisli.