sel yayıncılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sel yayıncılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Kasım 2019 Çarşamba

Zeynep Uzunbay - Çoğunluk Dersleri

Image result for çoğunluk dersleriSon kitabı Çoğunluk Dersleri hakkında yapacağımız röportaj için buluştuğumuzda "Bu kitabı sevdiğini söylemedin," dedi Zeynep Uzunbay sohbet daha yeni yeni koyulaşırken. "Sevmemiş olsam bu güneşli Pazar günü deniz kenarında piknik yapacağıma Mecidiyeköy'de işim ne, ruh hastası mıyım ben?" demem gerekirdi, aklıma gelmedi o an. Ama sevdiğimi söylememiştim, doğru. Çünkü bir başka hisağır basıyor, beğenimi gölgeliyordu. Şaşkınlık.

Kamçılanma Mesafesi'ni tavsiye üzerine okuduğumda yıllar boyu okuyacağım birini keşfettiğimi anlamıştım. Çok sevmiştim, en çok da sadeliğini. Sıradan bir okurun sıradan bir okumadan (tavsiye üzerine yapılan, neyle karşılaşacağını bilmediği bir okuma) beklentileri kadar sade. Okuduğunu büyük ölçüde anlamak, anladığına katılmak, anlamadığın üzerine düşünmek ve düşüncenin sonuçlarını katıldığın anlamlara iliştirebilmek. Böylece kitaba kendi başlığımı atabilmiştim: Kadın Sağlığı İçin El Kitabı.

Okur, bir öykücünün edebiyatının içine yapboz oynar gibi girer. Okuduğu her yeni öykü bir diğerinin çözümü için yeni bir kolaylık sağlar çünkü: Tekrar eden bir tema kendini ilk kez bu kadar açık etmiştir, bir duygulanım kendini ısrarla öne atmaktadır ya da sembol evreninin sınırları biraz daha belirginleşir. Okur artık yazar hakkında "uzmanlaşır". Bu durum beğeniyi de etkiler şüphesiz. Artık bir öyküyü aslında beğenmeyecek dahi olsanız, yazarın dünyasına hakim olduğunuz için onu tekil bir öykü olarak değil söz konusu yazarın edebiyatının bir mütemmim cüzü olarak değerlendirirsiniz. Bu nedenle normalde "sorun" olarak değerlendireceğiniz kimi unsurların neden orada olduğunu, bunların sorunlu taraflarını neden görmezden gelmeniz gerektiğini de anlarsınız. Yapbozun bir parçasını daha koyarken "Bu parçanın kenarını beğenmedim," demezsiniz. Beğenilecek olan büyük resimdir.

Çoğunluk Dersleri'ni bitirdikten sonraki şaşkınlığım işte bu algımın yıkılmasından kaynaklanıyordu. Kamçılanma Mesafesi'nin üzerine çok daha kolay çözümleyeceğim bir kitap beklerken dille derdi olan, kelimelere teklifsizce yeni anlamlar atfeden, şiiri yardıma çağıran, karakterlerin birbirinden çok kendi içine konuştuğu öykülerle karşılaştım. Metaforumuzdan devam edersek, elimdeki yapboz parçalarından kenarları düz olanları rahatlıkla çerçeveye yerleştirdim fakat ortadaki koca boşluk bana bakıyordu. Bir öncekine göre daha karamsar bir kitaptı. Kendini daha çok gülmeye zorlayan ama arkasındaki derin hüznü gizlemeyi başaramayan. Cenaze evinde gözleri halen yaşlıyken gülen insanlar gibi. Neticede ülke bu iki kitap arasında daha iyiye gitmemişti, metne de bu yansıyacaktı. Şaşkınlığım bundandı, çok umut dolu, çok sade, çok bir önceki gibi bir kitap bekliyordum.

Yanıldığımı röportajla anladım. Dildeki bozunmayı, iletişim arzu ve becerimizdeki güncel düşüşün yansıması olarak görmüştüm, değilmiş. Yazarın daha öncekinden çok daha baskın biçimde dildeki iktidarla hesaplaşmak isteyeceğini tahmin edememişim. Çünkü yazarın güncel olanı takip etmek zorunda olmadığını, aksine bazı her zaman güncel sorunları dün, bazılarınıysa ancak bugün irdeleyebileceğini unutmuşum. 

Gerçekçilik buydu, evet, bunu da unutmuşum: Güncelin kaydını tutmak değil, her zaman güncel olanın her an peşinde olmak. Don Kişot gibi.

26 Şubat 2019 Salı

Sardalye Sokağı - Steinbeck

Sol camiada adı pek hayırla zikredilmese de denk gelmiş bulundum ve Yıldız Ecevit'in bambaşka bir kitap hakkında yazdığı bir değerlendirmesini okudum. Edebiyatın büyüsüne Macondo'yla kapılmış, geçerken Amado'nun Bahia'sında da soluklanmış bir okur olarak yazıda Steinbeck'in Sardalye Sokağı'nın bu iki isimle birlikte anılması dikkatimi çekti. Sardalye Sokağı'nı bir "edebiyat mekanı" olarak daha önce hiç duymamıştım. 

Image result for Sardalye Sokağı - Steinbeck
Bu merakın çivilemesiyle aslında bir üçleme olan anlatıya tam ortasından, aynı adı taşıyan kitaptan daldığımda dibe çakılıp kendimi sakatladım. Anlatı bir derinliğe sahip olmaktan beklemediğim kadar uzaktı. Kurgu zaten gevşekti. Yazar romanın gövdesine bağlanmayan tekil öykücüklere ayrılmış bölümlerle bir hissiyat ağı örüyor, sıcak tutsun diye öykünün omurgasını bununla sarıyordu. Fakat öykünün omurgası romanı ne dik tutmaya, ne de istenen yorumlara doğru eğip bükmeye yarıyor, bir felç izlenimi bırakıyordu. Mekan kendisini merak ettirmiyordu. Zaten ölçeği çok küçük çizildiğinden bir gezinti, bir "alıp götürme" hissinden ziyade balkondan seyretme basitliğinde okunuyordu roman. 

Bu basitlik zaten romanın belki de tek amacıydı. Ya da gidebileceği tek yön. Romanda ana karakterin  (Doc) bu düşkünler mahallesiyle ekonomik değil sosyo-psikolojik olarak ilişkilenmesi, mahalleye yapılan küçük bir ziyaretten fazlasına imkan tanımıyor çünkü. Küçük, "ee daha daha nasılsınız" sohbetinden ileri gitmeyen, hiçbir tatsızlığın yaşanmadığı ama herkesin güler yüzünün arkasında ufaktan bir bunaltıyı gizlediği ziyaretlerden biri. Çünkü aksi takdirde, toplumun alt marjinlerinin evine paldır küldür bir dalış, hırsız gibi giriş ya da yatıya kalmalı gelişin sonu kapalı kapıların aralanıp kirli çamaşırların kurcalanmasına ve oradan da ahlaki yargılamalara varırdı, varmaması imkansızdı. 

Ama belki de böylesi daha iyi olurdu. Edebiyat neyse o olurdu işte o zaman, sınıfın tarafını tutan Steinbeck'in sınıfın pratik yaşamındaki ahlaki ikilemlerine kendi tavrını nasıl koyduğunu ancak bu şekilde görebilirdik. Şimdi kitap bitti, "Eee biz kalkalım" dedik, ev sahipleri yarım ağızla "Kalsaydınız biraz daha" diye ısrar ederken içten içe derin bir oh çekti, bizse sıcak yatağımıza girer girmez uykuya daldık ve ilgisiz rüyalar gördük.

27 Temmuz 2018 Cuma

Bir Kırık Segah - Kamil Erdem

Image result for bir kırık segahUzun bir süredir klasiklerden, modern klasiklerden, "usta kalemler"den vazgeçmiş durumda Türkçe edebiyatta bir tür tarama yapıyorum. Yeni çıkanları, gençleri, eskilerden olup da unutulmuşları okumaya çalışıyorum. Halen yeterli miktarda okuma yaptığımı iddia edebilecek değilsem de genel olarak vardığım kanı, şöhret hakkındaki en basit yargıyı haklı çıkarıyor: Bir yazarın meşhur olması mutlaka iyi olduğu anlamına gelmiyor, ama iyiler mutlaka meşhur oluyor. Hakikaten iyi olup da dikkat çekmemiş isim yok. Bu "meşhur olmayanlar" okumalarım bana hiçbir yazarı kazandırmadı açıkçası. Fakat biri tavsiye üzerine olmak üzere iki adet "henüz meşhur olmamış" isimle tanıştım. Biri Ferat Emen, diğeri Kamil Erdem. Yalnızca ikişer kitapları olan bu iki yazarın dilleri, dertleri, dünyaları apayrı olsa da bu dil-dert-dünya üçgenini müthiş bir başarıyla kuruyorlar. Bana uzun zaman sonra bir yazar için "Keşke yeni kitabı çıksa..." dedirtiyorlar.

Kamil Erdem'in ilk kitabı olan "Şu Yağmur Bir Yağsa" hakkındaki eleştirimde karakterlerin pasifliğine, dolayısıyla bu olaysızlığın "umut"la değil "yağmur duası"yla sonuçlanmasına dikkat çekmiştim. Bu olaysız gerçekliğin imkansızlığı nedeniyle oluşan gedikleriyse hikayelerle doldurduğunu ileri sürmüştüm. Çekingen, sancılara çakılı ruh hallerini anlatan bir kitaptı "Şu Yağmur Bir Yağsa." Bireylerin yapayalnızlığının hüzünlü bir içerik ve lirik üslupla birleşmesinden, hadi depresip demeyelim ama, melankolik bir sonuç çıkıyordu.

Bir Kırık Segah'ta ise hem şaşırtıcı, hem de hiç şaşırtıcı olmayan bir sapma görüyoruz. Tâli, stabilize bir yolda usul usul ilerledikten sonra nihayet asfalta çıkmayı başarmış gibi, yazarın olgunlaşma istikametinden şaşmayan bir zemin değişikliği demek daha doğru belki de (Olgunlaşmanın da yaşı yoktur muhakkak).

Ya da şöyle diyelim, ilk kitap, bir bekar evinde dolapta kalan malzemelerle yapılmış bir yemekti, evet nefisti, çünkü aşçının elleri ve damağı bu işte mahirdi, "Ama," diyordu sofraya yapayalnız oturan baş kişi "ah yanında bir de şu olsaydı." Şimdiyse misafir gelmiş, ev şenlenmiş, yemekte malzeme belki yine eksik ama fark eden yok, sohbet ayrı bir lezzet katmış. Çünkü karakterlerimiz artık çok da yalnız değil. Hatta hayatın zorluklarına karşı onları yerleşik dostlukları ayakta tutuyor.

Bir Kırık Segâh'taki hemen hemen bütün öyküler "kayıpları" ele alıyor. İş kaybı başta olmak üzere sağlık kaybının, sevgiyle bağlanılmış bir nesnenin kaybının, dost kaybının, baba kaybının, para kaybının, hatta can kaybının öykülerini yazıyor. Bu yüzden "Ne olacak?" gibi bir soru bu öykülerin muhatabı değil. Onun öykülerinde "kötü karakter" yok, kişiler arası çatışma yok. Kötülük bireylerden ziyade, hâllerin (düzenin) kendisinde. Anlatılan öyküler de işte bu hâllerin ve bu hâllerle boğuşan kişilerin "ne olduğu" sorusuna cevap veriyor, şiirsel bir üslupla yazılmış psikolojik tasvirlerden oluşuyor. "Kayıp öyküleri" teması epey riskli bir tema aslında. En beyaz Türklerin bile arabeski (cover'lar vasıtasıyla kendi dünyasından tınılarla buluşturarak da olsa) canıgönülden sahiplendiği bir dönemde yaşıyoruz. Allanıp pullanmış bir yenilmişlik psikolojisini rafine bir haz unsuruna çevirebilen tuhaf bir toplumsal haletiruhiye içerisindeyiz. Buna paralel olarak "tutunamayan" olmayı, "sevdiğim kadınlar hep gittiler..." ağlamalarını umutlu şeylerden bahsedilmesine yeğ tutan bir popüler edebiyat dergiciliği de oluşmuş durumda. Ne mutlu ki Kamil Erdem, bu riskin üstesinden ustalıkla geliyor. Felç geçirenin ayağa kalkışını, fabrikası kapatılan işçinin veya sürülen öğretmenin dayanışma sevincini, böcekli malını pazara götüren çiftçinin her şeye rağmen umudunu anlatıyor bu kez.

İşte tam bu nedenle, bu ikinci kitabında sokağa taşan, komşu evleri sarsan arabesk feryat figanlar yok (bangır bangır Ferdi çalmıyor evde), aksine geçmişi geleceğe bağlayan, kırık bir segâh içeri sızıyor.

20 Temmuz 2018 Cuma

Elias Canetti - Kitle ve İktidar / Körleşme

Canetti'nin daha önce yalnızca Kitle ve İktidar'ını okumuş ve yarı yarıya hazzetmiştim. Kitabın öncelikle bilimsel olma iddiası can sıkıcıydı. Zira -özellikle "Kitle" bölümü- açık ve net biçimde felsefi deneme türünde yazılmış olmasına karşın yazarın üslubu da, arka kapak yazısı başta olmak üzere çeşitli tanıtım metinleri de sanki bilimsel bir kitapmış havası vermeye çalışıyordu.

Bakın Ayrıntı Yayınları'nın tanıtım yazısı şöyle diyor:

"Elias Canetti'nin 30 yıllık çalışmasının ürünü olan Kitle ve İktidar sosyoloji, antropoloji, psikoloji... gibi disiplinleri içeren; ama onların sınırlarıyla yetinmeyen benzersiz bir çalışma olarak tanınıyor."

Kitle ve İktidar"Bu disiplinleri içeren ancak onların sınırlarıyla yetinmeyen" alan spekülasyonun alanıdır sevgili Ayrıntı Yayınları editörü. Elbette adı geçen bilimler de bol bol spekülasyon içer(ebil)ir, fakat yöntem olarak spekülasyon, felsefe olarak nitelendirilebilir olsa olsa. Fakat yazar felsefi bir yöntem de uygulamıyor, tabiri caizse "bam bam bam" argüman sıralıyordu. 

Kitabın "bilimsel" yönü ise "İktidar" bölümünde iyice açığa çıkıyor, Canetti kanıta dayalı argümanlar yerine argümanlarını destekleyici tekil kanıtlar buluyordu. ("Bütün iktidarlar gücünü ayaklardan alır, örneğin Kenya'daki Tiri Tiri kabilesinin üyeleri her sabah sıraya geçip şeflerinin ayak baş parmağını öper" gibi zırvalar.)

Ha, kötü bir kitap diyebilir miyim? Hayır. Katiyen ebediyen. Aksine "kitle" ve "iktidar" gibi özellikle faşizmi anlamak için aşırı önemli olan iki kavram hakkında ciddi bir mülahazaya davet eden önemli bir kitaptı. 

Benim ayar olduğum mesele, başta da söylediğim gibi, (zirvesini Walter Benjamin'de gördüğümüz) bilimsellik iddiasındaki Alman tipi "felsefe sanatı"nın etrafındaki bu gereksiz aura. Ben bu oyunu bozarım arkadaşlar.

Yazarımıza ilham gelir, X konusu üzerine ilginç çıkış ve varış noktaları içeren fakat bir sistematiğe sahip olmayan bir tez ortaya atar, bunun adı "bilim" olur, öyle mi?

Tamam o zaman, ben de size tam da şimdi götümden bir tez uyduruyorum:

"Yenikapı dolgu alanı, modern çağdaki yenilmişlik hislerini İslam ordularını simgeleme yoluyla ikame eden muhafazakar kitlelerin, Müslümanların objet petit a'sı olan İstanbul'un fethedilişi öncesindeki arzunun (dolayısıyla tatminin) sonsuza dek yeniden üretilebilmesi maksadıyla surların önüne yeniden ve yeniden çağrılabilmesi için oluşturulmuştur."

Oldu mu? Bence şahane oldu. Kendim uydurdum diye söylemiyorum, tez gibi tez. Çünkü buradan güzel tartışma çıkar. Fakat bilimsel mi? Tabii ki değil. Neden değil? Çünkü bu konudaki diğer iddialarla tartışmaya girmediği gibi, tezin içerisindeki varsayımları da doğru kabul ediyor. Eğer bu iki konuda sayfalar sürecek yeterli bir tartışma yürütülürse bilimsel olduğu iddia edilebilir. Fakat şimdilik bir "tez" değil, yalnızca bir hipotez. Ve bunun gibi onlarca hipotez bir araya gelince tez olmuyor.

Geçelim. Ben zaten esas Körleşme'ye kuruldum. Biliyorsunuz amatör okur için beş yüz sayfa kritik eşiktir. Beş yüz sayfa üstü romanlar modern kutsal kitaplardır. Öğüt isteyene öğütler, ibret isteyene ibretler fazlasıyla vardır. Sanki içlerinde eşit derecede malumat yokmuş gibi, yüzer sayfalık beş kitap okuyarak bir bok olamazsınız ama beş yüz sayfalık bir kitabı okursanız "o kitabı okuyanlar kulübü"ne girersiniz. Okuyanlar olarak birbirinize kozmik bir sırrı paylaşıyor gibi manalı gözlerle bakar, okumayanların "Aaa okudun mu, ben de çok okumak istiyorum ama işte..." bahanelerini istihzayla karışık bir anlayışla dinlersiniz.

Edebi dostlardan biri tarafından (o kendini biliyor) Körleşme tavsiye edildiğinde, bu ayrıcalıklı kulüplerin bir yenisine katılım teklifi karşısında heyecanlanmamam kabil değildi. Üstelik Körleşme'yi "zor kitap" sanıyordum. Çünkü "zor kitabı bitirenler" yalnızca kulübe üye olmaz, onlara ödemesi hayranlık olarak yapılan bir tür gazi maaşı bile bağlanır. Düşünün ki zor ve uzun bir kitap beni bekliyordu, heheeeyy...

Amma, lakin ki, öyle olmadı. 

Bir kere "zor kitap" değilmiş. Basit bir dil, basit bir kurgu ve hatta, yaşadığım hayal kırıklığının temel sebebi de budur, aşırı basit karakterler. Ölümüne bir tek boyutluluk, öngörülebilir davranışlar, boğucu tekrarlar. Hele hele başından sonuna dek bitmek bilmeyen o fars üslubu, yanlış anlamalar "komedisi"... Bakın ciddi söylüyorum, o Elias Canetti yanımda olsaydı var ya, zaten bacaksız, tıfıl bir şeye benziyor, gırtlağını sıkıverip oracıkta boğardım.

Image result for Elias Canetti - Körleşme
Yahu beş yüz elli sayfalık romanın ilk iki yüz sayfası tamamen kocasının parasına çökmeye çalışan bir kadının adamla mal mülk kavgası. Aman allahım, modern başyapıt!

Güzel bölümler yok mu, var elbette. Her beş sayfada bir oldukça iyi bir cümle var. Her yirmi bölümden biri epey iyi bir bölüm. Bu cümleleri, bu bölümleri okuyunca Canetti'nin aslında yetenekli biri olduğunu anlıyorsunuz. Fakat iyi sanatçılık bir "süzme" işidir, bir heykel mükemmel hale gelene kadar yontulur. Bir romanın da iyi olması için gereksiz bölümler acımasızca atılmalıdır. Körleşme'de maalesef bu yok.

Son olarak, "kitaplar hakkındaki kitaplar" hakkındaki nefretimi bilen biliyor. Ve neymiş efendim, Körleşme romanı "çoktandır kendi fildişi kulesine çekilmiş bir aydının trajedisinde" cisimleşiyormuşmuş. Yahu o fildişi kuleye çekilen kişi, kendine başkişi olarak bir "aydın"dan başka birini seçemeyen Canetti'nin bizzat kendisi olmasın asıl?

Bakın buna sanat teorisinde ileride "Arif Mutlu Prensibi" diyecekler: Eğer bir romanın başkahramanı yine bir roman yazarıysa, bir filmde "son filmini çekmeye çalışan bir yönetmenin hikayesi" anlatılıyorsa, vesaire, o roman/film kötüdür arkadaşlar. 

Ve "aydın sorunu" diye bir şey de yoktur, "aydın sorunu" kendine aydın diyen fakat aydınlar dairesinin içinden çıkamayan yetersizlerin kendi kendilerine uydurduğu bir oyundur.

20 Haziran 2018 Çarşamba

Kamil Erdem - Şu Yağmur Bir Yağsa

Image result for kamil erdem şu yağmur bir yağsa
Belirli bir sıklığın üzerinde okuyan her insan gibi ben de kitabı olsun isteyenlerden biriyim. "Her ilk roman otobiyografiktir" özdeyişinin hakkını verecek şekilde, özellikle liseden beri ne zaman yazmak üzerine düşünsem deneyimlemediğim herhangi bir şeyi sahiciymiş gibi yazmaya kalktığımda ciddi sıkıntı basar. Vahşi bir cinayet ya da masonik bir toplantıda toplu seks ayini falan, çoğunluğun yabancı olduğu sahneler olduklarından tamamen hayalgücü ile yazılması kolay şeylerdir bunlar. İşin zorluğu işte o sahiciymiş gibi öykülerdedir. En basitinden bir otomobil tamiratının, ya da balıkçı motoruyla denize açılmanın anlatılması bile, bu sahneleri hiç tecrübe etmemiş biri için bunalımlı süreçlerdir. Bir karşı cinsi konuşturmak da böyle, epey güç iştir aslında. Bunlardan biri de henüz deneyimlenmemiş bir yaşı yazmaktır bence. Yirmili yaşlardaki amatör bir yazarın, seksenindeki bir ihtiyarın gelecek seneden beklentisini ya da altmışındaki bir kadının cinsel arzularını yazması salt gözlem gücüyle kolay kolay olacak iş değildir. Bu nedenle "en yaratıcı" olmasa da "en sahici" yazı için ileriki yaşları beklemem gerektiğini düşünmüşümdür hep.

Kamil Erdem'in de, biliyorsunuz, ayırt edici özelliği ilk kitabını yetmiş yaşından sonra çıkarmış olması. Adını ilk duyduğumda bu şaşırtıcı yönüyle ilgimi cezbettiyse de itiraf etmeliyim ki "Bu yaşa kadar herhangi bir verim ortaya koyamamışken yetmişinden sonra bir şahesere imza atacak hali yok," diye de düşünmedim değil. Bu nedenle kitabı çok övülse de edinmemiştim.

Sahafta rastlayıp, "Şöyle bir karıştırsam ne kaybederim ki" diyene kadar.

Okuduğu on kitaptan dokuzunda hayal kırıklığı yaşayan biri olarak Kamil Erdem, artılarıyla ve eksileriyle üzerine uzun uzun yazmaktan keyif alacağım biri oldu.

Girişte belirttiğim "sahicilik" hususu ise tahmin ettiğimden çok farklı bir şekilde tezahür etti (ki bu yanılgı teorimin doğrulaması oluyor). Ben yetmiş yaşındaki bir insanın kaleminden; belleğinde biriken "olay" genişliği nedeniyle dönüm noktaları şarampole yuvarlayan, hikayenin ilginçliğinin geri kalan her unsuru bastırdığı öyküler beklerdim. Oysa Kamil Erdem'in öykülerinde hızla girilen keskin virajlar yok, şaşırtıcı sonlar yok.

Yani, ileri yaşlara erişmeyi bir dağ tırmanışı olarak düşünürsek eğer, ben Kamil Erdem'in atlattığı düşme tehlikelerini, donarak kesilen parmaklarına rağmen yola devam edişlerini dinleyeceğimi sanırdım. Gel gelelim Kamil Erdem dağın zirvesine uzanan güvenli bir patika bulmuş, tırmanışın kendine değil, zirveden gördüğü manzaraya önem vermiş ve onu anlatmayı seçmiş bir yazar. Öyküleri gerçekten de "hikaye"den çok empresyonist birer tablo gibi.

Yaşantılar belli belirsiz, karakterler flu. Fakat unutulmuş, betimlenmeden bırakılmış, öykünün geri kalanıyla ilişkilendirilmemiş tek bir unsur yok. Monet'nin Gündoğumu tablosu gibi söz gelimi. Gözümüz ufka doğru kaydıkça gördüğümüz kayık mı, limanın bir uzantısı mı, bir fabrika mı bilemediğimiz bu resmin öyküsünü yazabilir bize Kamil Erdem pekala.

Image result for impressionist painting
Bu söylediğim şey sadece öykülerin durgunluğundan, renklerin yumuşaklığından, havadaki hüzünden mi, yoksa kopacak fırtınadan mı olduğu belirsiz sükunetten ileri gelmiyor. Öyküler bazen durup dururken çok kısacık manzum bir form kazanıp geri döndüğünde de insanın aklına bunun öyküdeki ufak bir söz sanatı değil, bir tablodaki ışık yansıması detayı geliyor mesela.

Öte yandan Kamil Erdem zaten farkında bu hikayesizliğinin. Örneğin önce bir paragraf boyunca iş arayan insanların hikayesini anlatıp sonra bu anlatıyı eklediği tek bir satırla çatıştırıyor: "Tabii çok yalın bir gerçek de olabilir. Belki de sadece açtırlar." (Sf 82-83).

Evet, Kamil Erdem'de gerçekten de "hikaye" yok. İş arayan insanların yalın gerçekliği (?) ve Kamil Erdem'in dili var. Kamil Erdem, iş arayan bir insanı "hikayesi olan" bir yerde değil, en alelade yerde, iş bulma kurumunda resmediyor. Onların yalın gerçekliği işsiz olmaları, dolayısıyla mekanları da orası.

Yine aynı öyküde, bu kez sayfa 84'te şöyle anlatılıyor işsizler: " İşten atıldığımız gün, öğleden sonra saat beşte, midemizde keskin bir bıçak hissi ile yokuş yukarı otobüs durağına yürüyorduk bulanık eski bir göğün altında. Aklımıza o bıçağı çıkarıp yalaka müdüre, sarhoş enişteye, şişko mali müşavire saplamak gelmemiştir de nereye yetişeceksek, geciken otobüsün şoförünü dövmek arzusuyla yetinmişizdir. Gece bir yerlerde bir cam kırılmıştır."

Bu insanların sınıf bilincinin kırıntısına bile sahip olmaması, yazarın öyküsünü bir propaganda metnine dönüştürmek istememesi olarak hoşgörülebilir. Fakat sınıf bilinci şöyle dursun, bu insanlar geciken otobüs şoförüyle bile kavga edemeyen, bunun ancak arzusuyla yetinen, adeta bu dünyada fiziksel olarak var olmayan, "kırılmıştır" yükleminde hem var olup hem de olmayan gizli özne gibi, (empresyonist resme atıfla) belli belirsiz insan siluetleri onlar.  Eylemsizler.

İşte bu eylemsizliğin boşluğunu dille dolduruyor Kamil Erdem.

Bununla tezat oluşturacak biçimde, politik tavır öykülerin içinde kendini belirgin biçimde gösteriyor. Fakat bu tavırda da (dağın zirvesine çıkan Kamil Erdem, geriye yani kendi geçmişine baktığından olsa gerek) bugünkü somut durumla pek uyuşmayan bir şeyler var. İlk öyküdeki "yorgun demokrat", 80'lerin bunalımlı havasını veriyor mesela. İkinci öyküdeki "Seküler mahalleyle diyaloğa açık hakkaniyetli İslamcı kadın" umudu, 2010 öncesi Hilal Kaplanperver çiğ feminizmi hatırlatıyor. İş bulma kurumundaki müdür yardımcısı kadınsa, "Eski Türkiye"yi hatırlatacak biçimde, yüksek topuklu ayakkabılarıyla şakır şakır sesler çıkarıyor (sf 83). Zaten sonraki öykülerde, siyasi konulara değinsin ya da değinmesin, iyiden iyiye nostaljik (otobiyografik?) bir yola girerek bugünden kopuyor.

Erdem'in dağa tırmanırken zorlu bir yol seçmediği, kolaycacık bir patikadan üstü başı kirlenmeden zirveye ulaşıverdiği, yalnızca karakterlerinin yalnızca eylemsizliğinden değil alabildiğine masum, tertemiz oluşlarından da anlaşılıyor. Yetmiş yaşını aşmış bir insanın içinde kendini asla affetmediği bir hatanın sızısının kalmaması, hatırladıkça o günkü gibi öfkelendiği bir haksızlık yaşamamış olması, yıllar önceki bir küskünlük yüzünden hala görünce yolunu değiştirdiği birilerinin olmaması mümkün mü? Kamil Erdem'in öykülerine bakılırsa mümkün görünüyor. Erdemin'in "geriye bakış"ında izlenimlere tecrübe eşlik etmiyor.

"[...] yedi, sekiz yaşlarındaki kıvırcık saçlı, eli basma entarisinin cebindeki kız çocuğundan masum bir gülümseme öğrenmek için duraksıyordum. [...] Durmadan, durmadan öğrenmeli, yeniden ve yeniden edinmeliyim bu gülümsemeyi diyordum." diyor Kamil Erdem (sf 111).

Evet gülümseyen çocuklar güzeldir, onların saflığı umutlu bir şeydir. Fakat o gülümseme öğrenilemez, kendini asla affetmeyişin sızısı, unutulmayan haksızlıklar, yıllar süren küskünlükler "gülümseme öğrenilerek" silinemez. Fakat gülümsemek çocuklara has bir meziyet değildir. Aksine, bir ihtiyarın "her şeye rağmen" gülüşü, masum bir çocuğun gülümsemesinden daha bile umut vericidir. İnsan, feleğinden çemberinden geçmiş bir yazardan kendisine işte o "ihtiyar gülüşünü" öğretmesini bekliyor. Fakat bunun yerine tam tersine onun çocuk gülüşü öğrenmeye çalışmasıyla karşılaşınca hak verirsiniz ki hayli tuhaf hissediyor.

Kazancakis'in meşhur romanında, kitaba adını veren Zorba geçmişi haydutlukla, itlik serserilikle dolu bir insandır. Anlatıcı olan yazar ise onun tabiriyle bir "kağıt faresi"dir. Ve roman, anlatıcı ve Zorba arasındaki dostluğun diyalektik ürünüdür: Bütün hayat derslerini Zorba'dan alırız, ancak Zorba yaşamaktan yazmaya vakit bulamaz, dolayısıyla anlatıcı olmadan Zorba'nın yaşadıkları anlatılamaz. Öte yandan Zorba olmazsa da anlatıcı için ortada anlatılacak bir şey yoktur. Hem inanılmaz şeyler yaşayan, hem de bunları yazan insanlar da vardır elbet, Hemingway gibi. Fakat hiçbir şey yaşamadan yazmanın sonu nereye varır?

Usta öyküsünün giriş paragrafına bakalım:

"Akasyalı istasyon yolundan yukarıya doğru tırmanırken hayal gücüm tarafından değiştirilmiş ve onarılmış geçmişimi, yanlış tarihimin, sıkıntılı zamanlarımın yerine koymaya çalışıyor, ışıkları yanmaya başlamış çarşıda esnaf tanıdıklarımı bu değiş tokuşla yüzümde belirdiğini umduğum ıssız gülümsememi de katarak selamlıyor, tenhalaşan toprak zeminli dar sokakta kümbetin yanındaki kalın ahşap kapıyı yol boyunca elimde tutup ısıttığım demir anahtarla açıyor ve karanlık avluya yavaşça dalıyorum."

Altmış sözcükten oluşan bu paragrafta bir sıfat tamlaması içinde yer almayan bir tek isim yok. Hikayesizliğin yerini sıfatlar, tasvirler, silüetler, hayaletler dolduruyor.

Evet, muhteşem renk kullanımı, usta işi fırça darbeleri, yerli yerinde oranlar.

Evet Kamil Erdem iyi bir anlatıcı. Bin kez kabul. Fakat "öğretici bir anlatıcı" olmak için insanın ya içinde, ya da hayatında bir Zorba olması gerekiyor.