kürt sorunu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kürt sorunu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ekim 2019 Pazar

"Sorun"lu Edebiyata "Sorunlu" Bir Örnek: Kemal Varol - Haw

Image result for haw kemal varolKendi kapalı “yüksek sanat” daireleri içerisinde estetizm oyunu oynayanlar hariç, sanatçılar toplumsal sorunlar karşısında tavır almaktan çekinmezler. Yalnızca toplumcu sanatçılar için geçerli değildir bu durum. “Siyasetler üstü bir duyarlılığa” sahip olma iddiasındaki vicdan ehlinden tutun da radikal islamcısı, liberali vb. dahi kültürel alandaki hegemonya mücadelesine ideolojik-politik konumlanışları doğrultusunda müdahil olurlar. Mücadele artık hayal gücünün ve duyusal hazzın alanına taşınmış olduğu için, sanatçıların bu müdahalesindeki başarısını argümanlarının haklılığı ya da gerekçelendirmelerinin akılcılığı değil; semboller, meseller, kahramanlar/anti-kahramanlar gibi politik söylemi güçlendirici araçlar üretme kapasitesi ve kanaatleri etkileyebilme kabiliyeti belirler.
Fakat bu “kapasite” ve “kabiliyet” tamamen teknik bir husustur. Bir başka deyişle, bir kitabın belirli bir sorunu konu edinmiş olması bu soruna doğru bir müdahalede bulunduğu sonucunu mutlaka beraberinde getirmez. Ele aldığı soruna dair hislerinin yoğunluğu sanatçıyı körleştirerek onu teknik boyutu ihmal etmeye itebilir. Sanatsal nitelikten bu feragat, nihayetinde etki gücünü düşürebilecektir. Bundan daha da fenası, körleşen sanatçının (hiçbir toplumsal sorunun diğerlerinden izole olmaması sebebiyle) bir soruna değinmeye çalışılırken başka bir soruna oldukça “sorunlu” temaslarda bulunmasıdır. Bu konudaki en acı örneklerden biri Reşat Enis’in sosyalist bir roman olma iddiasındaki Afrodit Buhurdanında Bir Kadın’ında kadın sorununu ele alış biçimindeki korkunçluk olsa gerek.
Türkiye’nin politik dozu yüksek kültür ürünlerinin varlığı açısından oldukça verimli olduğunu söyleyebiliriz. Özellikle edebiyatta, emek mücadelesine katkı sunan toplumcu eserlerden tutun da Doğululuk-Batılılaşma, kent-taşra ikiliklerine değinenine varıncaya değin çok sayıda “tezli” eser verilegeldi. Buna karşın bu eserlerin çoğu yukarıda değinilen “kapasite” ve “kabiliyet” konularında ne yazık ki sınıfta kalır. Ele alınan sorun tekniği ikinci plana atmakla kalmaz, ona zarar da verir; neticede birkaç usta yazarın ürünleri hariç geriye fazla didaktik, fazla indirgemeci, dolayısıyla da fazla sıkıcı onlarca kitap kalır. Bu anlamda yalnızca Türkiye’nin değil, Ortadoğu’nun başlıca meselelerinden olan Kürt sorununa dair üretimin de bu kültürel atmosferden payını alması şaşırtıcı değildir.
Kürtlerin, Kürtçe’nin ve nihayet Kürt sorununun varlığının devlete kabul ettirilmesiyle birlikte 2010 sonrasında bu sorunu merkeze alan eserlerin sayısında kayda değer bir artış görüldü. Bunlardan biri de Kemal Varol’un 2014’te çıkan Haw adlı romanı. Haw’da “Kuzeyliler” ile “Güneyliler” arasındaki savaş devam ederken, alelade bir sokak köpeği olan Mikasa Güneyli saflarında yer alan politik köpek Melsa’ya aşık olur. Ancak bu esnada derin devletin kirli bir adamı olan “Turkuvaz”  hem bu aşkı trajik bir sona sürüklemek, hem de Mikasa’yı mayın arama köpeği yapmak üzere sahneye çıkacaktır.
Romanın konusu kısaca böyle. Eleştirisineyse bir bilmeceyle başlayalım: 
Kara Murat ve Super Mario arasındaki iki benzerlik nedir?
Cevap:
1) İkisi de boylarının birkaç katı kadar yükseğe zıplayabilir.
2) İkisi de kötü insanların eline düşmüş bir prensesin beklediği kurtarıcıdır.
Tamamen pasif ve çaresiz haldeki kadın ile onun kahramanı olmak üzere çıkıp gelen erkek temasına masallar, bilgisayar oyunları ya da sinema kadar romanlardan da aşinayız. Ecnebinin "damsel in distress" diye adlandırdığı bu temanın; işgal edilen vatanın iğfal edilen kadın olarak kişileştirilmesi (“Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli”) ve onu yine erkek kahramanların (yakışıklı bir subayın vb.) kurtarması şeklindeki milliyetçi uyarlamalarına da sık rastlanır. Feminist eleştirinin gelişmesiyle beraber yıkıma uğramaya başlasa da bin yılların eril kodlarına bina edilmiş bu anlatı biçiminin bir anda ortadan kalkması mümkün olmuyor.
Arka plana Kürt sorununu alması ve kurtarıcının (bu kitapta intikamcı) insan değil de köpek (tabii ki yine erkek) olmasıyla, işte bu eril klişede yapılmış bir yeniliğin (?) kitabı Haw. Başından sonuna kadar bu klişenin izleğinde dümdüz ilerleyen kitabı farklı kılan hiçbir yan öykü, hiçbir özel gözlem, hiçbir etkileyici tasvir bulunmamakta. “Hain Kostok” Turkuvaz, ve kahraman Mikasa dışında hiçbir karakteri derinleştirilmemiş. Belirli bir söze veya davranışa saplantılı, obsesyonlarını tekrarlamak dışında başka hemen hemen hiçbir eylemi olmayan yan karakterler kötü bir sitcom’dan fırlamış gibiler adeta. Birer sayfalık yavan hikayeler vasıtasıyla “köpek” temasıyla ilişkilendirilen karakterler de bu öykülerin niteliksizliği dolayısıyla ayrıca bir ilgi uyandırmaya yetmiyor. “Kendisine aşık olunması” ve “kendisine tecavüz edilmesi” dışında hiçbir rolü olmayan Melsa ve “süreç içerisinde kahramana aşık olan, kahramanın esas aşkına da saygı duyan vakur dişi” stereotipi olarak Adıgüzel de bir eril klişede rastlanmasına şaşırılmayan dişi karakterler oluyor.
Tüm bunlar yetmezmiş gibi, dili ve anlatımı da estetik bir haz vermekten uzak Haw’ın. Kitap boyunca sık sık yer verilen, koca bir paragraf boyunca devam eden tekrarlar, hikayeye hiçbir şey katmadığı gibi okuru anlamsızca yoruyor. Bunun yanında fazlasıyla basit editoryal hatalarla da karşılaşılıyor. Örneğin sırf “altı çizilecek satır” beklentisiyle kitap edinen niteliksiz okurları tatmin etmek üzere yer verilmişe benzeyen şu satırlara bakalım: “ ‘Ağlamıyorum’ demiş burnunu çekerek. ‘O gözyaşları ne peki?’ diye sormuş Adıgüzel. ‘Hatıralarım,’ demiş dedem, ‘onlar benim hatıralarım. Çünkü ağlarken, gözyaşı değil, aslında hatıra döker herkes!’ ”  (sf: 116 – Vurgular bana ait – A. Mutlu) 
Kemal Varol, kitabına Haw ismini verirken Murat Uyurkulak’ın yine Kürt sorununa da değinen ve yine yarı-fantastik bir dünya kuran Har’ına bir gönderme yaptı mı, yoksa tamamen tesadüf mü, bilmiyorum. Fakat sözü açılmışken, alegoriyi oldukça yaratıcı aktarımlarla kurabilen Har‘ın aksine, Doğu (Kürt) – Batı (Türk) savaşını Kuzey – Güney, JİTEM’ci Yeşil’i Turkuvaz yaparak edebi oyunlar oynamaya yeltenen Haw ne yazık ki eril bir klişeye yaslanan, fazlasıyla amatör işi bir roman olarak kalıyor. Ve neticede “bilinmeyen bir dil”deki yasaklı bir harfi kapağına taşıması dışında övgüye değer bir şeyler bulmak pek de kolay olmuyor Haw için.
Haw, Kürt sorunu gibi riskli bir konuyu ele almak üzere edebiyatın mayın tarlasına öyle gözü kara biçimde dalıyor ki, attığı her adımda başka bir feminist ve estetik çizgiyi çiğneyerek paramparça oluyor.

24 Temmuz 2019 Çarşamba

"Kahvaltısı Keyifli Arabesk": 80 Sonrası Estetik Anlayışın Bir Örneği Olarak Murat Özyaşar'ın Sarı Kahkaha'sı

Image result for murat özyaşar sarı kahkaha
Murat Özyaşar'ın Ayna Çarpması'nı okumuştum, Sarı Kahkaha'yı da taze bitirdim. İlk kitabı okurken beş duyumla birden algılayıp dilimin ucuna kadar gelmesine rağmen adını tam olarak koyamadığım o hissi Özyaşar'ın kendisi henüz ilk öyküde dile getirmiş Sarı Kahkaha'da: Arabesk.

Özyaşar'ın öykülerinin handiyse tamamı "Dünya var, hayat yok" söylemi üzerine kurulu. Bu ilk öyküde ("Kepenk") arabeskle zemin paylaşımı o raddeye ulaşmış ki Müslüm Gürses şarkısına şerh düşecek kadar gelişkin bir özgüven söz konusu. Arabesk elbette kırdan kente, özellikle de İstanbul'a göçenlerin yarattığı bir kültürdür, ama Diyarbakır'da hissedilen "zorla İstanbullaştırılmışlık" içerisinde de tezahür edebilir. Neticede Nazife Güngör'ün tanımıyla "Kapitalizm öncesi geleneksel üretim biçiminde zihinsel karşılığı olan sanat biçimi ile, çarpık da olsa kapitalistçe bir üretim biçiminin getirdiği toplumsal ilişkilerin zihinsel üretimi olan sanat biçimi karşı karşıya gelmiş ve birbirine karışmış durumdadır" ve bunun sonucu olarak "köyle kent arasında, doğuyla batı arasında gidip gelen, ama hiçbirisinin de özelliklerini tam olarak taşımayan" arabesk doğmuştur. 

Özyaşar metinleri de tam da bu işte: Walter Benjamin alıntısıyla annenin tesbih sesi arasında estetik bir tercihe yönelememek. İkisinin bileşiminden, ne çıkacağına bakmaksızın, eklektik bir estetiğe yönelmek. Biraz protest, fazlasıyla sitemkar, çokça kaderci. Örnek mi?

Allah'a kurşun sıkanlar mı ararsınız Özyaşar'ın öykülerinde ("Yan"), jiletçiler mi ("Altıotuzbeş", "İsmin Halleri"), ya da tıraş bıçağını gırtlağına dayayanlar mı ("Yasak Bölge"), dünyaya geldiği için azap duyanlar mı ("Yan") ya da yanlış zamanda dünyaya gelenler mi ("Altıotuzbeş"), sevip de hor görülenler mi ("Felç"), "çakıllı yolun taşlarında parçalanmış kırmızı gül" imgeleri mi ("Felç"), yüreğinin ateşini mezarlıklarda dindirenler mi ("Yasak Bölge") Küçük Emrah'tan miras "genelevde anneye rastlama korkusu"na mı ("Felç")... Kısacası arabeske dair ne varsa Özyaşar'ın öykülerinde var. Adnan Şenses'ten mülhem olsa gerek, "saç beyazlatan hikayeler" onlar ("Felç"). 

Image result for youtube gülü
Youtube'da Murat Özyaşar öyküsü seslendirmeyi
düşünenler için görsel önerisi
Tek fazlası, elbette, metinlere damgasını vuran savaş faktörü ve buna eşlik eden politik bilinç emareleri. Fakat "emareleri" diyorum çünkü savaş sanki hep varmış ("bin yıllık sloganlar"), savaş bu coğrafyanın kötü kaderiymiş gibi bir değişmezlik hakim aynı zamanda metinlerin çoğuna. Ayna Çarpması'ndaki temel öğe olan "topallık" bu kitapta da var, hatta bir öyküde biraz abartılıp felce evriltilmiş. Yapamamanın, edememenin, hayat uzaklarda demenin ("Kepenk") ama gitmek isteyip gidememenin ("Kriz"), kısacası estetize edilmiş çaresizliğin, arabeskin öyküleri Özyaşar'ınkiler.

Hiç yoktan ortaya çıkmış bir tavır değil Özyaşar'ınki. Mutlaka Özyaşar'ın da çok sevdiği (zira Özyaşar'ın selam göndermediği yerli edebiyat duayeni yok - nedense Kürt yazarlar hariç) Oğuz Atay'ın Beyaz Mantolu Adam adlı öyküsü şöyle başlar:

Kalabalık bir topluluk içindeydi. Başarısızdı. Parası yoktu. Dileniyordu. Caminin önündeydi. Büyük bir camiydi bu. Minareleri, kubbeleri, kemerleri ve parmaklıklı pencereleri filân hepsi tamamdı. Özellikle avlusu: dilenenler için en önemli yer. Bir kenarda duruyordu. Hiçbir hüner göstermediği için ya da acındırıcı bir garipliği olmadığı için ya da kendisini çevreden ayırıp başarısızlığına üzülecek kadar düşünemediği için dilenirken de başarısızdı. 

Bu tutunamama ve görkemli kaybediş güzellemeleri Özyaşar'ın da dahil olduğu jenerasyona özgü bir sanat anlayışının alameti farikası. Arabeski yaratan faktörlerin bir üst sosyo-ekonomik statüdeki tezahürü olarak (Leyla ile Mecnun dizisinde Ferdi Tayfur'a iade-i itibarda bulunulmasında gördüğümüz gibi) arabeskle diyalog halinde olduğunu bilen ve ondan sıklıkla beslenen, fakat içinde doğduğu toplumsal katmanın yaşam standartlarındaki göreli rahatlığı yansıtacak şekilde daha yumuşak ve rafine bir hırpalayıcılığı olan, aynı zamanda ulaşılabilmiş entelektüel imkanlar sayesinde çok daha iyi ifade edilen bir başka arabesk bu. 

Ben buna "kahvaltısı keyifli arabesk" diyorum. Daha iyi kavram önerisi olan varsa dinlemeye hazırım.
*****

Başka bir konuya geçelim, ve bu konu üzerinden arabesk meselesine de bir örnek çıkararak bitirelim:

Özyaşar'ın edebiyatında canımı sıkan bir başka husus da şu bitmek bilmeyen "içki içen kötü baba", "mazlum dindar anne" motifleri. Ve özellikle de tavernada tabak kırar gibi hunharca patlatılan baba aforizmaları. Edebiyat buna daha ne kadar katlanacak bilmiyorum. Atacak barutu kalmayan rock gruplarının Ajda Pekkan şarkısı cover'laması gibi, yazar tıkanıklığını aşmak için "baba romantizmi"ne geri dönen daha kaç öykü/roman/film üretilecek bu memlekette? Hasan Ali Toptaş - Kuşlar Yasına Gider, NBC - Ahlat Ağacı, Kemal Varol - Aşıklar Bayramı ve Murat Özyaşar: BÜTÜN ÖYKÜLERİ.
 
Otoriter toplumlarda babayı sevmek ve eş zamanlı olarak ondan nefret etmek yaygın bir duygu, bunun yeri geldiğinde öykülere yansıması da elbette doğal. Ancak Fatih Kısaparmak'ın "Bu Adam Benim Babam" parçasında halihazırda varolan babaya SGK'dan maaş bağlayıp bir üst toplumsal tabakaya transfer etmek, buradan da bir üst model "baba aforizması" üretimi çıkarmak kaliteli edebiyat değil.

Bakınız aşağıdaki "baba aforizmaları"nın hepsini bu blog yazısı için şu anda ben uyduruyorum:

  1. Bir çeşme suyuydun sen baba: Hasta olacağımı bile bile, kana kana içtiğim.
  2. Neden hep tırnaklarımı yiyordum biliyor musun baba? Çünkü arkasında büyük ikramiye olan kazı kazandı bana yüzün.
  3. Babamdı o, her gece çağırdığım ama hep yanlış adres verdiğim ambulans.
  4. Baba: Hep doğruyu gösteren bozuk saat.
Daha da yüzlerce yazabilirim. İsteyenler bana twitter'dan ya da mutlu.rifa@yandex.com adresinden istedikleri anahtar kelimeyi göndersinler, en geç 1 gün içerisinde o anahtar kelimeyi kullanarak bir aforizma yazıp gönderebilirim. Denemesi bedava. 

İş değil bu çünkü.

İş, gürül gürül akan "baba" nehrinin kenarına tesis kurup hazır suyu şişeleyip satmakta değil. "Su çıkmaz" denilen yerlere kuyular açmak için kan ter içinde didinmekte. 

Bir kez açıldı mı o kuyulardan su çıkarmak zaten okurun işi.

18 Temmuz 2019 Perşembe

"Ustam Öldü, Ben Topalım": Murat Özyaşar - Ayna Çarpması


Image result for murat özyaÅŸar ayna çarpmasıOrmangillerin en başarılı temsilcisi Murat Özyaşar'ın birkaç öyküsünü okumuştum ama hiçbir kitabını baştan sona ele almamıştım. Bir dostum sağ olsun bana Özyaşar'ın ilk iki kitabını hediye etti, ben de inceleyeyim dedim. Ayna Çarpması'yla başladım. Takribi 80 sayfalık dosyayı bitirmem iki günümü aldı. Çünkü sıkıldım açıkçası. Üç dört tanesi dışında hikayesi olan bir öykü yok, bu hikayesizliği dengeleyici edebi unsurlar öyküleri - bence - kurtarmıyor. Söz gelimi "Kış Bilgisi" öyküsü sanki yalnızca "Yol mu benem..." ile başlayan ve epey akılda kalan o cümle yer alsın diye yazılmış gibi; bir şairin eskiz defteri gibi kapalı ve dağınık; okur metne parçalı bir şekilde bağlanıyor. Kitap genel olarak kötü değil, ama iyi de değil. Bir kitapçının yerli edebiyat rafından rastgele seçeceğiniz bir ilk kitaptan ne bekliyorsanız onu veriyor işte. Yerin dibine sokulmayı kesinlikle hak etmiyor tabii ama muadillerine kıyasla (örneğin Ormangillerin diğer üyeleri) niye bu kadar abartılıyor, anlayabilmiş değilim. Demek ki muadilleri çok kötü. Okumadım, bilmiyorum. Ama ben şahsen ikinci Özyaşar kitabına geçmeden önce araya bir bilimkurgu kitabı sokmak zorunda kaldım ki okuma motivasyonum yerine gelsin.

Tabii Özyaşar'ın başarabildiği bir husus var: "Bülbül gibi ötmeye zorlanan kanarya" metaforuyla gözümüze biraz fazlasıyla sokulduğu üzere anadili Kürtçe olan bir çocuğun Türkçe sınavı bu kitap. Bir "minör edebiyat" meselesi olarak hiç de fena işlenmemiş bir anlatma/anlatamama gerilimi var: Susmak zorunda kalınan, çünkü söylenen her sözün düşman olarak dönebildiği bir dünya kurmayı başarmış Özyaşar kimi öykülerinde. Konuşmayan, çünkü konuşursa itirafçı olacak olan Selim gibi, abisinin yerini söylemeye zorlanan çocuk gibi karakterler var mesela. Ya da bazı öykülerin detaylarında yer alan "öksürük" motifini ele alalım, kişinin kendi bedenine ait olmayan "irritan"ları dışarı atma eylemi, Türkçe bir öyküdeki Kürt karakterlerin bir niteliği olarak çok iyi bir fikir. Kitaba adını veren ilk öykü de - adının taşıdığı iddiadaki kadar çarpmasa da - bu anlamda fena değil mesela. Kimlik yarılmasının yaşandığı çocukluk yıllarını hatırlamak istemeyen ama buna mecbur kalan bir adamın hissettiği tehdit, kendini (babanın kastrasyon tehdidini hatırlatan) berbere emanet etme hikayesinde can bulmuş. Böylece yazdığı her satırda çocukluğuna zorla döndürülen, kendi iğdiş edilme süreciyle tekrar tekrar yüzleşmek zorunda bırakılan birinin öyküsüyle açılması hiç fena olmamış kitabın.

Fakat fazlasıyla reaktif, anlatıcının hemen her öyküde vurgulanan topallığı üzerinden "Sakat bırakıldık" demekten öteye gitmeyen bir kitap bu.  Bu topallığa sürekli bir kudretsizlik vurgusu eşlik ediyor: Diyecektim diyemedim'ler, içinden bile edilemeyen küfürler, kapatılmışlıklar, "bir cigarayı bile öldürememek"...  Sartre "Yeryüzünün Lanetlileri"ne yazdığı önsözde "isyancının silahı insanlığının kanıtıdır" diyordu. Murat Özyaşar'ın topal karakterlerinin silah yerine tuttuğu koltuk değnekleri neyi kanıtlıyor o halde? Zulmü kanıtlıyor tabii, iki saattir bunu anlatıyoruz. Fakat ortada bir zulüm öyküsü varsa, diğerleri susar. Murat Özyaşar'ın zulüm öykülerinin yanına "cep telefonu rehberinden kız seçme" öyküsü de iliştirilmiş olunca koltuk değnekleri inandırıcılığını yitiriyor sanki biraz. Bir Tefal reklamı vardı hani, "Yapamam ellerim yok ki" diye işten kaytaran bir kızın olduğu. Tıpkı o reklamdaki gibi, bu topallık da bir bahane gibi görünmeye başlıyor göze bir yerden sonra. "Sakatlanmış olan benden eylem beklemeyin. Ben yazarım." Muhtemelen buna binaen "bazı sözleri söylemek, yapmaktan zordur" diyor zaten Çift Kağıt öyküsündeki anlatıcı da.

Belli ki Özyaşar, Türk dilinde üreten bir Kürt yazar olarak bu kimlik yarılmasını edebiyatının merkezine alarak, bu topallığını edebiyatın içinde en görkemli biçimde gösterek edebi ve siyasi arzusunu kesiştirmeyi hedefliyor. "Gece Silgisi" öyküsünde dağa çıktığı için adı usta öykücülerin arasında anılmayan o "Kahraman" çocuk olmak istiyor Özyaşar. Bu olası bir hedef, güzel de. Ama istemekle yapmak aynı şey değil. Özyaşar "Bir gece ansızın 82. Kerkük, 82. Musul..." diye sayarcasına sürekli ama sürekli (ama ne sürekli! SÜREKLİ!) Türk edebiyatının ustalarına referans veriyor kitapta. Turgut Uyar, Oğuz Atay, Yusuf Atılgan, Sait Faik... Her öyküsünde en az bir ustaya gerekli mi gereksiz mi olduğuna bakmaksızın gönderme yapıyor. Boğuluyorsun okur olarak. Sanki Özyaşar yazı masasına bu ustaların kitaplarını dizmiş, İstanbul tabelasının önünde "Seni yeneceğim İstanbul!" diye haykırır gibi sürekli bu isimlere meydan okuyor. Fazla arabesk, fazla yorucu bir çaba bu. Yap, göster. İyi okur sana zaten hakkını verecektir. Sürekli ustaların adını anarak, "Bakın ben bu geleneğin devamcısıyım" diyerek o geleneğin sonuna eklenilebilse her Edebiyat fakültesi mezunu şimdi usta yazardı.

19 Mart 2018 Pazartesi

Sen - Mehmed Uzun

Eserlerin içeriği insanileştikçe okurun üsluba olan toleransı artar. İnsan, şarkıcı Doğuş'un saniyede küfür rekoru kırdığı yetimhane röportajında bile adamın kendi geçmişinden kaynaklı travmalarının etkisi nedeniyle bir empati kuruyor. Hal böyleyken politik bir tutsağın işkence dolu tutukluluğuna dair bir anlatıyı estetik bir eleştiriye tabi tutmak asgari de olsa bir eşdeneyimlilik gerektirir. Bununla da sınırlı kalmıyor bu roman: Bir yazarın baskılanmış anadiliyle ilk roman denemesi de ne anlatırsa anlatsın bir işkence anlatısı sayılmaz mı? 

Bu nedenle Sen'in eleştirisine pek girişmek istemiyorum. Bu tür kitapları kurmaca olsalar da tarihi belgeler olarak kabul etmek, edebiyat tarihi içerisinde ele alarak karşılaştırmalara tabi tutmak gerek diye düşünüyorum.

Fakat romanın eleştirilebilecek yerleri olsa da çok başarılı kısımları olduğunu da belirtmek gerek. Öncelikle çok ama çok şaşırtıcı olmasa da "tutsak alınan böceğin" (okurun?) işkenceden değil "anlatıdan" geçirilmesini, tutsaklığın bir tür okul olduğunun gösterimi olarak yorumluyorum. Buna karşın anlatıcının ve okurun çekilen işkencede "sen" hitabıyla ortaklaştırılması "böcek" bölümündeki yabancılaşma etkisinin tam karşısına yerleşerek okurun iki taraftan kuşatılması anlamına geliyor. İkinci olarak, Amca (Musa Anter?) figürünün gerçek bir kişiye tekabül etsin ya da etmesin Kürtlerin sözlü tarihinin (ve onunla birleşmiş mücadele tarihinin) kişileşmiş hali olarak aldığı rolün muazzam olduğunun altı mutlaka çizilmeli. Keza anlatıcının oğlağıyla kurduğu ilişkinin falaka işkencesiyle aynı bölümde ince bir bağıntıyla anlatımı, dolayısıyla çekilen işkencenin oğlağın dağlarda özgürce dolaşmasına yönelik olarak sergilenişi gerçekten çok başarılıydı.

Hal böyleyken, anadilindeki ilk denemesinde vasatüstü bir iş çıkarabilmiş bir yazarın diğer eserlerinin mutlaka okunması gerektiği aşikar.