anadolu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anadolu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Eylül 2018 Pazartesi

Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana - Yaşar Kemal

Yaşar Kemal pre-modern bir edebiyatçıdır, desem -bu cümlenin derdimi ifade etmekte ne kadar başarılı olduğu tartışması bir yana- sanırım herkes ne kast ettiğimi anlar, çünkü alelade bir gerçekten bahsediyorumdur. Yaşar Kemal pre-moderndir çünkü her şeyden önce modernite öncesi geleneksel kurumların (din, aile vb.) gücünü koruduğu kırsalın yazarıdır. Evet siyasal açıdan elbette moderndir, kırsaldaki hayatı idealize eden, gerici bir tutumu yoktur, sınıfsal olarak taraf tutar. Fakat edebi anlatım tekniğiyle sunulan sınıfsal analiz dokümanları kataloğu olarak tanımlanabilecek "köy romanı" kategorisine sokulamayacak şekilde kırın yalnızca sınıfsal ilişkileriyle ilgilenmekle de kalmaz. Hatta tam tersine, sınıfsal analizin insanı rasyonel bir tarihsel ilerleyiş zeminine oturtma çabasına kıyasla Yaşar Kemal, kırsaldaki binlerce yıllık kültürel birikimi insan denen canlıya dair bir arşiv olarak kullanarak rasyonalitenin ötesini araştırır. Daha açık ifade edersem, insanın maddi gerçekliği anlamlandırma sürecinde uydurma, çarpıtma, abartı vs tekniklere sık sık başvurmasından hareketle insan zihninin çalışma prensibi içerisinde mitlerin ne kadar önemli bir bileşen olduğunu gösterir ve böylece mitsel düşünceyi feodal toplum yapısı içerisinde "hakim sınıfın ideolojik hegemonyasının bir ürünü" olarak gören ve insan-doğa ilişkisini gerçekçi zemine oturtan toplumlarda bunun geride kalacağını öne süren (buna kapitalizm de dahildir ki bu yüzden Aydınlanma el üstünde tutulur) klasik Marksizmden ayrılır. Ona göre insan sınıfsal ilişkilerden bağımsız olarak tam da bu mitlerle yaşayan varlıktır ve "bilimsel" bir sınıf analizi de insanın bu şekilde kabul edilmesiyle başlamalıdır. 
Image result for fırat suyu kan akıyor baksanaBuna karşı verilecek hızlı ve yüzeysel tepkinin nasıl olacağını öngörmek mümkün: Batı toplumları başta olmak üzere kapitalizmin geliştiği yerlerde dini inançlar, hurafeler vs. gerilemiştir. Fakat yine aynı toplumlardaki yoga başta olmak üzere spiritüalizm sevdası, olmadı scientology ve benzeri new age tarikatlar, Madonna (ki adındaki sembolizmi ayrıca vurgulamak lazım) gibi pop ikonları, Brigitte Bardot gibi seks ilaheleri, "Lombardo duvarda bozuk para saydırıyormuş" menkıbeleri, bunların halo etkileri (kıçıkırık instagram ünlülerinin bile influencer'lık iddiasında bulunmaları) pek de rasyonal düşünceyle açıklanabilecek gibi de değildir sanki... 


Tabii Yaşar Kemal'in "Halk mitlerle yaşar ve halkı anlatmak onları o düş dünyalarının içinde anlatmaktır" gibi salt gerçekçi bir kaygıyla hareket ettiğini de düşünmüyorum. Kanımca sanatla iştigal etmekten de ileri gelen bir bakış açısıyla -mesleki deformasyon diyorlar buna şimdilerde- Yaşar Kemal'in normatif bir tavrının da olduğunu, yani "İnsan mitlerle yaşar"ın ötesinde "İnsan mitlerle yaşamalıdır" diye de düşündüğünü zannediyorum. İnsanlar geceleyin gökyüzünde akan bir ateş topu gördüklerinde birbirlerine "Bak bir gökcismi atmosferimize girdi ve sürtünmenin etkisiyle alev aldı," demek yerine -yalan olduğunu bilseler de- "Yıldız kaydı, hadi dilek tutalım," desinler;  dünyanın tatsız tuzsuz yalın gerçekliğine azıcık baharat katsınlar istiyor Yaşar Kemal. Kendi sanatını da bu nedenle araçsallaştırmıyor, Anadolu'ya yeni mitler katmak için bir adım öne çıkmıyor mu?  "Beni okuyan katil olmasın, savaş düşmanı olsun, insan sömürüsüne karşı çıksın," diyerek bu "işlevsel mit" icadını dile getirmiyor mu?


Fakat bu noktada Yaşar Kemal'in edebiyatında gerilimli, çelişkili bir durum ortaya çıkıyor: Neyi mitleştirip, neyi çıplak gerçekliği içinde göstereceksin? Aşırı "kör parmağım gözüne" bir örnek olacak ama söz gelimi yoksulluğu gösterecek misin, yoksa ideolojik araçlar vasıtasıyla başka bir mit evrenine sokulmuş, onca yoksulluğun içinde "Dünya lideri olduk, hastaneler pırıl pırıl, Almanya bizi kıskanıyor" hülyalarına dalmış insanların sınıf mücadelesini gölgeleyen gerçekliğini kabul mu edeceksin? Böyle sorunca kolay oldu değil mi? Elbette sol bir yazar için ilki geçerli olacak. Mite karşı mit. Madem ki roman bir araç, çelişkileri örten yalana karşı çelişkiyi körükleyen yalan. 

Ama konu gri alanlara kaydığında konu tartışmalı bir hâl alıyor. Yaşar Kemal feodal hiyerarşiyi mutlaka olumsuz bir konuma yerleştirmiyor. Örneğin ilk romanı İnce Memed'de düşman karakter olarak köy ağasını görürüz evet, fakat aynı zamanda İnce Memed'in katıldığı ilk çetenin çadırında ziyaret ettiği Yörük aşiret lideri babacan biridir. Çete lideri ona zulmederken, okur aşiret lideriyle duygudaşlık kurar. Evet, bütün çeteler iyi değildir. Evet, bütün aşiret liderleri de kötü karakterlere sahip olmak, Erol Taş gibi kahkaha atarak tavuk yemek zorunda değildir. Hatta aristokratik soyağaçlarına bakıldığında sıradan insanların gösterdikleri kahramanlıklardan ötürü bu unvanların onlara bahşedildiği, "Kahramanın oğlu da kahraman kanı taşır" düşüncesiyle de o soydan gelenlerin de aristokratik tabakada kalıcılaştığı tarihsel olarak bilinmektedir. Yani Yaşar Kemal'in - Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana'da Çeçen hanına, Arapların emirine yağdırdığı övgülerde bir gerçeklik payı vardır muhakkak. İyi ama, "çelişkiyi körükleyen yalan" silahımız ne olacak, neden toplumsal hiyerarşilerin üzerine mermi yağdırmıyoruz?

Lafı sonunda Fırat Suyu...'na (bundan sonra "Fırat Suyu" deyip geçeceğim) bağlamayı başarmışken Yaşar Kemal üzerine genel konuşmadan çıkıp kitaba odaklanalım. Fakat yine mitlere ve "pre-modernliğe" bağlayarak. Yaşar Kemal'i pre-modern yapan bir başka unsur da dilin/metnin kendi kabuğuna geri çekilişini allayıp pullayan postmodernizmin ve modern romana içkin "iş bölümü yazarlığının" (yani "İstanbul'u en iyi anlatan romancı, kadın ruhundan anlayan romancı, queer teori yazarı, milli dirilişin yazarı...) dışında kalan; bütünsel bir felsefi doktrin çıkarılmaya müsait "kutsal metin" üreticiliğine soyunmasıdır. Yaşar Kemal okuyarak "Yaşarkemalist" olabilirsiniz ve emekten kadına, ekolojiden, milliyetçiliğe kadar pek çok konuda çıkarımlar yapabilirsiniz. Elbette bu yukarıda çizdiğimiz Marksist-kültüralist çerçeve içerisinde gerçekleşiyor, yani "modern" olduğu söylenebilir. Fakat "modern olan" bu şey Yaşar Kemal'in "beslendiği" kaynaktır, verdiği ürün değil. Verdiği ürünse, belirttiğim gibi, pre-modern dinsel anlatılara benziyor. İşte bir başka gerilim de burada yatıyor Yaşar Kemal'de - ve roman üzerinde konuşacak olursak Fırat Suyu'nda. Marksizmde emeğe, emekçiye ve "insani dünya"ya atfedilen değerin dinsel metinlerdeki içsel tutarlılık zorunluluğuyla çakışması Yaşar Kemal'i kendini tekrara sürüklüyor. O emeği, emekçiyi ve insani doğayı överken; mesleği gereği her gittiği düğünün gelin ve damadını sanki dünyanın en özel çifti onlarmış gibi pohpohlayan bir düğün emekçisi ya da nikah memuru hissi yaratıyor. Her kuşu, her çiçeği, denizin günün her saatindeki her tür halini, güneşin ve ayın her doğuşunu ve her batışını dünyanın en güzel manzarasıymış gibi övmek öyle zor bir iş ki koskoca Yaşar Kemal'in tasvir repertuvarı bile yetersiz kalıyor. 

Gerçekten de her bal arısı renk renk ipilemek, mis gibi kokmak zorunda mıdır? Hayatı anlamlı kılan şeylerden biri de doğa korkusu, doğayla girilen mücadele, söz gelimi arı sokmasından sonra edilen küfür vs değil midir? Çirkinlikteki güzellik bu kadar kolay ihmal edilebilir mi, edilmeli mi? 

Benzer şekilde, Fırat Suyu'ndaki istisnasız bütün balıkçılar için "Buraların en iyi balıkçısı oydu," demeye getirmek neyin nesidir? Emek güzeldir evet ama, tam da bu yüzden beceriksiz bir balıkçının haybeye harcanan emeği de övülmeye değer değil midir? Beceriksizlik de insana dair bir detaydır, belki de en insani olanı; ne bileyim, dünyayı güzelleştiren şeylerden biri de komik beceriksizlik anları değil midir? Homeros destanlarında herkesin muhteşem savaşçılar olması gibi, bütün balıkçılar muhteşem olmak zorunda mıdır gerçekten? Yaşar Kemal'in dünyasında beceriksiz balıkçılara evrimsel olarak elenmek müstehak mıdır?

Bazen dünyalar tatlısı bir insan size kendi elleriyle yaptığı bir yiyeceği ikram ettiğinde ve hiç de güzel yapamamış olduğunda ne yaparız? O yiyecekten "emeğin lezzetini" alıp mest mi oluruz? Hayır, o yiyeceğin kötü olduğunu eşşek gibi biliriz (kendi kendimizi mitlerle kandırmayız), fakat emeğin kıymetini, yapana "Ellerine sağlık" demeyi, emekçinin gönlünü hoş tutmayı da biliriz. Hayat böyledir işte. Hangimizin saçını berbat kesen bir berberden sırf berber gariban bir insan olduğu için gıkını bile çıkaramadan teşekkür edip ayrıldığı, götüm gibi saç kesimiyle bir ay ortalıkta dolandığı olmamıştır ki? Hayat emekçinin iyi niyetiyle emeğinin niteliği arasındaki uyumsuzluk sayesinde daha da zenginleşmiyor mu?

İşte Yaşar Kemal'in bu tavrı ne yazık yeni bir Yaşar Kemal romanına başlarken ne okuyacağını önceden bilmek gibi bir dezavantajı beraberinde getiriyor. Bununla da kalmıyor, hayatın realitesiyle başka bir problemli ilişkiye işaret ediyor. Çocukları ne yaparsa yapsın öven, onlara kusursuz varlıklar gibi davranan, halının ortasına sıçsalar bile "Bak babası bak biz halıya ne kadar muhteşem sıçtık," diye övmek zorunda hisseden ebeveynler nasıl bomboş bir özgüvenle çıktığı yaşam sahnesinde gerçekliğin duvarına çarpan sorunlu çocuklar yetiştirerek o çocuklara en büyük kötülüğü yapıyorsa, emek ve emekçi dostlarının bu "mükemmel emekçi" tiplemelerinin de emekçiye faydadan çok zararı vardır sanıyorum.

Bu nedenden ötürü olacak, büyük umutlarla başladığım bu "ustalık eseri" bende yalnızca bir tekrar duygusu uyandırdı. Mimar Sinan'ın İstanbul'daki eserlerini gördükten sonra Edirne'ye Selimiye Camiine gidenler de bilirler bu hissi.

***

Bunun dışında beklediğim tadı alamamama sebep olan başka unsurlar da var.

1) Adadaki karşılaşma anının aşırı uzun tutulması gerçekten yorucu. "Vasili de kedi de acıkmıştı. Balığa çıktılar. Vasili balığın bol olduğu yeri çok iyi bilirdi. Üç tane kocaman balık tuttu. Birini kediye verdi. Topladığı kuru dallarla ateş yakıp ikisini de kendi pişirip yedi. Sabah kalktı. Vasili de kedi de acıkmıştı..." döngüsüne sanırım kırk-elli kez giriyor kitap. Kitabın ortalarında çok kez ara vermeme sebep oldu bu.

2) Yaşar Kemal'in Toroslar hakkındaki ansiklopedik bilgisi Yunan adalarının kültürü için geçerli değil. Bir kere 1920'lerde Yunanlar şöyle dursun, Anadolu'da bile çay içilmezdi (Kürtleri bilmiyorum, belki İran'dan o zamanlar da çay geliyordur.) Yunanlar, şimdi de çay içmezler. Bu nedenle her sabah kahvaltıda çay tasvirine biraz kuruldum. Ha keza Yunanları iyi tanımamanın en önemli nişanelerinden biri: Yunan halk dansı denince akla "sirtaki" gelmesi. Yunan'ı da beni de çıldırtan bir hatadır, Yaşar Kemal nasıl düşmüş bilemedim. "Sirtaki" kitapta yalnızca bir yerde geçiyor, ama o "bütün halk kültürlerine hakim Yaşar Kemal" imajına gözümde bir çentik atmaya yetti.

18 Şubat 2018 Pazar

Türk Edebiyatındaki Anadolu - Demirtaş Ceyhun

Miladı nedir bilmiyorum, muhtemelen Anayurt Oteli'nin basımı ya da filminin vizyona girişidir diye düşünüyorum, belki sonrasında küllenen bu konuyu Mayıs Sıkıntısı harlamış da olabilir. Ama bir "aydın - taşra gerilimi" tartışmasıdır ki aklım sanat sepete ermeye başladı başlayalı döner. Bu sayededir ki Türkiye'de sanatçısı, sosyoloğu vb. asla konusu sıkıntısı çekmez, "Hele bir deniz havası alıp da geleyim," dercesine "taşraya bakar" (malum, insan olduğu yere bakamaz, baktığı yerle arasındaki mesafeyi kabul eder). Enteresandır ki çiğne çiğne bitmeyen bu sakız müthiş de verimli bir topraktır: Nuri Bilge'nin son iki filmini bu bağlama oturtması ve bunların filmografisinin en iyileri olması tesadüf olmasa gerek. Veya Hasan Ali Toptaş'ın yine aynı dil yeteneğiyle fakat bu kez İstanbul hikayeleri yazdığını düşünelim, acaba ne derece başarılı olurdu? Taşranın bu açından pornografik olduğunu da düşünebiliriz. Kentli alıcı, taşra realitesiyle haşır neşir olmaktansa kendi fantezilerine uygun taşra estetizasyonlarıyla (velev ki düğün sahnesinde Alevi deyişiyle göbek atılan Mustang örneğindeki gibi öyle bir taşra gerçekte var olmasın) kendi kendini tatmin etmeyi sever.

İşte Demirtaş Ceyhun'un bu kitabı bu aydın-taşra meselesine (ne yazık ki kapsamı 80 öncesiyle sınırlı olsa da) materyalist diyebileceğim bir yöntemle yaklaşıyor. İki açıdan materyalist: Öncelikle aydınları, ideolojilerinden bağımsız olarak, etiyle kemiğiyle somut insan halleriyle ele alıyor ve taşrayı yansıtma biçimlerini, taşrayla tanışmalarının vuku bulduğu zaman/mekan üzerinden açıklıyor. Ve bu yöntem sayesinde solcu aydınların taşra(lı)yı hapishanelerde, Kemalist aydının askerde (elbette emir eri olarak), devletin gözünden düşen/merkezden dışlanan (Refik Halid Karay gibi) bir kısmının ise sürgünde tanıdığını ve bu özgün tanışma hallerinin bu kişilerin eserlerine de yansıdığını iddia ediyor. Örneğin solcu aydınların hapishanede toprak kavgası nedeniyle yatan köylülerle çok sık karşılaşmaları üzerinden, bu toprak (aslında tarla sınırı) kavgalarını Anadolu'da feodalite varmış gibi (Ceyhun'a göre yoktur) algılamalarının birincil sebeplerinden sayıyor. Ha keza, Refik Halid'in öykülerindeki kadın portresini de yazarın sürgündeki cinsel problemlerine bağlıyor. Yakup Kadri'nin Yaban'ına getirdiği, Kemalist subayların idaresindeki askerlik bitip de emir-komuta zincirinden çıktıktan sonra o eski (yani "itaatkar") kimliğinden sıyrılan taşralının gerçek halinin Kemalist aydında yarattığı hayal kırıklığını açıklama biçimi özellikle enteresan.

İki açıdan materyalist demiştim, ilki aydının somut durumuydu. İkincisiyse Ceyhun'un eserlerden beklediği taşranın somut durumuna sadakat. Fakat bu kısımda ne yazık ki kendi ideolojik tuzağına düşüyor Ceyhun. Osmanlı'da toprak mülkiyetinin hanedana ait olması ve Batı tarihindeki anlamda bir feodalite olmaması gerçeğine "Anadolu'da tarımı Hristiyanların, hayvancılığıysa Müslümanların yaptığı" yönündeki şahsi yorumunu (tabii yazar buna "benim kendi yorumum" demiyor, bu iddiayı da gerçek sanıyor) ekliyor. Bu konudaki açıklamasıysa evlerden ırak: Yazara göre Anadolu'da Müslümanlar hayvancılıkla uğraşıyor, çünkü Türkler Orta Asya'dan beri tarihsel olarak göçebe. Kitap 1996 basım, devlet en üst merciden "Kürt realitesini tanıyoruz" diyeli üç sene geçmiş. Yazar -ki kendisi bir sosyalist- Kürtleri gerçekten de "Dağ Türkleri" sanıyor olabilir mi? Lazların, Arapların varlığından habersiz olabilir mi? Kaldı ki Anadolu'daki "Türklerin" ciddi bir kısmının İslamlaşmış Hristiyan olduğunu nasıl göz ardı eder? Hristiyanlar Türkleşirken tarihsel birikimlerini de buna uygun olarak yeniden mi biçimlendirdiler acaba yazara göre? İşte bu noktada yazarın kendi somut durumuna ilişkin paradoksu ortaya çıkıyor: Somut Anadolu'yu arayan yazarın kendisi de Anadolu gerçeğini kendi ideolojik koşullanmaları doğrultusunda çarpık algılıyor.

29 Ocak 2018 Pazartesi

Refik Halid Karay - Memleket Hikayeleri

AKP yüzünden imanımız gevredi, başımıza gelen şeylerin hiçbiri iyi olmadığı gibi, bazılarını hayal bile edemezdik. Fakat bana tek bir getirisi oldu: AKP, kemalist bürokrasi, cemaat, Kürt siyaseti, uluslararası aktörler vb. gibi unsurların dakika başı ittifak değiştirdiği on yılı aşkın süre boyunca siyasetin ne olduğunu öğrendim, hala da öğreniyorum. Bu alanda öğrendiğim(iz) önemli şeylerden biri de kaybeden entelektüelin düştüğü konumun benzersizliği. Birden fazla taraf arasında gerilmiş ipler üstünde cambazlık yaparken düşen entelektüelin hangi "mezarlığa" defnedileceği konusu, o kişinin fikri üretiminden bağımsız olarak, kazanan tarafın onu reddetme ve kaybeden tarafın onu sahiplenme stratejilerinin konusu haline geliyor. Söz gelimi Tanpınar: Abdülhamid düşmanı, 27 Mayıs destekçisi, İsmet Paşa hayranı, üstelik sağlam rakıcı Tanpınar; salt dil devrimine muhalefeti ve maneviyatçı felsefi altyapısı nedeniyle Kemalist aydın çerçevesi içinde ele alınmamış, muhafazakarlar tarafındansa sahiplenilmekte beis görülmemiş ve nihayet "Saatleri Ayarlama Enstitüsü => Modernizm eleştirisi" kısa devresi üzerinden düşünsel dünyasının üzeri gereğinden fazla tozla kaplanmış bir yazar. Dikkat edilirse günümüzde de "yerli ve milli ittifak" Kemal Tahir'den neredeyse bir tür Kadir Mısıroğlu yaratacak. 

İşte bu dinamiğin enteresan bir çeşidi de Refik Halid için geçerli sanırım. 1908 sonrasından Kurtuluş Savaşı'na uzanan dönemde İTC çizgisine muhalif konumlanışı onu Cumhuriyet döneminde yeni entelektüel merkezden dışlanan bir konuma itip öylece bırakmış görünüyor. Öte yandan muhafazakar da olmayışı dolayısıyla öteki tarafça da sahiplenilmeyince, affedilip yurda dönmese ve edebi açıdan başarılı olmasa neredeyse Prens Sabahattin gibi memleketin %99'u tarafından yaşayıp yaşamadığı dahi bilinmeyecek biri olarak unutulup gidecekmiş gibi görünüyor. 

Ben de Memleket Hikayeleri'ni bir sahafta bulup almasam, onu Mehmet Akif, Peyami Safa ekolünden bir başka tip sanmaya devam edecektim. Oysa kitabı okuyunca insan şaşırıp kalıyor. İçerik olarak sosyal mesajları oldukça güçlü, cesur, tavizsiz: Yatık Emine öyküsünün Yakup Kadri'nin Yaban'ını solda sıfır bırakan taşra eleştirelliği ne kadar kuvvetli örneğin! Veya 1909 tarihli Sus Payı (Hakk-ı Sükut): Yalnızca sınıf gerçekliğini göstermekle kalmıyor, sınıf içi bölünmeyi yaratan patron dostu katmanların oluşumunu merkezine alarak o dönem için çok çok büyük bir iş yapıyor.

Dönemin pek çok yazarı gibi kara kuru bir dili de yok Refik Halid'in, aksine Sabahattin Ali kadar, Tanpınar kadar usta olduğunu rahatlıkla iddia edebilirim. Bunu şu yüzden söylüyorum: Bugünün aforizma çılgınlığından da biliyoruz ki dili sıradanlıktan kurtarmak aslında çok kolaydır; dildeki kimi boşluklar, kelimelerdeki fonetik benzerlikler vb. kullanılarak sonsuz sayıda sıra dışı cümle üretilebilir. Örneğin bu son cümlemdeki "sonsuz sayıda sıra dışı cümle üretilebilir" ifadesi, rahatlıkla "aynı sıraya oturtulamayacak kadar çok sayıda yaramaz cümle üretilebilir" gibi saçma sapan bir "yaratıcı cümle"ye dönüştürülebilir. Fakat bir ifadenin belinin bükülmesi onun mutlaka edebi nitelik taşıdığı anlamına gelmez. Edebi olan, yapılan oyunun öykünün genel çerçevesi içinde anlam bulmasıdır. İlkokul seviyesinden bir örnekle, kar yağan bir dağın beyaza bürünmesi gelinlik giymeye de, kefen giymeye de benzetilebilir, burada aslolan bu benzetimlerden öykünün genel havasıyla uyumlu olanını seçebilmektir. İşte Refik Halid bu açıdan başarılı.

Dilde çok önemli hususlardan biri de, hele ki gerçekçi bir atmosfer kuruluyorsa, yazarın öykünün dünyasına olan hakimiyetini hissettirebilmesidir. Bunun önemi çoğunlukla politik yazarların karşı cenahı anlattıkları öykülerde kendini ele veren basitlikte görülebilir; "Bildiğiniz gibi ben bir darwinist, komünist ve hedonistim," diye konuşan karakterler yaratan muhafazakar yazarlar, veya zayıf din bilgisiyle tarikat gerçeğini anlatmaya çalışan Kemalistler vesaire... Ama bununla kalmayarak "Bir taşra öyküsü anlatayım," derken köy yaşantısı hakkında cehaletini ele verenler de gırladır. Bazılarıysa tam tersinde ifrata kaçar, farzımuhal bir torna tesviyeci işçinin öyküsü anlatma iddiasıyla öyle teknik bir dil kullanır ki en az iki yıllık meslek yüksekokulu bitirmeyen anlayamaz, okuru boğar. İşte Refik Halid'i bu açıdan da başarılı buldum. Anlattığı dünyalara hakim (tabii ki muhtemelen yurt içi sürgün yıllarında her bir ortamı bizzat tecrübe ettiği için) fakat okurun yabancılamayacağı ölçüde de mesafeli bir dil tutturabiliyor. Yazarın iyi bir gözlemci olması gerektiği kadar, (bir anlam dünyasından bir başka anlam dünyasına doğru) iyi bir "çevirmen" olması gerektiğini de gösteriyor.

Fakat elbette kusurlu bir yanı da var, hem de büyük bir kusur: "Olay" yaratmada çok başarısız. Okurun belleğindeki hazır arketiplerden devşirmeden, içimizdeki aykırılardan bulup çıkardığı karakterleri var Refik Halid'in. "Küs Ömer" gibi, hem tuhaf hem muhteşem bir biçimde gerçekçi tipler bunlar. Üstelik arkalarına yukarıda bol bol övdüğümüz tatlı bir dili almışlar, her türlü maceraya hazırlar. Fakat Refik Halid çatışma yaratmakta öyle kötü, kurmacanın okurla girilen bir oyun olduğu konusunda öyle umursamaz ki öykünün ortasına gelmeden anlaşılan finallerden geçilmiyor.

Ortaokulda azıcık yarım akıllı bir arkadaşımız vardı, bir keresinde bir fıkrayı tam olarak aşağıdaki şekilde anlatmıştı:

"Temel berbere gitmiş, kulağında bir kulaklık varmış. Tıraş olurken berber rahat çalışamadığından bu kulaklığı çıkarmak istemiş. Temel izin vermemiş. Çıkarırdın, çıkarmazdın derken berber çıkarıverince Temel bir süre sonra ölmüş. Berber kulaklığı kendi kulağına takıp dinleyince sürekli tekrar eden şu cümleleri duymuş: 'Nefes Al... Nefes ver... Nefes Al... Nefes ver...' 

Temel öyle salakmış ki, birisi ona söylemezse nefes alıp vermeyi unutuyormuş."

İşte henüz öykü sonlarının henüz ortalarında anlaşılmasının yanında, yukarıdaki fıkranın anlatımında gördüğümüz dinleyicinin esprinin ne olduğunu anlamasına fırsat tanımayan, onu salak yerine koyan o tat kaçırıcı açıklama biçimi de görülüyor Refik Halid'in öykülerinde (Hele ki "Vehbi Efendinin Kuşkusu" adlı öykü insanı isyan ettiriyor). Ne yazık ki bu sonuncu unsur, Refik Halid'i bir "Türkçe ustası" sınırlarında tutan, "öykü ustası" payesine çıkmasınaysa engel olan bir rol oynuyor.