kentler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kentler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ağustos 2020 Perşembe

Niyazi Zorlu - Şehir İçi Öyküleri

Şehir İçi Öyküler , Niyazi Zorlu - Fiyatı & Satın Al | idefix

Şehir edebiyatı kadar sevdiğim pek az şey vardır. Hatta şehir şöyle dursun, mahalle ölçeğindeki metinleri de severim. Adımını attığın ya da atacak olduğun yere yeni bir anlam katmanı eklerler, adım atamayacak olduğun yerdeki hayatın detaylarına dair dair sinemanın dahi kaldıramayacağı bir tasvir gücü üstlenirler (Paris'te geçen bütün filmleri de izleseniz, Sefiller'deki "Paris lağımlarının iktisadi önemi" pasajındaki fikirlerle karşılaşamazsınız.) Bu nedenle Komünist Manifesto'da "gerici sosyalist" kategorisinde ele alınan romantizme tekabül ettiğini düşündüğüm taşra güzellemesi türünde olanlar hariç, bir şehri konu edinen kitapları mutlaka şöyle bir yoklarım. 

Niyazi Zorlu'nun İzmir'e odaklanan Şehir İçi Öyküleri'ni de aşağı yukarı aynı beklentilerle edinmiştim.

Heyhat! Ah u vah! Vaveyla! Feveran!

Uzun süredir edebi zevklerime bu kadar ters, okuduğum her satırda "Acaba artık bıraksam mı?" çelişkisiyle dolup taştığım bir kitapla karşılaşmamıştım. Kitap kente dair değil, bunu anlıyorum, zaten kente dair panoramik bir öyküleme beklemiyorum kitaptan. Samatya'da bir ganyan bayii etrafında geçen Altılının Son Ayağı da Samatya'ya dair hemen hemen hiçbir şey söylemiyordu, oraya dair "Burada böyle bir hayat da var/dı/r" diye bir not düşüyordu sadece. Şehir İçi Öyküleri ise öyle bir "yüksek edebiyat" oyunu oynamaya girişiyor ki peşine düştüğü öykü fikirlerini umursamıyor bile. Elbette bu da edebiyata dahil: Asla varolmamış ve var olamayacak, sürreal ya da "ethereal" bir İzmir de söz konusu olabilir pekala bir metinde. Fakat oynanan oyunun hakkı verilirse. Maalesef Niyazi Zorlu'nun fazlasıyla Fransızca'dan çeviri kokan öykülerinin bunu başarabildiğini söylemek pek de mümkün değil. 

Aşağıya kitabı temsil eden kısa bir bölümü fikir vermesi açısından bırakıyorum.
Meraklısı yine okusun tabii ama dostlarıma sesleniyorum, ne olur beni böyle kitaplara karşı uyarın. Okurken çok kan kaybediyorum.

10 Mayıs 2019 Cuma

"Ayça Erkol - Sonra Sincaplar Geldi" ve "Onur Çalı - Kaplumbağa Makamı"

Aynı yayınevinden ve sanırım aynı anda çıkan iki kitap "Sonra Sincaplar Geldi" ve "Kaplumbağa Makamı". Peş peşe okuduğum iki kitap oldu.

Bu iki kitap teknik açıdan olsun, diliyle olsun, birbirinden çok farklı. Öyle ki insan aynı yayınevinden çıkmış olmalarını bile yadırgayabilir. Öte yandan bana bu kısa blog yazısında ikisini aynı anda ele aldıran bir ortak paydaları var: isimleri, ve elbette bu isim seçimini beraberinde getiren dertleri (ki zaten yayınevinin adı düşünüldüğünde aynı yayınevinden çıkmış olmalarını da "tevafuktan" saydıran da aynı husus) : Bugünün insanının hayvanlar üzerinden devşirilen anlamı.

İnsanın hayvanla ilişkisinin tarihi bir blog yazısında ele alınamayacak kadar, hatta şöyle bir değinilemeyecek kadar bitimsiz bir umman, malumunuz. Meseleyi söz konusu ilişkinin sanata yansımasına indirgesek bile bu böyle. Fakat bu referans meferans aramadan şıpın işi bir hafıza yoklaması yapmamıza engel değil.

Image result for Onur Çalı - KaplumbaÄŸa Makamı"İnsan-hayvan ilişkisi ve sanat deyince doğal olarak insanın aklına ilk gelen avcı toplayıcı atalarımızın çizdiği mağara resimleri oluyor. Mağara resimleri "sanat" sayılabilir mi tartışması elbette ayrı konu. Bu resimlerin yapılma amacı da pek bilinmiyor. Kolay yoldan "hayvana tapıncın göstergesi" olarak açıklayanlar da var, fakat resimleri yazının (yani tarihin) başlangıcını on binlerce yıl geriye götürecek bir hiyeroglif sistemi olabileceğini öne sürenler de. Sebebi ne olursa olsun, bana resim yapabilecek kadar yüksek bilişsel kapasiteye erişmiş insanların resimleri için seçtikleri ilk konunun "hayvanlar" olması şaşırtıcı geliyor bana. Bugünden bakınca Güneş'in, Ay'ın, yıldızların ya da yıkıcı doğa olaylarının (yıldırım, yanardağ vb.) ürkütücülükleri ve bilinmezlikleriyle ilk insanların kafasında daha çok yer edineceğini, dolayısıyla da (ister büyü yoluyla kontrol edilmeye çalışılsın, isterse de bir hiyeroglif sistemi için gerekli fonemler için kullanılsınlar) mağara resimlerinde bunlarla karşılaşılması gerektiğini düşünüyor. Fakat öyle olmamış, atalarımız modern insanı bile hala dehşete düşürüp zihnini meşgul eden gökyüzünün aksine çok daha pratik bir dert edinmişler: Bazen av, bazen avcı olarak karşılarına çıkan hayvanlar.

Sonra tarım toplumuyla beraber hayvan üzerinde mutlak egemenlik kurulabilmeye başlayınca hayvan mitolojikleşmiş, muhtemelen eski korkuların doğayla mevcut ilişki biçimine atfedilmesi artık mümkün olmadığından korkunun yeni nesneleri bizzat yaratılmış. Epey bir süre de böyle gitmiş, Sfenks'ten Zümrüdü Anka'ya, Burak atına kadar. Tabii bu arada baykuş, turna, geyik gibi hayvanlara olumlu/olumsuz anlamlar, hatta kutsiyet yüklenmeye de devam edildiği olmuş, fakat bu hayvanların nadir rastlananlardan seçilmesinde şaşılacak bir şey yok (ki bu hayvanlardan duyulan "korku"nun artık anlık olmaktan çıktığını da görmek gerek. Kutsal hayvanlarla kurulan yanlış ilişkinin cezası günah/karma vb. üzerinden daha sonraya fatura edilen, "pratik" olmaktan çıkan bir nitelik kazanmış). Sık rastlananlarsa sanatta odak noktası olarak değil, Kelime ve Dimne'deki gibi bazen metafor bazen de yabancılaştırma motifi olarak yer almışlar. Bu gidişatın Darwin devrimine gelinceye kadar böyle gitmesine şaşırmamak gerek (Türlerin Kökeni Moby Dick'ten sekiz yıl sonra değil, roman fikri Melville'in aklına gelmeden önce yayınlansaydı belki de Moby Dick var olmayacaktı). Darwin bir yandan, sanayi devriminin de gücüyle ulaşılmadık coğrafya kalmaması bir yandan (Lovecraft'ı deliliğin dağlarına Antarktika'dan başka yerde çıkamaz hale getiren bu olsa gerek), Aydınlanma da bir başka yandan vurunca "mitolojik hayvanların" ve "nadir rastlanan hayvanların mitolojikleştirilmesinin" de sonu gelmiş ve "insanüstü hayvan" mefhumu artık tamamen "fantastik"in oyun alanına sıkışmış. Bundan sonra en vahşi hayvanları bile sanatta gündelik hayata ancak metaforik olarak dokunabilen (en basit örneği olarak Hayvan Çiftliği), tamamen yaratıcı zihnin nesnesi durumuna düşmüş unsurlar olarak göreceğiz. Birinci Dünya'da durum böyleyken, örneğin Türkiye gibi periferi coğrafyalarda mitsel doğanın en fazla Yaşar Kemal'e kadar uzandığını, 21. Yüzyıla soluğunun yetmediğini göreceğiz.
Image result for Ayça Erkol - Sonra Sincaplar Geldi
Doğa üzerindeki insan hakimiyetinin kontrolden çıktığı (yine ve sık kullanılan bir doğa metaforuyla, insanın kendi kendini suda kaynayan kurbağa haline getirdiği) günümüzdeyse doğanın yeniden tabulaştırılması 21. Yüzyıl insanının pratik zorunluluğu haline gelmekte. Bu bağlamda türcülük eleştirilerinin olgunlaşması ve yoğunlaşması, buna paralel olarak da kediler başta olmak üzere evcil hayvanlar üzerine yapılan edebi üretimlerle hayvanların konumlarının yükseltilmesi (iade-i itibar mı desek) gibi işaretler söz konusu. Fakat bu işin kolay kısmı. Doğayla mücadelenin ne olduğunu unuttukları için doğaya dönüş nostaljisi yaşayan kentlilerin kafasındaki doğal yaşantının yine bir kent ütopyası olmasında gördüğümüz gibi, insanın doğayla ilişkisini yeniden araştırma ihtiyacını önceleyen daha temel bir ihtiyaç doğayı öncelikle yeniden keşfetmek.

Burada "vahşet" kelimesinin iki farklı karşılığa sahip olmasının anlamını kavrayabiliyoruz: "doğal, yabani durum" ve "canavarlık, gaddarlık." Kentli bakış doğayla barışırken ikinci anlamı kabullenmek istemiyor gibi görünüyor ("Into the Wild"ı Türkçe'ye "Özgürlük Yolu" olarak çevirten de bu olsa gerek). Söz konusu iki kitaptaysa "vahşet" her iki anlamıyla var. Kitaba adlarını veren öyküler "içimizdeki vahşiyi" tanımlarken hayvanlar yine "temsil" boyutuna indirgeniyor diye düşünülebilir, fakat aynadaki yansımaya bakıldığında "içimizde olan" şey de bu hayvanlara yükleniyor. Dikkatimi çeken bir diğer husus, bu iki hayvanın da (sincap ve kaplumbağa) "kent" ve "yaban" arasında bir yerlerde bulunmaları. Her iki öyküde de hayvanların yaşam alanları insanınkiyle çakışıyor (ve neticede "vahşet" sahneleri yaşanıyor), öte yandan bu hayvanlar egzotik olmadıkları gibi (yani "yalnızca romanlarda olur" yorumuna kapı açmadıkları gibi) öyle her gün rastladığımız cinsten de değiller. Dolayısıyla, bir bakıma, kentliliği yeniden üreten "kedi öyküleri"nden farklı olarak vahşeti yavaş yavaş kente geri çağıran, bunu yaparken risklerini de açıksözlülükle ortaya koyan, ama her şeye rağmen onu özleyen öyküler bunlar.

Öte yandan Toptaş taşrasının ayı pençesine karşı bir başka edebi varoluş önerisi. Belki de.

24 Ocak 2018 Çarşamba

Görünmez Kentler - Italo Calvino

Yazar takibi konusunda malımdır. Bir yönetmeni çok sevip bütün filmlerini izlemek kadar doğal bir şey yoktur, ben de aynısını yaparım. Fakat iş yazarlara gelince, tuhaf bir mazoşizm hali olsa gerek, çok sevdiğim yazarların arasına binlerce boktan kitap sıkıştırırım. 

Calvino da benim için böyledir. Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu'yu okuyup da kafamdaki edebiyat tanımı darmadağın olduktan sonra uzun bir süre başka bir Calvino kitabı okumadım. Ta ki 2010 sonlarında Atalarımız üçlemesini okuyana kadar. Yazıktır ki Atalarımız "Bir yazarı önce başyapıtıyla tanımak" denen uğursuzluğun gadrine uğramış, Bir Kış Gecesi...'nden sonra benim için pek de çarpıcı olamamıştı.

Acaba bu yüzden mi, dile kolay 7 yıl sonra okudum Görünmez Kentler'i, Calvino'nun bir diğer başyapıtı olarak anıldığını bilmeme karşın? Hayır değil. Sadece bu etki 7 yıllık arayı açıklayamaz. Sanırım bunun temel sebebi kent meselesi üzerine düşünmenin biz orta doğulular için biraz lüks kaçtığına olan utanç verici de olsa gerçekçi, gizli inancım. Tartışma için bir çıkış, bir referans noktası olabilecek herhangi bir kenti olmayan bir ülkenin fertleri olarak, Haziran 2013 protestolarına kadar (ki fitilini ateşleyen olayın Gezi Parkı olması da tamamen tesadüftür ya o ayrı) "kent hakkı" diye bir şeyin var olabileceğinden dahi haberi olmayacak kadar dar bir demokratik tartışma alanına sahip olan insanlarız. En önemlisi de, savaş başta olmak üzere bin bir farklı gündem maddesinden mütevellit, "kent" tartışmasına hiçbir zaman sıra gelmemesi; "kent" üzerine tartışmanın burjuva işi ya da birinci dünya problemi olarak görülebilmesi (ve bunun haklılık payının olması).

Fakat insan çevresini saran korkunç sorunlar karşısında bazen öyle çaresiz kalır ki; her şeyi boş verip kabuğuna çekilmek ve "şimdi sırası mı" denen, ikincil önem atfedilen meselelerle uğraşmak gerçekten mümkün olur: Lenin'in 1. Dünya Savaşı sırasında Hegel'in Mantık Bilimi üzerine çalışma yapması gibi. Tuhaf ama; orta doğuda kent meselesini tartışmak için iyimser bir tahminle en az bir yirmi-otuz sene daha beklememiz gerektiği ve şu an ne okursak okuyalım bugün için pratik bir karşılığının olmayacağı düşünüldüğünde, sanırım kent üzerine okuma yapmakta hiçbir sakınca yok.

Gelelim Görünmez Kentler'e. Muazzam olduğuna şüphe yok, fakat üstelik son zamanlarda okumaktan büyük haz duyduğum ender kitaplardan biri olmasına karşın kraldan çok kralcıların "Mmm Calvino ve labirentler, Perec ve evet Borges..." süslemelerine gizlenmeden kusurlu gördüğüm yönleriyle beraber ele alarak gideceğim.

Öncelikle elimdeki YKY baskısında (22. baskı) kitabın 57. sayfada başlamasını, bundan önce toplam 50 sayfa boyunca Calvino'nun kitap üzerine iki metniyle beraber çevirmenin epey uzun, gereksizcesine akademik sunuşunun yer almasını yadırgadığımı ve okumadığımı belirtmek isterim. Klasiklerin önsözlerinde kitabın başından sonuna kadar anlatılıp bütün dönüm noktalarının, sürprizlerin vs. bok edilmesi adettendir, biliyorsunuz. Siz tam Jean Valjean'ın akıbetini öğrenmek için 1500 sayfalık Sefiller'i okumaya hazırlanırken geri zekalı yayınevi size iki sayfalık önsözde Jean Valjean'ın son sözlerinden bahseder falan. Benzer şekilde "Bu kitapta şu sembolü bulacaksınız, bunu böyle yorumlayınız, şu tematiğin kullanımını şu yazarla birlikte okuyunuz" diye okurun yapacağı okumayı en baştan şekillendiren yazılardan da nefret ediyorum. YKY editörlerine, genel yayın yönetmenine, falan fistanına sorsanız "Bir eser tamamlandıktan sonra yazarından çıkmıştır, artık onun sahibi okurdur" amentüsünde birleşirler, fakat böyle aymazlıkları yapmaktan da beri durmazlar. Bu nefreti kustuktan sonra, benim okuma kronolojime göre sonradan gelse de, kitapta yer alış sıraları itibarıyla önce bu önsözde dikkatimi çeken tek hoş detaydan söz etmeliyim sanırım: Calvino'nun bir konuda yazmaya karar verdiğinde o konuya dair yatay temalar için ayrı dosyalar tutup aklına fikir geldikçe o dosyaya bir kağıt parçacığı atması, ve dosya dolduğunda artık oradan yazacak bir şey çıkacağını anlayarak işe koyulması. Gerçekten hoş bir yöntem. Sevim Burak'ın fikirlerini çengelli iğneyle parça parça perdeye tutturması da iyi fikirdi. İnsanın kendine göre fikir havuzu oluşturma biçimleri bulması gerçekten de elzem, benim telefonda taslak SMS oluşturma yöntemim pek verimli olmuyor zira.

Nihayet kitaba geçebilirim. Kitabın izleği malum: Venedikli gezgin Marco Polo, Tatar imparatoru Kubilay Han'a onun imparatorluğunun şehirlerinde gördüklerini anlatıyor. Bu tema gerçekten ustalıkla seçilmiş: Kentlerin sahibi olan kişi sarayında sabitken, onların anlatısını hiçbirinin sakini bile olmayan bir gezgin, bir misafir kuruyor. İşte içinden çıkılmaz karşılıklı bir ilişki: Merkeze giden kent anlatıları merkezin kentler hakkındaki düşüncelerini belirlerken, merkezin düşüncelerinin şekillendirdiği kentler de bu anlatılara zemin oluşturuyor. Tam bir Michel de Certeau okuması: Şehir yukarıdan bakanlar için opaktır, onların teknokratik bakışı şehri şeffaf sanır, fakat şehir, aşağıda onu pratik olarak yaşayanların ürettiği tuhaflıklarla var olur. Ben bu noktada Certeau'nun düşüncesinde gereğinden fazla umut ışığı görüp "aşağıdakilerin" eylemlerinde zafer pırıltıları görenlerden tiksinirim aslında. Neticede onlar "yukarıdakilerin" belirlediği makro ölçek içinde küçük kaçış alanları yaratmaya muktedirdirler ancak. Evet bu kaçışlarla açılan delikler büyük çatlaklara dönüşme potansiyeli taşırlar; ama bu konuda gereğinden fazla iyimser olmak, makroya da müdahil olma mücadelesinden kaçmak için mazeret aramayan bir aptallıktan başka bir şey değildir. İnsanların AVM'leri karşı-iktidar üreten oyun alanlarına dönüştürmesini umut etmek, hatta utanmadan buna dair küçük emareler bulup boncuk gibi pazarlamaya çalışmak yerine AVM'lere temelden itiraz etmek gerekir. Fakat böyle bir Polyannacı gerizekalılık var diye de tam tersine savrulmamak; merkezi iktidarların attığı her planlı adımın da mutlaka iktidarlara yaramadığını, halkın gündelik direnişler üretebildiği gerçeğini de göz önünde bulundurmak da gerekir ki iktidarı gözünde fazla büyütüp korku ve yılgınlık hissiyle titreyen acizlerden olmayalım. De Certeau'nun düşüncesi bana tam da bunu söyler. Bu anlamda Calvino'nun "kentleri betimleyenler"le "kentleri belirleyenler" arasında kurduğu bu dengeyi önemli buluyorum.

Bizi hayal kentlerinde tam da bu yukarıdaki bakış açısıyla gezdirecek olan kitap, "kentleri belirleyenler"den olan Kubilay'ın imparatorluğunun geleceğine dair umutsuzluğuyla açılır. Bu girizgaha göre Kubilay, yıkıma karşı işleyen bir dinamiği ancak bu kent anlatılarında görebilir. Biliyoruz ki şehir devletlerden tutun da "Roma" İmparatorluğuna varıncaya kadar her kent bir imparatorluk kıvılcımıdır, demek ki Kubilay için kent fikrinin sonsuzluğu imparatorlukların da sonsuzluğunun kanıtıdır. Burada tamamen yeni bir konu çıkıyor karşımıza: Neden köyler değil de kentler imparatorluk tohumları görülür? Bu sorunun cevabı, "bütün köylerin birbirine benzerliğine karşın kentlerin özgünlük mekanları olması" olsa gerek. Öyleyse soruyu genişletelim: Neden bütün köyler birbirine benzer de, özgünlük kentte başlar? Çünkü köy kendi kendine yeterli bir ekonomik birimdir, üretilen artı değerse kente akar: kentte düğümlenen ekonomik ağlardan taşan ekonomik artık, burada köy ölçeğinde görülmesi imkansız kültürel biçimlerin ortaya çıkmasını sağlar. Öyleyse kent dendiğinde akla gelen ilk husus "takas" olmalıdır. Oysa bu ilk bölümde, kentlerin ele alındığı on bir farklı kategoriden  Anı, Arzu ve Göstergeler'i ağırlıklı olarak ön plana çıkarır Calvino. Üstelik, bunlar farklı kategorilermiş gibi görünse de Arzu'yla anılan Dorotea'da Anı ("O sabah, Dorotea'da..."), Anı'yla anılan Zaira'da ise Göstergeler öne çıkar ("Oysa kent geçmişini dile vurmaz ... bir elin çizgileri gibi barındırır içinde.") Neden? Bunlardan "Anı" başta olmak üzere ilk iki kategoride ağır bir melankoli, kentin hazlarına bir geç kalmışlık ya da her şeyin en başından başka türlü gelişebilecek oluşu damga vurur. Kentleri hafızanın ve arzuların kurduğu, ve denklemin öteki yanında ise kentlerin belleğimizi ve arzularımızı şekillendirdiği tuhaf bir dinamiği anlatısının merkezine alır Calvino (ikinci bölümden itibaren de başlangıçların, şimdinin ve bitişlerin birbirleri üzerindeki belirleyiciliğidir aslolan). "Kentler ve takas" ise ancak ikinci bölümün sonlarında çıkar karşımıza ilk olarak. Öyleyse Calvino'nun felsefi derdi insan için bir "kent ideali" oluşturmak adına mevcut kentlere bir "tersine mühendislik" uygulamak değil, kent sistemi içerisinde bireye bakmak gibi görünür. Kent de, diğer bireyler içinde bir birey gibi öne çıkar, insanın kontrolünden kaçmış, bağımsızlaşmıştır Calvino'da kent. Böylece henüz ilk bölümde iki "hata" tespit ediyorum ben: Biri Takas'ın ihmal edilmişliği (Her biri eşit önemdeki on bir kategoriden yalnızca biri olarak ele alınması). Diğeriyse "Kentler ve X" kategorizasyonunun geçişkenliği, gereksizliği ve plansızlığı. Gerçekten de, "Kent" dendiğinde akla gelecek on bir kategoriden biri "İnce Kentler" midir, bir diğeri "Sürekli Kentler" midir? "Kentler ve gıda" önemli bir kategori olamaz mı mesela, veya "Kentler ve ses", ne bileyim, neden "Kentler ve meslekler" değil, "Kentler ve adetler", "Kentler ve törenler" değil?

Kitabın içeriğine gelirsek, belirli bir yönde ilerlediğini söyleyemeyiz; ütopik kentlerden kötü örneklere doğru bir gidiş, ya da geçmişten geleceğe kent tarihselliği içinde bir yolculuk değil bu. Bir dükkanda rastgele gezer gibi daha çok, herkesin zevkine göre bir şeyler bulacağı bir kentler galerisi. Bu açıdan son derece şahsi okumaların kitabı diye düşünüyorum Görünmez Kentler için.

Anlatılan elli beş şehir içinde, benim bilhassa etkilendiğim, üzerine epey düşündüğüm kentler şöyle:

Despina: Pire'yi hatırlattı bana; hangi yönden gelinirse gelinsin diğer yöne gitmenin bir aracından başka bir şey olarak görülmeyen, yalnızca bir kaçış limanı işlevi gören zavallı Despina.

Maurilia: Metropolleştiği için nostaljik bir lezzet olarak yalnızca geçmişi ile var olan, geçmişinin güzelliği yalnızca bugün varolmadığı için hatırlanan şehir. Anadolu'daki pek çok "büyükşehir" gibi.

Fedora: Burada geçmişte düşlenmiş bütün "ideal Fedora"lar sergilenir. Şunu düşündürür: Kentin bugününü ve geleceğini konuşabilmek için ona dair hiçbir hayal asla unutulmamalıdır. Gerçek anlamıyla "bilimsel plancılık" bu değil midir?

Olivia: Bir kente tıpkı bir restoran gibi mutfağıyla birlikte bakabilmek. Kentin cilalı yüzünün arkasında onu var eden çirkinlikler vardır.

Sofronia: Lale devirlerini bekleyen, sefahat için kurulmuş kent. Bugünün zavallı Beyoğlusu.

Eutropia: Yurttaşların sürekli bir devinim içinde yeni toplumsal roller edinmesine olanak tanıyan "setler". Sosyalist bir düş.

Ottavia: Örümcek ağı üzerine kurulu şehir. Müthiş bir sürdürülebilir kentleşme" fikri. Ekolojik, ekonomik ve demografik sınırlarının farkındalığıyla yaşayan, "mecburen bilinçli" yurttaşların şehri.

Ersilia: Güç ilişkilerinin ideal olanı kurabilmek için grafikleştirildiği, sibernetik akla sahip şehir. Teknikle desteklenmiş demokrasi.

Leandra: Burada geçmişin ve şimdinin kültürleri her daim hesaplaşır. Bugünün yurttaşları geçmişte kurulana mı adapte olmuşlardır, yoksa geçmiş bugün tesis edilen yepyeni kültürün içinde mi anlamlandırılır? İstanbul'u düşünelim: Müslümanlar İstanbul'u fethederek İslamlaştırdılar mı, yoksa yüksek Roma kültürü içine aldığı İslam medeniyetini kendine mi benzetti?

Fakat daha birçok tema var kitapta: birinde orijin mitlerinin önemine dikkat çekilir, bir diğerinde kentin her bir yurttaşı için farklı bir anlamı, farklı bir çehresi olduğu gerçeği vurgulanır; şehrin merkezinin sürekli kayması, şehrin homojenizasyonu, ekümenopolis sendromu, "kurulamamış", plansız şehirler (örneğin Balıkesir, görmediyseniz bir şehir nasıl kurulamaz gidip görün), diyalektik bir karşıtlık üzerinden gelişen şehirler... Tamamı konu edilir.

Tüm bu sayede, dört başı mamur bir kılavuz olmasa da (böyle olmak gibi bir iddiası zaten bulunmuyor) kent üzerine düşünmek, konuşmak, kentle ilgilenmeye bir yerlerden başlamak için ilham kıvılcımlarıyla dolu bir barut fıçısı Görünmez Kentler. Kısa bölümlerden oluşan, bağımsız yapısı sayesinde de tam bir başucu kitabı. Okuyan herkesle uzun uzun konuşmalı.