sol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Temmuz 2020 Perşembe

İkircikli Bir İzmir Ütopyası - Delibo (Eleştirel Kültür Yazısı)



Delibo aceleci bir roman. Telaşlı bir koşturmaca içerisinde, kayıp kahramanı Delibo’yla beraber kendi kendisini de arayan. Anlatının mekânında bir yere çıkmayacağı belli olan ara sokaklara girip girip geri dönen, bazen durup soluklanan, kimi zaman yatağını bulup aksa da sonra yine yolundan sapan. Biraz kederli, biraz öfkeli, biraz da gamsız bir “sarhoş metin”. Romantik birisi olsam “İzmir gibi bir roman…” diye de tanımlayabilirdim belki.

Delibo , Murat Uyurkulak - Fiyatı & Satın Al | idefixBu acelecilikten olsa gerek, daha ilk sayfasında çıkarıyor ağzındaki baklayı Delibo. Ve karşıtlığını kuracağı iki “uzam”ın ismini veriyor hemen: İzmir ve Konya [1]. 

Bu ilk bakışta çok banal bir karşıtlık tabii: Bugünün Türkiye’sinde “laiklik” deyince akla gelen ilk şehre karşı “siyasal İslam” dendiğinde akla geleni. Mahalleler arası bölünmüşlüğün bir ölçek üstü: Fatih Harbiye’ye bir 2020 güncellemesi. 
Fakat Fatih-Harbiye ile İzmir-Konya ikiliklerini aynı karşıtlığın farklı temsilleri olarak ele almak (yazarın niyeti buysa bile) büyük bir hata olur. Aynı kentte yer alan iki mahallenin karşıtlığı birbirine düşman siyam ikizlerini andırır çünkü daha çok: Ayrılma ihtimali olmayan, bir tramvay hattının birbirine bağladığı iki mahalle arasında kaçınılmaz ve daimi bir etkileşim olacaktır. Aralarında diyalektik bir ilişki gelişecek, son kertede sentezlenecek ve beraberce dönüşeceklerdir. 

Temsilin ölçeği değiştiğinde veçhe de değişmiş olur. Mahallenin yerini şehirler aldığında, kültürel düzeydeki çatışma siyasi haritaya yansımıştır artık. İki farklı site söz konusudur şimdi, dolayısıyla iki farklı yurttaşlık tanımlanabilir hâle gelmiştir. 

Zaten İzmir’in karşısına Konya’nın yerleştirilmesi de ayrımın kültürel değil siyasi olduğunu gösterir. Zira memlekette “muhafakazar mahalle”yi temsil etmeye Konya’dan çok daha uygun kentler vardır aslında. “İlk Ramazan dayağı bahisleri” kapsamında Konya çok fazla zikredilmez örneğin, üstelik şehir efsanesi de olsa “En çok alkol tüketen il” olarak adı çıkmıştır bir kere [2]. Konya’yı bu anlamda kutbun öteki ucu yapan şey Erbakan’la, meşhur Kudüs Mitingiyle, İslami holdinglerle özdeşleştirmenin, dolayısıyla İslam’ın ya da muhafazakârlığın değil doğrudan doğruya “siyasal İslam”ın coğrafi temsili rolünü üstlenebiliyor olmasıdır. 

Gelgelelim onu Fatih Harbiye’den ayıran çok temel bir boyutu daha var Delibo’nun: Barındırdığı karşıtlığın iki ucu arasında suni de olsa bir denge gözetilmemiş. İzmir’i ve Konya’yı anlatmıyor, İzmir kimliğinin “kurucu ötekisi” olarak Konya’yı da içinde barındıran bir İzmir romanı o. 

Peki neden “farklı mahalleler” değil de “farklı yurttaşlıklar”ı anlatıyor Delibo? Bunu anlamak için yazarının kişisel, ama kişisel olduğu kadar sembolik yakın tarihine kısaca bakmak gerekiyor olabilir. 
Afili Filintalar (@AfiliFilintalar) | Twitter
Murat Uyurkulak, bir zamanlar siyasal İslamcılarla aynı dijital-edebi uzamda bulunmuş, Afili Filintalar’ın öne çıkan figürlerinden biri olmuştu hatırlarsanız. Söz konusu mecranın siyasal işlevi tartışmaya açık olsa da, kültürel anlamda oynadığı rol açıktı: Bir Fatih-Harbiye tramvayıydı Afili Filintalar. Mahalleler arası gidip gelen, aynı mahallede oturmayanlara tanışma ve sohbet etme olanağı veren ve kim bilir belki de her iki mahallenin kültürünü zamanla sentezleyerek dönüştürecek olan bir diyalog zemini. Ne var ki mahalleler arası bu gidiş gelişten karşıtlığın kutuplarını içererek aşacak bir “sentez” yerine ikisinin de bastırılmasıyla sonuçlanan bir “ters mıknatıslanma” çıkmıştı: Gezi patladığında Murat Uykurkulak’ın haklı reddiyesiyle Afili Filintalar projesinin tabutuna son çivi çakılırken [3] diyalojik tramvay seferleri de sonsuza dek durmuştu. 
İşte bu nedenle Fatih Harbiye’nin yaptığı gibi öteki tarafı da gayet iyi bilme ve buna dayanarak kendi tarafının neden diğerinden üstün olduğunu delillerle gösterme gibi bir iddiası [4] yok Delibo’nun. Romanın anlatıcısı olan Yusuf, ömrünün on yılını Konya’da “içerde” geçirmiş olmasına rağmen (hapishane ve askerlikle beraber anar Yusuf Konya’nın adını her seferinde) içeriden baktığı yer sadece İzmir’dir. Romanın sonuna doğru bu suskunluğunun siyasal bir tavır olduğunu açıkça söyler zaten: “İnsan bir çölü niye anlatsın?” (sf 197) 

Peki bunu rahatlıkla “hangi dünyaya kulak kesilmişse ötekine sağır” olmanın bir tezahürü olarak okuyabilir miyiz? Şüphesiz bu çok “Gezi öncesi” bir yorum olurdu. Oysa “Konya’nın sesi”nin bütün kanallardan yayılıp kulaklarımızda “tatlı tatlı uğuldadığı” bir dönemde yazılan bir metin, Konya’yı içeriksel olarak değilse de bağlamsal olarak zaten barındırıyordur zaten. Bu nedenle bu anlamdaki bir çoksesliliğin bir “yazar sorumluluğu” olarak görülmesi gerektiğini düşünmüyorum. “İki Şehrin Hikâyesi” olmak gibi bir iddiası yok Delibo’nun. Yalnızca bir tarafın gözünden anlatılan bir soğuk savaşın, bir kalenin kahramanca müdafaa edilişinin hikâyesi olmaya soyunuyor o: “Memleketi […] bir çekirge sürüsü gibi istila etmişlerdi, İzmir kalmıştı geriye” (sf 178). 

Bu defansif görüş romanda anlatılan şu olayda bir örneğini bulur: 146. Sayfada kahramanlarımız bir barda otururken içeriye bir grup tebliğci girer. Anlatıcımız Yusuf, tebliğcilerden birini (Faruk) Konya’dan tanımaktadır. Yusuf “Senin burada ne işin var” diye sorduğunda şöyle der Faruk: “Sen gidince Konya’da tebliğ edecek insan kalmadı, biz de buralara geliyoruz sevabına.” O anda Yusuf, zaten başından beri hazzetmediği Faruk’un ayrıca bir de kendisini dolandırdığını hatırlar, intikam alma hissiyle dolarak “Bu adam Atatürk’e küfretti!” diyerek barın müşterilerini adamın üzerine salar. 

Bu örnekte “Konya’nın sesi” yayılmacı bir sestir, İzmir’i de Konyalaştırmak için bilfiil faaliyettedir. Oysa “İzmir’in sesi” olmaya aday bir metin olarak Delibo ile amaç Konya’yı içeri sokmamaktır. İzmirliler ve İzmirli dostları için yazılmıştır o. Konya’yı da İzmir kadar iyi bildiğini göstererek bir mukayeseye girişmek, böylece İzmirliyle olduğu kadar, hatta ondan daha çok Konyalıyla konuşmak, ona meydan okumak ve ona “İzmir’i tebliğ etmek”, Konya’yı İzmirleştirmek gibi bir iddiası ya da hayali yoktur [5]. Fatih-Harbiye tramvayının Gezi Parkına toslayıp durmasından sonra Murat Uyurkulak’ın Konya’ya hitap edebileceğine dair inancı kalmamıştır çünkü. 

Yine de Delibo’yu bütünüyle bir “İzmir statükosu güzellemesi” olarak görmek haksızlık olur. Defansif görünümünün içinde ütopik bir vaat de barındırmaktadır çünkü bu roman. 

Metin Celal örneğin, Hürriyet’teki yazısında Nurdan Gürbilek’in son kitabı İkinci Hayat’la beraber okuduğu Delibo’nun “eve dönme, eve kavuşma” romanı olduğu yorumunu yapıyor. Bense Delibo’daki İzmir’in dönülen ve kavuşulan bir “mevcut İzmir”den ibaret olmadığını, Uyurkulak’ın dünü ve bugünüyle beraber yarına dair tahayyülünü de içeren (LeGuin’in tabiriyle söylersek) bir “ikircikli ütopya” olarak İzmir’i yazdığını düşünüyorum. Bir “İzmirizm” projesi barındırıyor Delibo [6]. 

Evet, kâh Kordon’uyla, kâh Kıbrıs Şehitleri’yle, kâh Masumiyet filminden bir sahneyle onu İzmir yapan soyut veya somut bütün nitelikleriyle arz-ı endam eden bir İzmir var romanda. Pasaport Kahvesi’nde çay içmek, Bornova Büyük Park’ta takılmak… Bir İzmir marketing’i var, doğruya doğru. 

Fakat yüzleşme de var. İzmir’in geçmişinde kalmış, kilitli sandıklara kaldırılmış, şurada bir heykel, burada bir konak kalıntısıyla ayakta kalmaya çalışsa da hep eksik olanın hayaletleri mevcuttur Delibo’da. İzmir’in gayrimüslim nüfusunun başına gelenler için özeleştiri verilir. Tol ve Har’ın yazarına yakışmayacak düzeyde bir kör parmağım gözünecilikle de olsa, “bir Rum konağının Ganimet Apartmanına dönüşme hikâyesi” (sf 40-42) gibi örneklerle “günah çıkarmakta”, bir dünya cenneti olmak için öncelikle geçmişindeki günahlardan arınmaktadır İzmir Delibo’da. 

“Ütopya olarak İzmir” öncelikli olarak “İslamcılıksızlığıyla” anlam kazanır. Tebliğciler İzmirli değildir, dışarıdan gelir. Zaten İzmir sınırları içerisinde “İslamcı” kelimesinin karşılığı bile bulunmamaktadır Delibo’da. “Şey” kelimesi ikame etmektedir onu:

“Sen Konya’da şey olmuşsun ya...” (sf 43) 

“Konya’da şey olduğumu sanıyodun de mi?” (sf 123) 

“Ben seni Konya’da şey oldun sanıyodum...” (sf 159) 

İzmir’in agorasından dışlanmış bir kavramdır “İslamcı”. Bir tabu sözcük, müstehcen bir “şey”: Geneleve gidip “milli” olmanın da “şey olmak” olarak ifade edilmesi gibi (sf 186).

Daha da önemlisi, bir “melez kimlik mekânı” olma potansiyeli taşımaktadır İzmir Delibo’da. Romancının romanıyla yaptığını yaparak, yani geçmişiyle yüzleşerek, hafızasını canlandırarak, giden gayrimüslimlerini geri getiremese de bizzat kendisi ona yönelerek onları kimliğine dâhil edebilen bir kent. Zaten soyadlarından anladığımıza göre kent nüfusunun çoğunluğu göçmen ve mübadillerden [7] müteşekkildir. “Annem Yunanistan” şarkısını dinlerken “Yunanistan’la birleşmemiz lazım bizim” diyen taksicilerin (sf 64-65), hep beraber Yunanistan İşçi Marşı söyleyen öğrencilerin (sf 131) şehri olabilir İzmir, Murat Uyurkulak’a göre. 

İşte Delibo’nun İzmir’ini ikircikli bir ütopya yapan da hem Yunanları ve Yunan kültürünü, hem de Yunanları denize döken başkomutanı aynı anda ve çok seven insanların şehri olma idealidir. Kaybettiği çoğulluğu telafi etmek istercesine hem kurucu milliyetçiliği, hem kurucu Öteki’yi kimlik olarak edinme şehri. Konya’da yeri olmayan Alevi’yi, Yahudi’yi, eşcinseli de elbette içererek. Haz, neşe, zıpırlık ve şımarıklıkla müsemma, “nefret edilip hasreti çekilen” (sf 182) çelişkili duyguların ülkesi. 

Güncel tartışmaya referansla, bir “post-post-Kemalist toplumsal sözleşme önerisi” diyebiliriz belki de Delibo’ya. Kemalizmin sorunlarını da, Kemalizmle hesaplaşma dönemini de geride bırakan bir 2020 romanı. 

Gelgelelim ütopyalar kendi kendine kurulamaz. Delibo’nun İzmir’i de onu ufkuna dâhil edecek bir özne olmadığı müddetçe kâğıt üzerinde kalacaktır. Romanın takip ettiği karakterler bu öznenin kim olduğunu söyler bize: Sol, elbette. Fakat solun romandaki temsili ciddi manada problemlidir. 

Evet Delibo’da, yazarının sol müktesebatı doğrultusunda, “sınıfsız imtiyazsız kaynaşmış bir kitle” olarak sunulmuyor İzmir. Konya-İzmir arasındaki kültür savaşına saplanıp kalmıyor, hatta ondan da çok İzmir’in içindeki sınıf savaşına odaklanıyor. Yoksulluğun psikolojisine. Anadolu burjuvazisinin iktidara yürüyüşünde navigasyon cihazı gibi iş yapan “laik ve kentli merkeze karşı dindar ve taşralı çevre” ikiliğini tersine çevirirken sınıfsal boyutunu unutmuyor. “Merkez dindar ve taşralıdır ama bilhassa da zengindir,” diyor; “bu nedenle İzmir de bu çatışmadan muaf değildir”. Çevre laik ve kentlidir ama her şeyden önce yoksuldur. 

Bu sayededir ki “çevre”nin kadim kültürünü, yani arabeski de utangaçça sahipleniyor Delibo. Sol/sosyalist yazarların elinden çıkan romanlarda pek rastlamadığımız biçimde tespihle, sustalıyla, adi suçla arası iyidir mesela anlatıcının. “Küçük Yusuf”, Küçük Emrah ya da Küçük Onur gibi bir arabesk karakter olarak önceden “Beşinci sınıf yerli filmlerde” karşımıza çıkarken (sf 128), artık bir Murat Uyurkulak roman kahramanıdır. Barış simgesi, John Lennon gibi semboller kentli zengin sınıfının elinde kalırken, kentli laik yoksullar kendi renklerini vermek üzere arabesk hamuruyla oynamaya başlamıştır şimdi. 

Öte yandan bu sosyokültürel dönüşüm sürecini ironik biçimde ele alıyor Delibo. Arabeskin lügatçesini (yani “ezik, yıkık ve zavallı” olmayı) sol söyleme temellük ederken yanına “luuzır”ı da ekliyor (sf 50) mesela. Har’da “yamuk kafalar örgütü” kurarken yaptığı gibi, önerdiği ezilen kimliği düpedüz “komik”tir Murat Uyurkulak’ın. Yani evet, bir kimlik önerir ama onu şakacı bir Maraş dondurmacısı gibi eşzamanlı olarak geri çeker. Bütün o yoksullukla boğuşma, cinnet geçirme, intihara sürüklenme, şiddete başvurma hikâyeciklerinin etrafı hep bir hafiflik, bir kıkırdama halesiyle sarılıdır Delibo’da. 

Murat Uyurkulak'tan yeni kitap: Delibo - Kültür-Sanat haberleriBen bunun nedeninin, bu yeni “çevre”nin kişiliğinin henüz oturmaması olduğunu düşünüyorum. Sınıfsal düşüş ya henüz tamamlanmamıştır, ya da tamamlandıysa bile bilinç düzeyindeki karşılığını henüz bulmamıştır. Arabeskteki abartılı “Ben doğarken ölmüşüm” kanıksamışlığının Uyurkulak’ın tercümanı olduğu “düşmüş ya da düşmekte olan orta sınıf”ta yer etmesi için daha vakit vardır. İlk kez denediği bir kıyafetin üzerinde komik duracağından korkan insan işi nasıl baştan şakaya vurup garantiye alırsa, düşülen sınıfın üslubunu edinme süreci de benzer şekilde işlemektedir Delibo’da. “Gülerken ağlama arzusu uyandıran bir topal yürüyüş” (sf 142) gibi, arızalı bir arızalılığı vardır. 

Orta sınıf, düşüşün geri dönüşsüzlüğünü yavaş yavaş idrak ederken eşzamanlı olarak da bunu kabul edemez, her şeyin eskisi gibi devam edeceğine olan inancı korumak ister [8]. Bu yüzden bu yeni konumundan “kendi terini koklar gibi” bir tat alır (sf 128): Kendine ait olan, ama neyse ki bünyeden atılabilen bir şey. Bu yüzden Delibo’nun üslubuna “Ben doğarken ölmüşüm”deki sertlik değil, meşhur Deep Turkish Web videosunda “Batıyorum ulan Edirnekapı, lokma döktürün lan” diyen lokmacı gibi göz göre göre sınıf düşüyor olmanın ironisi [9] hâkimdir. 

Tek sorun söyleminin ironisinde değildir Delibo’nun.

Sol ve yoksullar ilişkilendirilirken devrimci babanın verdiği geçim mücadelesi akıllara kazınır. Yoksullar ve zenginler arasındaki karşıtlığın altı (Yusuf ile Yasemin’in okul yılları anlatılırken) her fırsatta çizilir ki bu Yasemin’in devrimcileşmesiyle sonuçlanacaktır. Fakat nedense, Yasemin’in Yusuf’un hayatına sınıf atlamış bir biçimde dönüşünden sonra sınıfları ayıran bu “çizgi”nin yerini buruna çekilen kokainin çizgileri alır. 

Elbette solcu dahi olsa bir yazardan solcu karakterlerini idealize etmesini bekleyemeyiz, hatta bizzat solun selameti için bundan kaçınmasını isteriz. Öte yandan romandaki karakterlerin yazarın arzu ettiği sol ahlak doğrultusunda araçsallaştırılmasını da kabul etmemeliyiz. Tol’un – adı yine Yusuf olan – başkarakteri Diyarbakır sokaklarında girdiği bir tekkede sigaralık keyfi yapıyordu. Fakat ister esrar karşıtı istersek de esrarın yasallaşmasını savunuyor olalım, esrar kullanımını sınıfsal bir perspektiften “anlayabiliriz”. Delibo’da ise hiçbir sorunsallaştırma emaresi olmaksızın solcu karakterlerin kokainle haşır neşir edildiğini görüyoruz [10]. 

Delibo’da zengin sınıfın hem düşman hem de dost oluşuna “zengin uyuşturucusu” kokainin eleştirel bir bakışla ele alınmayışında şahit olmayız üstelik. Romanın sürprizini bozmamak adına üstü kapalı şekilde söylersek, Delibo’da “öncü” misyonunu da yoksuldan çok zenginin üstlendiği bir izleği takip ederiz. Zaten anlatıcının babası şahsında örneklenen eski solcu aktivistler “fazilete tok, sadakaya aç” kalabalığa küsmüştür (sf 125). Ki zaten bu kişiler “uvriyerist” kelimesini cümle içinde kullanacak kadar solcu bile olsalar “Ortadoğulu göçmenlerin ürkek ürkek girip çıktığı izbe dükkânların tabelalarındaki Arapça harfler”e karşı alerjiktirler (sf 91) [11]. 

Özetle “İzmirizm”, yani bir ideal olarak İzmir, sosyalizmden daha muteberdir bu romanda. Siteyi güzellemek uğruna “sınıflı, imtiyazlı, yine de kaynaşmış bir kitle”ye görece fit olmuş bir içerik-üslup uyumu söz konusudur. Roman formunda yazılmış bir “Çav Bella”dan çok, Rakı sofrasında “Çav Bella” söyleyen adamlara benzer Delibo. 

Elbette bu hedonist kaçış arzusunu salt bir burjuva şımarıklığı olarak okumak zorunda değiliz. Cinnet ehlinden bir anlatıcının dilinden yazılmış, romana adını veren kahramanından tutun da kışlada kafasına sıkan askerlerin konuşmaya küsmüş analarına varıncaya kadar delir(til)miş karakterler geçidi olan bu romanın bir tezinin de “Burası bizim değil, bizi delirtmek isteyenlerin ülkesi” olduğunu tespit edebiliriz. Hal böyleyken, romanın ironik üslubu ile uyuşturucu meselesinin aynı kapsamda değerlendirilebileceğini düşünüyorum: Delibo’yu son tahlilde bir mizah romanı yapan ironik dil nasıl delirmeye karşı bir direniş taktiği, anlatılan onca acılı şeyin okura pek de acılı gelmemesini sağlayan bir hafifletici öğe olarak kullanılıyorsa, alkolün ve “toz”un da roman kahramanları nezdinde böyle bir sığınak olarak iş gördüğü aşikâr. 

Fakat orta sınıf yoksullaştıkça alkole erişim imkânı da nasıl gün geçtikçe daralıyorsa, sanırım bir benzeri yakında ironi için de geçerli olacak. “Yazarın düşüşü” tamamlandığında, yoksul-kentli-laiklerin dili edebiyatta hiç de komik durmayacak. 

* 

“Aceleci bir roman” diyerek başlamıştık Delibo için, bu hızın eleştirisiyle bitirelim.

Sonbahar filmini devrimcilere “Sabırsızlık zamanının güzel çocuklarına” sözleriyle ithaf eden Özcan Alper, Gelecek Uzun Sürer hakkındaysa şöyle diyordu: “[Bu filmi] on yıl sonra yapsam belki daha iyi bir film yapardım ya da benim kariyerimde yeni bir aşamanın önünü açacak bir film olurdu. Daha ustalaşmış olurdum, hikâyelere daha soğuk ve mesafeli bakabiliyor olurdum […] Ama yine de iyi ki şimdi yapmışım, bu kritik dönemde yapmam gerekiyordu diye düşünüyorum.” 

Acelecilik onun için sabırsızlıkla denkti yani, gerekli müdahalelerin bir an önce yapılması demekti. Bunun için sanatsal yücelikten feragat etmeyi bilmek gerekiyordu. 

Delibo’nun aceleciliğindeyse daha farklı, tuhaf bir şeyler var. Sayfa doldurmaktan başka işlevi olmayan yan hikâyeler, ilginçliği olmayan sürprizler, romanın uzunluğunu tahminen üçte bir oranında artıran Yılmaz Özdil tipi bol keseden “enter” kullanımı (“İzmirli üslubu” olarak mı benimsendi acaba diye yarı şaka yarı ciddi düşünmeden edemiyor insan)… 

Delibo’nun sorunlu temposunu belirleyen faktör bu kez galiba Özcan Alper’deki gibi kritik döneme acil müdahale etme zorunluluğu değil, bizzat kendi fikrinden (İzmirizm’den) şüphe eden sanatçının eserini bir an önce bitirip kurtulma isteği. Kafa açmaktan çok kafa dağıtmak için yazılmış gibi. 

Her ne olursa olsun, yeni bir sosyoloji önerisinin mekânı olan İzmir’i daha çok konuşacağız. Temel referanslardan biri de Delibo olacak belli ki.




[1] “Uzam” diyorum, çünkü roman için “şehir” kavramının taşıyabileceğinden daha fazla anlam yüklüler. 

[2] Bu hem dindar hem de en çok alkol tüketen şehir olma söyleminin “siyasal laik” ortamlarda “İslamcı riyakârlığı”na örnek bir argüman olarak kullanılmak üzere dolaşıma girmiş olması kuvvetle muhtemel tabii. Ancak “Ne olursan ol gel” diyen Mevlana’nın şehri olma vasfıyla da birleşince bu şehir efsanesinin laiklerin gözündeki Konya imajını yumuşattığı da aşikâr. Erzurum’da mı, Yozgat’ta mı yoksa Konya’da mı yaşamak isteyeceği sorulduğunda laik TC yurttaşlarının ezici bir kısmının Konya cevabını vermekte pek de tereddüt etmeyeceğini sanıyorum. 

[3] Çünkü ilk sarsıntı “Adnan Menderes devrimci miydi?” tartışmasıyla Tahrir Meydanı protestoları sırasında çoktan yaşanmıştı bile. 

[4] Fatih Harbiye’de yer alan söz konusu “delillerin” bilimselliği ve ikna ediciliği de oldukça su götürür elbette. 

[5] Hakkını yemeyelim, sayfa 181-182’de anlatıcının “Konya bana iyi geliyordu” tiradı ile aslında böyle bir kıyaslamanın altından kalkabileceğinin sinyalini verir Murat Uyurkulak. Ancak bu tavır metnin bütününe yansımamıştır. Söz konusu pasajda kurulan anlatı dengesi, hikâyeleştirme yoluyla gösterilmemiştir. 

[6] Kültürel bir direniş odağı olarak Beyoğlu’nun Gezi sonrasındaki düşüşünün İzmir’i yükseltmekte olduğunu şu yazıda – müstear isimle – incelemiştim: https://gazetehayir.com/film-izmirde-bir-hayalet-dolasiyor-mu-arif-mutlu/

[7] Delibo’da başkahramanın soyadı Kavala’dır örneğin, aşık olduğu kadınınki Berova, bir başkasınınki Gümülcine’dir, veya Priştine… 

[8] Bir zamanların orta sınıf entelektüellerinin vazgeçilmez eğlencesi olan “Cemal mi, Turgut mu, Edip mi” tartışmasının sanki 2020 yılında değilmişiz gibi heyecanla ele alınmış olması da bu “eski bilinç”e dair bir izdir sanki.

[9] Sanırım aşağıdaki satırları bu tespitle beraber okumak gerekir:

“Geriye şahane birer başarısızlık hikâyesi kalmıştı, iki hırpalanmış gövde, binlerce kitap sayfasıyla, milyonlarca cümleyle, trilyonlarca kelimeyle tıka basa dolu, iki pörsümüş beyin...” (sf 57)

[10] Ki açıkçası bu şahsen beni, yazarın şahsen açılmasını istediği hedonizm alanlarını sol karakterler üzerinden meşrulaştırmaya çalıştığı çıkarımını yapmaya zorluyor.

[11] Yakın tarihte Türkiye sosyalist solunun bir bütün olarak lekesiz atlattığı bir süreç varsa o da mülteci krizidir oysa. Dayanışma adına yeterince çaba sarf etmemiştir belki, belki ırkçılık karşıtında beklenen mücadeleyi verememiş de olabilir. Ama elimizi vicdanımıza koyalım, “Ortadoğulu göçmenlerin ürkek ürkek girip çıktığı izbe dükkânların tabelalarındaki Arapça harfler”den alerji kapan bir tek sosyalist solcu gösterilebilir mi? İşlenmemiş suçun özeleştirisi neden?

11 Mart 2019 Pazartesi

Ağlayan Dağ Susan Nehir - Ayşegül Devecioğlu

Ahmed Arif'in Otuz Üç Kurşun'undaki vurucu kısımlardan biridir: "Kirvem hallarımı aynı böyle yaz / Rivayet sanılır belki / Gül memeler değil / Domdom kurşunu / Paramparça ağzımdaki"

Image result for aÄŸlayan daÄŸ susan nehirTariflediği olayın korkunçluğunu yansıtmadaki ustalığı bir yana, bu dizeler yazarın rolü hakkında da müthiş bir çerçeve çizer. Paramparça olan ağzıyla artık konuşamayan madun kişi, yazara yaşadıklarının "rivayet sanılmayacak şekilde anlatılması" sorumluluğunu yüklerken ne "aydın vicdanına", ne de ("Yaz gazeteci yaz" şarkısındaki gibi) yazma imkanı onda olduğu için mecburiyen objektif bir kayıt cihazı olduğu varsayılan/umut edilen bir üçüncü kişiye seslenir. Madun yazara "Kirvem" diye hitap ederek aralarında kurulmuş, koparılması imkansız değilse de çok zor toplumsal bağa yaslanır. Toplumcu yazar "nesne"siyle bağını buradan kurar, kuru bir "hakikati arama/ortaya çıkarma" refleksi değildir onun gerçekçiliği. Hakikatin algılanma biçimini de yönetmekle mükelleftir. Dolayısıyla maharet, hakikat yalanla çarpışacağı meydana çıkarken onu silahla donatmak, zırhla kuşandırmaktadır.

Elbette, Otuz Üç Kurşun'un yazıldığı günden bu yana yazarın, madunun ve sözün biçim değiştirdiğini kabul etmek gerekir. Bu tartışma girmeye cesaret edilemeyecek kadar uzun, derin; yine de birer paragraf açmadan olmayacak.

Öncelikle yazar: Ahmed Arif'in ve genel olarak (toplumcu) gerçekçiliğin hegemonik döneminde yazar, sözcüsü olduğu madunu "kavramış" olma iddiasındaydı. Onun adına iyi olanı biliyor, ona "Senin için iyi olan bu" demekten çekinmiyor, ve bunda başarılı da oluyordu (jakoben olmak o zamanlar utanılacak bir şey gibi görülmüyordu). Fakat 80'ler-90'lar sonrası, bu anlamda yazarın geri çekilişine tanık olundu. Bu noktada yazarın bu geri çekilişi için darbeye, neoliberalizmin yükselişine ve nihayet Sovyetler'in çözülüşü sebep olarak gösterilir, ancak sorunun sık sık atlanan bir başka önemli kaynağı da yazarın sosyo-ekonomik statüsündeki değişimdir (zaten bu yüzden gözden kaçmaz, "atlanır"): 80'lerden bugünlere uzanan ekonomik dönüşüm esnasında kimi yazarlar "İstemem yan cebime koy" diyerek, kimileri açık açık "İsterim" demekten çekinmeden, kimileri de hakikaten istemeden ama "yan cebine koyulmasına" direnemeden sosyo-ekonomik statü olarak yükselmiştir. 

Elbette bu "madunu tanıyamama" durumunun tek gerekçesi yazardaki statü değişimi değil. Madundaki lümpenleşme/gericileşme eğilimi de yazarda "Sen çok değiştin"/"Seni artık tanıyamıyorum" refleksi uyandırdı ve uyandırıyor şüphesiz.

İşte bu iki değişimdeki çakışmadan ötürü yazar ve madun arasındaki "kirvelik" ilişkisi bozuldu. Yazar, artık madunu tanıyamaz hale geldi, bu da onu en iyi ihtimalle madunu (yeniden) keşfedecek antropolojik yönteme yöneltti (Kötü ihtimallerdeyse seçenek sınırsız: yok sayma, ötekileştirme...). Bu yeniden keşif de "yöntemsel" bazı sorunlar nedeniyle mistifikasyon vb. sapmalarla sonuçlanabilecekti.

Ayrıca madunun kendi adına söz alabilme imkanının artık alabildiğine artmış olmasıyla sözünü kendisi için kurma noktasında çok geri bir noktada oluşunun eş zamanlılığının yazarı soktuğu dilemmayı da hatırlatmak gerekir. Dolayısıyla artık söz gelimi X bölgesinin sorunlarını anlatan (fakat bizzat o bölge insanı tarafından algılanan gerçeklikle örtüşmediği için ideolojik kategoride ele alınan ve benimsenmeyen) "gerçekçi" köy romanı yerine belirli bir bölgede geçmeyen, fakat bölge insanlarına "anlatılanın kendi hikayesi olduğu" çıkarımını yaptıracak kadar yakın yeni edebiyat mekanları bulmanın gerekliliğinden söz edilebilir.

Ağlayan Dağ Susan Nehir, yazar-madun-söz üçgenindeki bu sorunlar girdabına kapılmış, tabiri caizse "su yutan" ama boğulmayan bir kitap.

Öncelikle, yazarın statüsünü gizlemektense açık ediyor. Yazar ve Naciye Abla arasında her şeyden önce bir ev içi emek çelişkisi var. Bu "dostluğa" mani değil, evet, ama "kirvelikle" bağdaşmayacağı da muhakkak. Zaten, tam da buna paralel biçimde, Naciye Abla'nın öyküsünü anlatmıyor bu roman, -madunun "yalan yanlış" konuştuğu söz alışlarını edebiyat oyununa ustalıkla dahil ederek - Naciye Abla'nın öyküsünün "peşine düşüyor." Dolayısıyla bireysel bir vakadan yola çıkarak Çingeneleri tanıyan ve tanıtan antropolojik bir çalışmaya dönüşüyor. İşin bu kısmı biraz karmaşık, edebiyatın "büyüsü" yer yer Çingene temsiliyetine de taşarak onu "oryantalize" etmeye meyil verebiliyor. Fakat yazarın Çingenelerin kimlik sorununu sol için de tartışmaya açarak gerekli bir müdahale yaptığını da belirtmek gerek. Hele hele, Çingene evlerinde "idam edilen o parkalı gencin" resminin asılı olduğu zamanları anlatıp, Çingenelerin kaderini Alevilerinkine teğelleyerek takdire şayan bir iş çıkarıyor. Son olarak, Çingenelerin kendi adlarına ve kendileri için yazabildiği bir zamanda olduğumuzu kabul ederek geri çekiliyor kitap. En doğrusunu yaparak.

27 Şubat 2019 Çarşamba

Engin Günay - Kartalimeni

Yüksek edebiyatı herkes sever; ama bir ağacın zirvesine meyvesi var mı yok mu bilmeden tırmanmayı göze almak zordur. Çoğu zaman dikeninden budağından yara bere içinde kaldığımız "edebiyat çınarlarından" elimiz boş döner, hatta yere çakılırız. Bu nedenle, teşbihi beğeninin evrimsel kökeni üzerinden devam ettirirsek, herkesin kendi zevkine göre, toplaması kolay, lezzeti yerinde çalı meyveleri de bulunur. Polisiye kimileri için böğürtlendir söz gelimi, ya da fantastik edebiyat yaban mersinidir. 

Image result for kartalimeniBenim böyle "tür" sevdam yok. Ya da var ama genel kabul görmüş bir "tür" değil. Mahalle edebiyatını seviyorum. Ama öyle tamamen romancının muhayyilesinin ürünü olan mahalleleri anlatan yapıtları değil. Sosyolojik bir kategori olarak "mahalle"yi tartışmaya açmaya çalışan, ya da ne bileyim, karakterler arası ilişkileri ve olay örgüsünü kolay yoldan kurabilmek için çizilmiş bir mekansal sınır olarak herhangi bir mahallede geçen romanları değil. Şüphesiz bunlara da meylim var, ama bunlarda yine "yüksek edebiyat" niteliği aramaktan kendimi alıkoyamam.

Oysa İstanbul mahalleleri başta olmak üzere kanıyla canıyla var olan/olmuş mahallelerin tanıklıklarına zaafım başka türlü. Bunları bir tür sözlü tarih çalışması olarak okuyorum sanırım. Gittiğim, gidebileceğim mahallelerin hikayesinin olması, bana (anlatılan o mahalle şimdi baştan aşağı değişmiş olsa bile) bir arkeolojik ziyaret hissi veriyor. 

Troya harabelerine gidenler bilir, koskoca İlyada'dan geriye neredeyse bina temelleri dışında bir şey kalmamıştır. Ama cümleyi başka türlü kurarsak anlam değişir, orada bazı bina temelleri vardır ki koskoca İlyada'yı yaşamıştır. İstanbul da ne kadar tahrip edilmiş olursa olsun, her mahallesinde değişmeden kalan bazı unsurlar bulunur. Bir köprü, bir liman, bir çeşme, anıtsal herhangi bir yapı; mahalleyi anlatan yapıta, yapıt üzerinden okurun zihnine ve oradan da okurun mahalleyi ziyaretine sızar. Şehir içi gezinti böylece bir arkeolojik geziye dönüşür. Dikkatli okur, yerlisinin bile körleştiği detayları ortaya çıkarmak için mahalleyi handiyse elinde diş fırçasıyla  temizleye temizleye dolaşır.

Sanırım benden başka pek az kişinin okuduğu, bir Samatya öyküsü anlatan Altılının Son Ayağı'na duyduğum hayranlığın kökeninde de bu yatıyordu. Kartalimeni'de de buldum aradığımı. Edebi olarak ahım şahım bir yanı yok kitabın, basit bir dili, politik yoğunlukla beraber sade bir öyküsü var. Sözlü tarihi edebiyata bağlamak için yapılmış bir "tür" manevrasıyla kotarılan sonu sarsıcı değilse de görevini yerine getirmiş. Bugünün ilçesi dünün küçük mahallesinin demografik yapısından biraz daha bahsetmesini beklerdim belki, ama değirmenleriyle, Neyzen Tevfik'iyle, sahildeki çay bahçesiyle elime tutuşturulan define haritası bana yetti de arttı bile.

20 Aralık 2018 Perşembe

Türk Politik Kültüründe Romantizm - Hasan Aksakal

Hasan Aksakal'ın Alfa Yayınlarından çıkan (daha önce Kadim Yayınlarından çıkmış) Politik Romantizm ve Modernite Eleştirileri'nden sonra sıra başlıktaki kitaba gelmişti. Esasen "romantizm" konusunun yaratanının bile kaldıramayacağı kadar büyük bir kaya olduğu apaçık olmasına karşın, fikrin Osmanlı-Türkiye özelindeki soykütüğünün takibinin daha kolay yapılacağını düşünerek bu kitabı da okuma listeme eklemiştim.

Image result for Türk Politik Kültüründe Romantizm - Hasan Aksakal
Açık ve net ifade etmem gerekir ki eleştirilerim çok olsa da kitabı okuduğum için memnunum. Namık Kemal'den Orhan Koçak'ına varıncaya kadar memleketin düşünce dünyasındaki hemen hemen bütün portrelere dair söyleyecek sözü olan bir kitap bu. Bu iddiaya sahip olabilmesi de beklemediğim kadar yoğun bir okumanın üzerine kurulu olması. Kapağında söz gelimi "Türkiye'de İslamcılık" yazan fakat arka kapağını okuyunca "Türkiye'deki İslamcılığı 1980-84 yılları arasında Yozgat Sorgun'da çıkan Bayrak dergisi özelinde incelediği" anlaşılan haddinden fazla kolaycı akademik çalışmalara boğulmuş bir toplum olarak Hasan Aksakal'ın yaptığı titizlikte çalışmalara pek alışkın değiliz. Bu nedenle kitap her şeyden önce arkasındaki emekle takdiri hak ediyor.

Fakat öncelikle Hasan Aksakal'ın teorik çerçevesini anlamak pek kolay değil. Eğer sorun benim algılamamda değilse, belli bir romantizm tanımından hareket etmek yerine "romantik" olarak etiketlenebilecek bütün fikri akımların takibini yapıyor gibi görünüyor.

İkinci olarak, Aksakal politik romantizmi tartışmanın bir tarafı olarak görmekten ziyade bir tür mantık hatası (logical fallacy) olarak değerlendirme eğiliminde. Bu bağlamda romantizmle teorik bir hesaplaşmaya girmesi beklenirken bunu yapmıyor. Daha doğrusu "kolay lokma" olan Türk sağını sağlı sollu kroşelerle bayıltırken Rousseau vb. kurucu babalarla uğraşmak şöyle dursun, iş Osmanlı'da ve Türkiye'de romantik politik düşüncenin teveccüh görme sebeplerine geldiğinde bile ya kaçak güreşiyor, nötr bir tarihsel anlatıma yönelmeyi tercih ediyor. Böylece romantizmin yargısız infazına karar vererek kitabın henüz başlarında Türk düşüncesini romantizme götüren sorunları tartışmaya başlıyor. 

Bu iki sorun çerçevesinden bakıldığında okur en azından muyakeseli bir yaklaşım bekliyor: Yazarın önerdiği - ya da en azından rasyonalizmle malul olmadığını düşündüğü - bir fikir akımı/insanı var mı? Prens Sabahaddin çizgisi mesela? Niçin adı kitapta bir kez olsun geçmiyor? Veya Nazım Hikmet - Attila İlhan - Kemal Tahir - Yaşar Kemal gibi isimler romantizm şemsiyesi altında ele alınırken "romantik olmayan sol"a dair tek kelam edilmiyor.

Bu konudaki ısrarım şu yüzden: Eğer Türkiye gibi bir ülkeden modernleşme sürecinin başlamasından bu yana romantizmle lekelenmemiş dişe dokunur bir düşünür bile çıkmıyorsa bunu bir sorun olarak algılamaktan ziyada kabul edilmesi gereken bir vakıa olarak ele almak gerekir diye düşünüyorum. Aksi takdirde, aslında lokal ve temporal (Batı Avrupa modernitesi) bir düşünce biçimini evrenselleştirmeye çalışarak Ceza'nın "Türkiye'de rap müzik beyazların elinde" söylemine benzer bir sorun tespitine yöneliyor olabiliriz. Daha net ifade edersem, romantizm-dışı düşünceler Türkiye'de kök salacak (sosyal veya düşünsel) toprak bulamamışsa ve bulamıyorsa, belki de Türkiye bağlamında gerçekten de yalnızca romantik (ya da romantizmi araçsallaştırmış) ideolojilerin işlevsel olduğu söylenemez mi? Belki de bu irrasyonel ideolojiler gayet rasyonel bir tespitle yola çıkıyorlardır, denemez mi?

Zaten Aksakal'ın da dikkat çektiği harcıalem "geç modernleşme" olgusu bunun işareti değil mi? Tepkisel irrasyonalitenin kendini aydın-toplum çevrimi içerisinde yeniden üretiminin bu durumun yol açtığı bir hastalık olduğu bir gerçek. Fakat bu hastalıkla mücadele için romantizmin araçsal kullanımı (bağımlılık tedavisinde hastaya dozunu azaltarak madde verilmeye devam edilmesi gibi) mecburiyetini de bir "sorun" olarak ortaya koymak toptancı bir yaklaşım olmuyor mu? Biraz provokatif bir soru olacak ama, tabandan gelmeyen ya da tabana inecek kanallar bulmakta zorlanan rasyonel düşüncelerin toplumsal zemin kazanması için dolaylı yollara (söylem oyunlarına) başvurmaktan başka şansı var mı? 

Elbette bunlar tehlikeli oyunlar. Dini ve/veya milli duyguları istismar eden cenahla sağcılaşma yarışına girme tehlikesini de barındırdığı, bu tehlikenin ne yazık ki realiteye dönüştüğü de yadsınamaz. Fakat her zaman böyle olmak zorunda değil. Üç yüz sayfalık kitapta yalnızca üç sayfada ele alınan sol büyülü gerçekçilik, "sorunlu romantizm" torbasına bu kadar kolay atılamasa gerek.

30 Ekim 2018 Salı

Sabahattin Ali - İçimizdeki Şeytan

Ekşisözlük'te 38 sayfa entrisi olan, artık kanonlaştığını iddia edebileceğimiz Kürk Mantolu Madonna'dan hızını alamayanlarca yoğun bir biçimde "tüketilen" İçimizdeki Şeytan için uzun uzadıya konuşmanın alemi yok.

Yalnızca üç noktaya değinesim var:

Image result for Sabahattin Ali - İçimizdeki Åžeytan1) Goethe'nin dışsal Şeytan'ına karşılık Şeytan'ı diyalektik bir biçimde içimize yerleştiriyor Sabahattin Ali. Ve üstelik "İçimizde şeytan yok... İçimizdeki aciz var... Tembellik var... İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: Hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var..." açıklamasından görüyoruz ki, bu meseleyi insan doğasına bağlayan bir Dr. Jekyll Mr. Hyde vakasını yeniden üretmektense bu şeytanın tedavi edilebilir bir sorun olduğunu tespit ediyor Sabahattin Ali. Adını koyalım: Althusser'in interpellation dediği içselleştirilmiş hegemonyadır bu. Ve kitap yayınlandığında yıl 1940'tır. Yani daha ne Hapishane Defterleri ne Aydınlanmanın Diyalektiği ne de İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları yayınlanmıştır. İşte teorinin önünden giden sanat böyle bir şey.

2) Romandaki karakterler gerçek kişilerden ilham almış olsun ya da olmasın, entelektüel çevrenin sosyo-kültürel seviyesi hakkındaki tespitleri çok net - ve ne yazık ki ölümsüz. Bütünlüklü bir tavırdan yoksun, eklektik ve dolayısıyla çelişkili düşünceler içinde savrulup duran yarı cahillerin hakimiyeti, böyle bir ortamda haliyle ancak biçimle kamufle edilebilen kof bir üretimin gerçekleşebilmesi, kültür sohbetleri veya etkinlikleri kisvesi altında tacizin bini bir para eden eğlence odaklı pervasız yaşam biçimi... Bugünün kültürel iktidarı AKP'ye vermemekle övünen her köşe başını tutmuş tiplere bakın, 1940'tan bu yana bir şey değişmiş gibi geliyor mu?

3) Bireyi ve ortamı bu kadar güzel tasvir edebilmişken, kitabın feci sonu... Yerden yere vurulan bu kadronun "dış mihraklar" vurgusuyla hapishaneye atılmasının fikir babası gerçekten de maruz kaldığı başlıca suçlama "kökü dışarıda olmak" olan bir ideolojinin taraftarı olarak bildiğimiz Sabahattin Ali'ye ait olabilir mi? Olmuş işte. Yazarın bu finali kitabın baş kahramanı olan Ömer'in Raskolnikovvari bir kendini sorgulama süreci yaşaması için gerekli gördüğünün farkındayım. Ama astarı yüzünden pahalıya gelmiş ne yazık ki. Üstelik, bu tutuklamaların altında yatan "Bakın günü gelince gereken yapılır ve böylelerinin sonu böyle olur," yollu, hukuk düzenine belirli bir meşruiyet atfeden mantığın aynı hukuk cenderesinin içinden kendisi de geçmiş bulunan bir yazardan çıkmasındaki ironi de cabası.

17 Eylül 2018 Pazartesi

Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana - Yaşar Kemal

Yaşar Kemal pre-modern bir edebiyatçıdır, desem -bu cümlenin derdimi ifade etmekte ne kadar başarılı olduğu tartışması bir yana- sanırım herkes ne kast ettiğimi anlar, çünkü alelade bir gerçekten bahsediyorumdur. Yaşar Kemal pre-moderndir çünkü her şeyden önce modernite öncesi geleneksel kurumların (din, aile vb.) gücünü koruduğu kırsalın yazarıdır. Evet siyasal açıdan elbette moderndir, kırsaldaki hayatı idealize eden, gerici bir tutumu yoktur, sınıfsal olarak taraf tutar. Fakat edebi anlatım tekniğiyle sunulan sınıfsal analiz dokümanları kataloğu olarak tanımlanabilecek "köy romanı" kategorisine sokulamayacak şekilde kırın yalnızca sınıfsal ilişkileriyle ilgilenmekle de kalmaz. Hatta tam tersine, sınıfsal analizin insanı rasyonel bir tarihsel ilerleyiş zeminine oturtma çabasına kıyasla Yaşar Kemal, kırsaldaki binlerce yıllık kültürel birikimi insan denen canlıya dair bir arşiv olarak kullanarak rasyonalitenin ötesini araştırır. Daha açık ifade edersem, insanın maddi gerçekliği anlamlandırma sürecinde uydurma, çarpıtma, abartı vs tekniklere sık sık başvurmasından hareketle insan zihninin çalışma prensibi içerisinde mitlerin ne kadar önemli bir bileşen olduğunu gösterir ve böylece mitsel düşünceyi feodal toplum yapısı içerisinde "hakim sınıfın ideolojik hegemonyasının bir ürünü" olarak gören ve insan-doğa ilişkisini gerçekçi zemine oturtan toplumlarda bunun geride kalacağını öne süren (buna kapitalizm de dahildir ki bu yüzden Aydınlanma el üstünde tutulur) klasik Marksizmden ayrılır. Ona göre insan sınıfsal ilişkilerden bağımsız olarak tam da bu mitlerle yaşayan varlıktır ve "bilimsel" bir sınıf analizi de insanın bu şekilde kabul edilmesiyle başlamalıdır. 
Image result for fırat suyu kan akıyor baksanaBuna karşı verilecek hızlı ve yüzeysel tepkinin nasıl olacağını öngörmek mümkün: Batı toplumları başta olmak üzere kapitalizmin geliştiği yerlerde dini inançlar, hurafeler vs. gerilemiştir. Fakat yine aynı toplumlardaki yoga başta olmak üzere spiritüalizm sevdası, olmadı scientology ve benzeri new age tarikatlar, Madonna (ki adındaki sembolizmi ayrıca vurgulamak lazım) gibi pop ikonları, Brigitte Bardot gibi seks ilaheleri, "Lombardo duvarda bozuk para saydırıyormuş" menkıbeleri, bunların halo etkileri (kıçıkırık instagram ünlülerinin bile influencer'lık iddiasında bulunmaları) pek de rasyonal düşünceyle açıklanabilecek gibi de değildir sanki... 


Tabii Yaşar Kemal'in "Halk mitlerle yaşar ve halkı anlatmak onları o düş dünyalarının içinde anlatmaktır" gibi salt gerçekçi bir kaygıyla hareket ettiğini de düşünmüyorum. Kanımca sanatla iştigal etmekten de ileri gelen bir bakış açısıyla -mesleki deformasyon diyorlar buna şimdilerde- Yaşar Kemal'in normatif bir tavrının da olduğunu, yani "İnsan mitlerle yaşar"ın ötesinde "İnsan mitlerle yaşamalıdır" diye de düşündüğünü zannediyorum. İnsanlar geceleyin gökyüzünde akan bir ateş topu gördüklerinde birbirlerine "Bak bir gökcismi atmosferimize girdi ve sürtünmenin etkisiyle alev aldı," demek yerine -yalan olduğunu bilseler de- "Yıldız kaydı, hadi dilek tutalım," desinler;  dünyanın tatsız tuzsuz yalın gerçekliğine azıcık baharat katsınlar istiyor Yaşar Kemal. Kendi sanatını da bu nedenle araçsallaştırmıyor, Anadolu'ya yeni mitler katmak için bir adım öne çıkmıyor mu?  "Beni okuyan katil olmasın, savaş düşmanı olsun, insan sömürüsüne karşı çıksın," diyerek bu "işlevsel mit" icadını dile getirmiyor mu?


Fakat bu noktada Yaşar Kemal'in edebiyatında gerilimli, çelişkili bir durum ortaya çıkıyor: Neyi mitleştirip, neyi çıplak gerçekliği içinde göstereceksin? Aşırı "kör parmağım gözüne" bir örnek olacak ama söz gelimi yoksulluğu gösterecek misin, yoksa ideolojik araçlar vasıtasıyla başka bir mit evrenine sokulmuş, onca yoksulluğun içinde "Dünya lideri olduk, hastaneler pırıl pırıl, Almanya bizi kıskanıyor" hülyalarına dalmış insanların sınıf mücadelesini gölgeleyen gerçekliğini kabul mu edeceksin? Böyle sorunca kolay oldu değil mi? Elbette sol bir yazar için ilki geçerli olacak. Mite karşı mit. Madem ki roman bir araç, çelişkileri örten yalana karşı çelişkiyi körükleyen yalan. 

Ama konu gri alanlara kaydığında konu tartışmalı bir hâl alıyor. Yaşar Kemal feodal hiyerarşiyi mutlaka olumsuz bir konuma yerleştirmiyor. Örneğin ilk romanı İnce Memed'de düşman karakter olarak köy ağasını görürüz evet, fakat aynı zamanda İnce Memed'in katıldığı ilk çetenin çadırında ziyaret ettiği Yörük aşiret lideri babacan biridir. Çete lideri ona zulmederken, okur aşiret lideriyle duygudaşlık kurar. Evet, bütün çeteler iyi değildir. Evet, bütün aşiret liderleri de kötü karakterlere sahip olmak, Erol Taş gibi kahkaha atarak tavuk yemek zorunda değildir. Hatta aristokratik soyağaçlarına bakıldığında sıradan insanların gösterdikleri kahramanlıklardan ötürü bu unvanların onlara bahşedildiği, "Kahramanın oğlu da kahraman kanı taşır" düşüncesiyle de o soydan gelenlerin de aristokratik tabakada kalıcılaştığı tarihsel olarak bilinmektedir. Yani Yaşar Kemal'in - Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana'da Çeçen hanına, Arapların emirine yağdırdığı övgülerde bir gerçeklik payı vardır muhakkak. İyi ama, "çelişkiyi körükleyen yalan" silahımız ne olacak, neden toplumsal hiyerarşilerin üzerine mermi yağdırmıyoruz?

Lafı sonunda Fırat Suyu...'na (bundan sonra "Fırat Suyu" deyip geçeceğim) bağlamayı başarmışken Yaşar Kemal üzerine genel konuşmadan çıkıp kitaba odaklanalım. Fakat yine mitlere ve "pre-modernliğe" bağlayarak. Yaşar Kemal'i pre-modern yapan bir başka unsur da dilin/metnin kendi kabuğuna geri çekilişini allayıp pullayan postmodernizmin ve modern romana içkin "iş bölümü yazarlığının" (yani "İstanbul'u en iyi anlatan romancı, kadın ruhundan anlayan romancı, queer teori yazarı, milli dirilişin yazarı...) dışında kalan; bütünsel bir felsefi doktrin çıkarılmaya müsait "kutsal metin" üreticiliğine soyunmasıdır. Yaşar Kemal okuyarak "Yaşarkemalist" olabilirsiniz ve emekten kadına, ekolojiden, milliyetçiliğe kadar pek çok konuda çıkarımlar yapabilirsiniz. Elbette bu yukarıda çizdiğimiz Marksist-kültüralist çerçeve içerisinde gerçekleşiyor, yani "modern" olduğu söylenebilir. Fakat "modern olan" bu şey Yaşar Kemal'in "beslendiği" kaynaktır, verdiği ürün değil. Verdiği ürünse, belirttiğim gibi, pre-modern dinsel anlatılara benziyor. İşte bir başka gerilim de burada yatıyor Yaşar Kemal'de - ve roman üzerinde konuşacak olursak Fırat Suyu'nda. Marksizmde emeğe, emekçiye ve "insani dünya"ya atfedilen değerin dinsel metinlerdeki içsel tutarlılık zorunluluğuyla çakışması Yaşar Kemal'i kendini tekrara sürüklüyor. O emeği, emekçiyi ve insani doğayı överken; mesleği gereği her gittiği düğünün gelin ve damadını sanki dünyanın en özel çifti onlarmış gibi pohpohlayan bir düğün emekçisi ya da nikah memuru hissi yaratıyor. Her kuşu, her çiçeği, denizin günün her saatindeki her tür halini, güneşin ve ayın her doğuşunu ve her batışını dünyanın en güzel manzarasıymış gibi övmek öyle zor bir iş ki koskoca Yaşar Kemal'in tasvir repertuvarı bile yetersiz kalıyor. 

Gerçekten de her bal arısı renk renk ipilemek, mis gibi kokmak zorunda mıdır? Hayatı anlamlı kılan şeylerden biri de doğa korkusu, doğayla girilen mücadele, söz gelimi arı sokmasından sonra edilen küfür vs değil midir? Çirkinlikteki güzellik bu kadar kolay ihmal edilebilir mi, edilmeli mi? 

Benzer şekilde, Fırat Suyu'ndaki istisnasız bütün balıkçılar için "Buraların en iyi balıkçısı oydu," demeye getirmek neyin nesidir? Emek güzeldir evet ama, tam da bu yüzden beceriksiz bir balıkçının haybeye harcanan emeği de övülmeye değer değil midir? Beceriksizlik de insana dair bir detaydır, belki de en insani olanı; ne bileyim, dünyayı güzelleştiren şeylerden biri de komik beceriksizlik anları değil midir? Homeros destanlarında herkesin muhteşem savaşçılar olması gibi, bütün balıkçılar muhteşem olmak zorunda mıdır gerçekten? Yaşar Kemal'in dünyasında beceriksiz balıkçılara evrimsel olarak elenmek müstehak mıdır?

Bazen dünyalar tatlısı bir insan size kendi elleriyle yaptığı bir yiyeceği ikram ettiğinde ve hiç de güzel yapamamış olduğunda ne yaparız? O yiyecekten "emeğin lezzetini" alıp mest mi oluruz? Hayır, o yiyeceğin kötü olduğunu eşşek gibi biliriz (kendi kendimizi mitlerle kandırmayız), fakat emeğin kıymetini, yapana "Ellerine sağlık" demeyi, emekçinin gönlünü hoş tutmayı da biliriz. Hayat böyledir işte. Hangimizin saçını berbat kesen bir berberden sırf berber gariban bir insan olduğu için gıkını bile çıkaramadan teşekkür edip ayrıldığı, götüm gibi saç kesimiyle bir ay ortalıkta dolandığı olmamıştır ki? Hayat emekçinin iyi niyetiyle emeğinin niteliği arasındaki uyumsuzluk sayesinde daha da zenginleşmiyor mu?

İşte Yaşar Kemal'in bu tavrı ne yazık yeni bir Yaşar Kemal romanına başlarken ne okuyacağını önceden bilmek gibi bir dezavantajı beraberinde getiriyor. Bununla da kalmıyor, hayatın realitesiyle başka bir problemli ilişkiye işaret ediyor. Çocukları ne yaparsa yapsın öven, onlara kusursuz varlıklar gibi davranan, halının ortasına sıçsalar bile "Bak babası bak biz halıya ne kadar muhteşem sıçtık," diye övmek zorunda hisseden ebeveynler nasıl bomboş bir özgüvenle çıktığı yaşam sahnesinde gerçekliğin duvarına çarpan sorunlu çocuklar yetiştirerek o çocuklara en büyük kötülüğü yapıyorsa, emek ve emekçi dostlarının bu "mükemmel emekçi" tiplemelerinin de emekçiye faydadan çok zararı vardır sanıyorum.

Bu nedenden ötürü olacak, büyük umutlarla başladığım bu "ustalık eseri" bende yalnızca bir tekrar duygusu uyandırdı. Mimar Sinan'ın İstanbul'daki eserlerini gördükten sonra Edirne'ye Selimiye Camiine gidenler de bilirler bu hissi.

***

Bunun dışında beklediğim tadı alamamama sebep olan başka unsurlar da var.

1) Adadaki karşılaşma anının aşırı uzun tutulması gerçekten yorucu. "Vasili de kedi de acıkmıştı. Balığa çıktılar. Vasili balığın bol olduğu yeri çok iyi bilirdi. Üç tane kocaman balık tuttu. Birini kediye verdi. Topladığı kuru dallarla ateş yakıp ikisini de kendi pişirip yedi. Sabah kalktı. Vasili de kedi de acıkmıştı..." döngüsüne sanırım kırk-elli kez giriyor kitap. Kitabın ortalarında çok kez ara vermeme sebep oldu bu.

2) Yaşar Kemal'in Toroslar hakkındaki ansiklopedik bilgisi Yunan adalarının kültürü için geçerli değil. Bir kere 1920'lerde Yunanlar şöyle dursun, Anadolu'da bile çay içilmezdi (Kürtleri bilmiyorum, belki İran'dan o zamanlar da çay geliyordur.) Yunanlar, şimdi de çay içmezler. Bu nedenle her sabah kahvaltıda çay tasvirine biraz kuruldum. Ha keza Yunanları iyi tanımamanın en önemli nişanelerinden biri: Yunan halk dansı denince akla "sirtaki" gelmesi. Yunan'ı da beni de çıldırtan bir hatadır, Yaşar Kemal nasıl düşmüş bilemedim. "Sirtaki" kitapta yalnızca bir yerde geçiyor, ama o "bütün halk kültürlerine hakim Yaşar Kemal" imajına gözümde bir çentik atmaya yetti.

3 Eylül 2018 Pazartesi

Kızıla Boyalı Saçlar - Kostas Mourselas

İslamcı/muhafazakar personelin ağırlıklı olduğu bir iş yerinde çalışıyorum. Allah bir daha böylesini nasip etmesin, bir dönem öyle bir tanesiyle aynı odayı paylaşmak zorunda kaldım ki medrese eğitimi almış kadar oldum. Zira bu arkadaş alakalı alakasız her fırsatta Sahih-i Buhari'den bir hadis nakletmeyi başarıyordu. 

"Yahu endüstri 4.0 falan diyorlar, ne olacak bu işin sonu?"
"Eeee, peygamber efendimizin de bir hadis-i şerifte dediği gibi, ahir zamanda fitneler bir bir ortaya dökülecek ve..."

Belki kendi aralarındaki dost sohbetlerinde geçer akçe budur, bilmiyorum. Çünkü bu arkadaşa insanları İslam'a davet etmenin doğru yolunun böyle mütemadiyen alıntı yapmak olmadığını, aksine bunun insanı dinden imandan soğuttuğunu anlatamadık. Ya da huylu huyundan vazgeçemedi, bilmiyorum.

Ne ki bunun gösterdiği önemli bir hususu atlamamak gerekiyor: İnananlara göre bizzat Allah'ın sözü olan Kuran, belki bir şeri anayasa işlevi görüyor ama hayatın içinde aktüel olarak bulunan insan kendi gibi birinin kılavuzluğu olmadan eyleyemiyor. Böyle birinin varlığı, ilahi mesajın muğlaklığıyla baş edilemeyen durumlarda "O ne yaptıysa aynısını yapmak" gibi bir garanti sağlıyor. Hatta o bile yetmiyor ki şeyhlere, menkıbelere ihtiyaç duyuluyor. "Koskoca Bilmemkim Hazretleri bile şöyle yapmışken..." diye feyizler alınıyor. Hristiyanlıkta İncil zaten İsa'nın yapıp ettiklerini anlattığından o başlı başına bir kılavuzdur. Filmlerde çokça duyduğumuz gibi, "What would Jesus do?"

Doğum tarihi gün ve ay olarak belli olmayan roman türüne büyüklerin "Sen modern bireyler olduğunda doğdun," diye tarih verdiği ve dolayısıyla modern bireyin sorunlarıyla başa çıkmasında  romanın üst düzey rol üstlendiği zaten biliniyor. Şükürler olsun sanata ki güncel sorunlara güncel yanıtlar üretebiliyor, "endüstri 4.0" dediğinde "ahir zaman fitneleri" dışında söyleyecek sözün oluyor.

Her ciddi okurun böyle bir veya daha fazla kitabı vardır. Malum, "başucu kitabı" diye bir tabirimiz mevcut. Benimki uzun bir süredir Zorba. Tıpkı yukarıda andığım tebliğci arkadaş gibi fırsat buldukça Zorba'ya göndermeler yapmaktan beri durmam, ve baktığım her yerde onu görmemden olsa gerek, başka sanat eserlerini sık sık ona benzetirim. Sözgelimi, Mucizeler Dükkanı hakkındaki yazımda da bu "İncil'deki İsa gibi meseller vasıtasıyla yol göstermek" mevzuuna değinmiştim, çünkü gerçekten Pedro Arkanjo'da da bir "melez Zorba" görmüştüm.

Fakat Kızıla Boyalı Saçlar'da tespit ettiğim benzerlik öyle Organize İşler'deki Sean Connery benzetmesi gibi değil. Kızıla Boyalı Saçlar'daki Luis, Kazancakis'in Zorba'sıyla o kadar büyük benzerlikler içeriyor ki...

İkisi için de "kadın" dedin mi akan sular duruyor söz gelimi. İkisinin hayatında da müzik ayrılmaz bir parça: Zorba santur çalıyor, Luis gitar. Üstelik ikisi de devingen, yerinde duramayan, o işten başka işe girip çıkan, paraya pula kıymet vermeyen, özgürlüğüne fazlasıyla düşkün tipler. Bu yüzden ikisinin davranışları da modern akla pek uymuyor. Deli bu adamlar.

Image result for Kızıla Boyalı Saçlar - Kostas MourselasFakat burada bitmiyor, anlatım tekniği açısından da bir benzerlik var. Zorba'nın da, Luis'in de hikayeleri bir arkadaşlarının gözünden anlatılıyor. Bu tercih yapılırken bu tür karakterlerin maceralarının birincil ağızdan aktarımının okurda uyandıracağı olumsuz reaksiyon mu hesaba katılmıştır? Belki de. "Bakın ben ne kadar da özgür, hayatın keyfini nasıl da çıkaran biriyim," diye konuşan birini uzun süre dinlemeye kimse katlanamaz. İyi ama, sebep sadece bu olsa tanrı yazar perspektifinden de bir anlatı geliştirilebilirdi. Oysa bu da olmuyor. Kurmaca etkisini kırmak için olsa gerek, olaylar mutlaka olayın içinden bildiriliyor. Anlatıcının karakterine baktığımızdaysa bu açıklama da yeterli gelmiyor. Zira olay herhangi birinin, dikizci bir komşunun, meraklı bir çocuğun, eşin vesaire gözünden değil; hikayesi anlatılan "üstün insana" çok yakın, fakat onun gibi olamayan, olması beklenmeyen bir arkadaşın ağzından aktarılıyor. 

Tam olarak İncil stili değil mi? Peygamberi anlatan, yapabileceği en hayırlı iş peygamberin hayatını kayda geçirmek olan havari. Cüretkar Hristiyanlık yorumuyla modern zamanın İsa'sını arayan Kazancakis için bu anlaşılır bir teknik. Peki ya Sherlock Holmes'ü anlatan Watson, Gülün Adı'ndaki Adso? Galiba "ahir zaman peygamberi" figürlerini anlatma biçimi olarak İsa-havari ilişkisi çok faydalı bir model olmuş Batı edebiyatında. 

Ama burada önemli bir yol ayrımına varıyoruz. 

Sherlock Holmes ve Gülün Adı örnekleri tesadüf değil. Değil mi ki akıl çağında yaşıyoruz, çağın peygamberleri de eleştirel aklın zirvesindeki insanlar olacaktır kuşkusuz. Gülün Adı'ndaki Brunellus meselini kim unutabilir? Akıl öyle bir şeydir ki, yalnızca birkaç parametre kullanarak yaptığınız çıkarımlarla hayatınızda ilk defa gördüğünüz bir insanın az önce kaybolan Brunellus adındaki bir atı aradığını anlayabilir, üstelik atın yerini de biliyor olabilirsiniz. 

Bu akıl küpleri, tamamen teknik bir mesele olan akıl yürütme işini beceremediği için bocalayan modern bireylere düşünmeyi öğretirler. Aynı zamanda "Sen de Sherlock abin gibi akıllı ol da ODTÜ'leri, Boğaziçileri kazan" diye örnek gösterilmeye aday, Steve Jobs gibi, Elon Musk gibi, hayat hikayeleriyle ilham veren birer rol modeldirler.

Öte yandan Zorba ve Kızıla Boyalı Saçların'ın Luis'i ise daha Zerdüştvari peygamberler olarak bunların karşısına çıkarlar. Aklı değil, içsel coşkuyu merkeze alırlar. Dolayısıyla, moderniteyi "aklın nihayet cehalete baskın çıktığı" bir kurtuluş dönemi olarak görmezler. Bu nedenle zamanın ruhuna uygun "modern peygamberler" değil, kudurgan kavimlere kendi kendilerini helak etmek üzere oldukları uyarısını yapan (ve bu yüzden deli muamelesi gören) eski tip peygamberlerdendir onlar.

Buna delil olarak, Kızıla Boyalı Saçlar'da sadece adıyla bile her şeyi ayan beyan ortaya döken bir bölümü gösterebilirim: "Son Akşam Yemeği." Bu bölümde gerçekten de İsa'nın son akşam yemeği yeniden canlandırılır. Doğal olarak bir de Yahuda'sı vardır bu yemeğin: Lazaris. Kitabımızın İsa'sı olan Luis hakkında, bir yerlerde şöyle der Lazaris: "Hepimiz bazen Luis'in deliliklerine özendik ama mantık ve medeniyet bizi durdurdu" (italikler bana ait).

"Zorbacı" olduğumu, yani bu ikinci safta yer aldığımı söylemiştim. Fakat Kızıla Boyalı Saçlar'ı okurken düşündüm: Neden aynı saftaki bu iki peygamberle de Yunan edebiyatında karşılaştık?

Sanırım öncelikle "Küçük Asya Felaketi" (Kurtuluş Savaşı) yüzünden. Modern Yunan ulusunun "ortak aklının" ürünü olan Megali Idea'nın bozgunla sonuçlanması, Birinci Dünya Savaşı sonrası akla karşı Avrupa'da alıp başını yürüyen şüpheciliğin birkaç katı bir etki yapmış olsa gerek. Zira bu bozgun yalnızca hiç "hesapta" olmayan acılar getirmekle kalmadı, birkaç milyon Doğuluyu da mübadele ile Yunanistan'ın bağrına getirip bıraktı. Moderniteden habersiz bu kitlenin savaş sonrası Yunan mentalitesinin biçimlenmesinde oynadığı etkin rol (en basitinden rebetiko vasıtasıyla) sanırım Yunanlarda modern akıl harici bir kurtarıcı arayışını diri tuttu.

Bir diğer unsurun da (özellikle Kızıla Boyalı Saçlar'daki karakterler de göz önüne alındığında) Yunanistan Komünist Partisi'nin (KKE) sefaleti olduğunu anlamak güç değil. Gerici Ortodoksiye ve burjuvaziye karşı işçi sınıfının aklı olan KKE özellikle iç savaşta öyle büyük bir hayal kırıklığına dönüşüyor ki, Marksizm-Leninizmin şahsında aklın kurtarıcılığına olan inancın tabutuna son çivi çakılıyor. Aşağıda, geçtiğimiz günlerde twitter'da rastladığım listeyi görüyorsunuz. KKE'nin 1956'ya kadarki bütün genel sekreterleri partiden kovulmuş.



Şu ana dek bu kitaplardaki peygamberliği çok övdük. Fakat unutmamak gerekir ki -bilinen- bütün peygamberler erkektir. Cinsiyetleri ele alışları açısından Zorba'nın kötü, Kızıla Boyalı Saçlar'ınsa fecaat olduğunu belirtmek gerek.

Erkek yazarların elinden çıkan distopyalarda (Biz, 1984, Brazil vb.) alışıldık bir motif vardır: Kendi işinde gücünde, sıradan bir tip olan (erkek) baş karakterimizi devrimci bir kadın yoldan çıkarır ve olaylar gelişir. Problemlidir bu: Kadın aslında bir karakter değil, özgürlüğün ve devrimin ayartıcılığının metaforuna dönüşmüştür. İyi bir metafor olsa da, sonuçta yalnızca bir metafordur.

Ne var ki Zorba ve Kızıla Boyalı Saçlar bu soruna rahmet okutacak cinsten bir eril bakış içerir. Bu kitaplarda kahramanlar kadınlarla handiyse oyuncak gibi oynar. Kazancakis'te de verili erillik ve dişillik tanımlarının hiç sorunsallaştırılmadan birer metafor olarak kullanıldığını zaten biliyoruz: Erkek fallik güçtür, yaşam enerjisidir, kadın ise karar verici. Erkek tohumları saçar, kadın topraktır. 

Kızıla Boyalı Saçlar'da ise kadınlar daha da berbat bir durumda ele alınıyor, üstelik metafor vesaire de değil. Kadın sorunu alenen görünmüyor. Henüz ilk bölümün adı "Armağan", çünkü yabancı bir kadın adeta bir nesne gibi armağan ediliyor. "Al bunu, götür, kullan." Armağan edense peygamberimiz Luis! Yine bir başka örnekte, Luis anlatıcıyı bir geneleve götürür. Meğer Luis ona bir sürpriz yapmıştır: Anlatıcının vaktiyle arzuladığı komşu kızı geneleve düşmüştür. Anlatıcı kızla odaya girer, kız üzgündür, gözünden yaşlar süzülmektedir. Anlatıcı ise empati emaresi bile göstermez. Kadından faydalanır ve çekip gider. Sanki bu ve buna benzer şeyler alelade vakalarmış gibi, romanın sonlarına doğru anlatıcı bu hayatı neden tek bir kötülük bile yapmadan geçirdiğine hayıflanacak, Luis de ona bu yüzden kızıp duracaktır: "Azıcık kötülük yapsana!"

Erkek hikayelerinin destansı zenginliğine şaşmamalı. Dünya harikası dediğimiz anıtlar bütün o şaşaalarını nasıl binlerce kölenin canına borçluysa, birbirinden muhteşem saraylar nasıl köylülerin sırtındaki ağır vergilerle yapıldıysa, erkek peygamberlerin unutulmaz hatıratı da kadınların üzerinde öyle yükseliyor. 

Akıl almaz işlerin ortaya çıkması için aklın kabul etmediği acımasızlıklar gerekiyor. Ya da tam tersi: Akıl almaz işlerin arkasında aklın kabul etmediği acımasızlıklar yatıyor. Aklın egemenliğine bayrak açan Peygamberlerin erkek olması sebepsiz değil.

Feminist bir Zerdüşt hikayesi bilen var mı?

27 Ağustos 2018 Pazartesi

Şişhane'ye Yağmur Yağıyordu / Ayışığında "Çalışkur" - Haldun Taner

Diğer ülkeleri bilmem ama Türkiye'de "edebiyat aşığı" olmanın keskin mertebeleri vardır. Bir kısmı Ahmet Ümit, Elif Şafak, Zülfü gibi popüler çoksatarlardan medet umanlar sıfır noktasındadırlar ki yaşları çok küçük değilse bu seviyenin üstüne çıkabildikleri çok az görülür. Bunun bir üst seviyesi, edebi çoksatarcılıktır. Orhan Pamuk, Hasan Ali Toptaş, İhsan Oktay Anar'ı okuyup bunların popülere kıyasla edebi kıymetini takdir edebilme yeteneğine bu ilk basamakta rastlanır. Bunun ardından, bilindiği üzere, 18. ve 19. yüzyıl klasiklerini okumak gelir. Bu mertebede edebiyat aşkının yuvası tuğla kitaplarla örülür. Yerli/yabancı modern klasikleri de hatmetmenin ardından gelen bir sonraki aşamaysa yerli veya çeviri fark etmez, öyle pek çok kişinin bilmediği çağdaş kalitenin peşine düşmektir. "Ben Şule Gürbüz'ü bu kadar popülerleşmeden çok önce okudum," havaları bir başkadır. Gospodinov, Akunin, Lispector gibi isimleri ağızda yuvarlamanın tadına doyum olmaz. Çoğu kişi bunun daha ötesi olamaz sanıyor olabilir. Fakat vardır: Türk edebiyatından bir "usta" seçmek. Elbette Tanpınar, Karasu, Atay ya da Leyla Erbil, Sevim Burak, Tomris Uyar gibi "ana"ları, "baba"ları kast etmiyorum (o yerli/yabancı modern klasikler mertebesinin makamlarından biriydi zaten). Daha kesif bir sahaf kokusunun hakim olduğu, adı hep dillerde olup da ama bibliyografisi yekten söylenemeyen yazarları mevzubahis alıyorum. "Efendim ben Türkçe'nin lezzetini Sami Paşazade Sezai'de buldum," ya da "Şu sıralar Mahmut Şevket Esendal'ı yeniden okuyorum," demek gibisi var mıdır Allah aşkına?

Image result for Şişhane'ye Yağmur Yağıyordu / Ayışığında Çalışkur Haldun Taner
İşte bu isimlerden biri de Haldun Taner'dir diyebiliriz. Mutlaka ama mutlaka okunması gereken biri değildir ya onun eserleri hep başucumuzda, bir adımlık mesafemizdedir - esasen oyun yazarı olduğu için olsa gerek. Kendisinin bir-iki öyküsünü daha önceden okumuşluğum vardı. Dilinden işlenmiş bir hafiflik, usta bir aşçının baharat kullanımı gibi tutamı iyi ayarlanmış bir ironi tadı almıştım. Sahafta da görünce almakta tereddüt etmedim bu ikisi bir arada kitabı. Neticede ben de "en üst mertebe edebiyat aşığı" imajımı cilalama ihtiyacı duymuyor muydum?

Yazarın erken dönemlerinde verdiği bu iki ayrı eseri ayrı ayrı ele almak gerek. Bu hatta bir zorunluluk. 

Çünkü "Şişhane'ye Yağmur Yağıyordu" kitabındaki öykülerin, dilin hafifliği ve lezzeti bir yana ciddi ölçüde içerik yoksunu olduğu söylenebilir. Kitaba adını veren öykünün sinematik yapısı ve Konçinalar'ın biraz oulipo'ya göz kırpan muzipliği müstesna, diğer öyküler bir pazar kahvaltısı sonrası çay içerken okunan "keyifli" gazete yazılarından hallice denebilir. Bir kısmı yazarın bizzat kendi anıları, bir kısmı Rus edebiyatını hatırlatan itilmiş ya da aklını kaçırmış stereotip karakterlerin öyküleri. Yazarın iki öyküde Alevilere hakaret ettiğini de unutmamak gerek.

Bu Alevilere hakaret mevzuunu biraz açalım. Çünkü "talihsiz" bir ifadeden fazlası var burada. "Güner Ümit sendromunun" tarihsel kökenini rahatlıkla tespit ediyorsunuz mesela. Ve bu sendromun hakaretle sınırlı kalmadığını da sezebiliyorsunuz. Nedir Güner Ümit sendromu? Sünniliğin tarihsel Alevi nefreti değil, 20. yüzyıl moderninin kırsallığı sapıklıkla birlikte okuyan bir tür oryantalizmdir. Kürt sorunu tartışmasını eşeğe tecavüz yakıştırmasıyla haklı çıkarmaya çalışan "modern Türk"ün (Afrikalıların köleliğini onların zaten insan olmayışıyla açıklayanlar gibi) refleksi de aynı sendromdan ileri gelir. Bu modern düşüncenin edebiyatı bir uçtan öbür uca kentlidir: Kentten yazar ve kentliye yazar. Tam da 20. yüzyılın ilk yarısında yaşayanlara (ve yıl 2018 olduğunda bile kafası o zamanda kalanlara) has bir yanılgının içinde, kentin kırı bir şekilde düze çıkaracağına ya da kırın ne de olsa tarihsel gelişim içerisinde ortadan kalkacağına olan inançla paralel seyreden, bu nedenle kırla alışverişini tek yönlü kuran ve kır hakkında atışın serbest olduğu pervasızlığıyla hareket eden bir bakış açısıdır bu. 

Ve tam da bugün dinsizlere, deistlere, laiklere vb. ağzına geleni söyleyen, bunun ne de olsa hakkı olduğunu düşünen ve Allah'ın izniyle laik mentalitenin bir şekilde ortadan kalkacağına dair boş inanç besleyen islamofaşist bakış açısının aynadaki yansımasıdır.

İşte "bu sendromun hakaretle sınırlı kalmayışı" ile kastımı da bu vesileyle açayım. "Kültürel iktidar kimde?" vb. tartışmaların alıp yürüdüğü şu son 16 yılda AKP tipi yazarların yazacak ne bulduğu meselesi gerçekten kafamı kurcalıyor. İsraf olmasın diye kitaplarına, dergilerine para da vermediğimden bu muamma içimde gittikçe büyüyor. Fakat inanın bana, işte bu Haldun Taner kitabı sayesinde bu merakım dinmiş oldu, ne de olsa aynadaki yansıma. Kendi görüşünün üstelik güçlü ve kalıcı bir biçimde iktidarı elinde tutmasının verdiği siyasetten feragat etme lüksü. 

Bu lüks sarhoşluğu içerisinde hafiften dedikoduya çalan anılar, portreler yazmak hadi neyse de, yazarın bilhassa "Atatürk Galatasaray'da" adlı anı/öyküsü gerçekten saç baş yoldurur nitelikte. Öyle bir körlük ki Atatürk'ün yanındaki (tıpkı bugün Erdoğan'ın yanındakiler gibi) aşırı aşırı niteliksiz, hani anaakım siyaset için bile utanç verici derecede niteliksiz insanlar (ki Haldun Taner onları "mideci dalkavuklar" olarak tanımlıyor) için şöyle yazabiliyor Haldun Taner: 

"Bana kalırsa, Atatürk, hiçbir zaman onların oyunlarına kanmış değildi. Bence, onlara bile bile yüz vermesinin sebebi... sadece biraz gülüp eğlenmek ihtiyacından ileri geliyordu. Zira dünyada hiçbir şey, karşısındakini kandırdığını sanan bir budalanın sevinci kadar komik değildir."

Rehavete bakar mısınız? Atatürk'ün etrafı mideci dalkavuklarla doluymuş çünkü meğer Atatürk biraz eğlenmek istiyormuş. Ne aydın tavır ya rab, ne berrak zihin! Gel de bu dehanın karşısında Alevileri aşağılık bulma... Aynı öyküde bahsi geçen Atatürk'ün söndürmeden bıraktığı sigarasını içme yarışına giren sevimli öğretmenlere de ayrı bir paragraf yazılırdı ya neyse...

Demek ki islamcı tayfa da böyle şeyler karalıyor olsa gerek, bizim mahalledeki bilmemne abi çok alem adamdırlar, Gaziantep ne güzel şehir, yemeği nefis, insanı yiğittirler, biraz da Reis sevdası, rabialar falan...

***

Gelgelelim, Ayışığında "Çalışkur" ise oldukça hoş bir uzun öykü. Teknik olarak oldukça başarılı bir kere. Eleştirel bir toplumcu öykü, öyküye gelen (tabii ki kurmaca) tepkiler ve bu tepkiler neticesinde revizyondan geçen, uyumlu metnin orijinal metinle mukayeseli okuması. Bu iki eseri verdiği yıllar arasında Haldun Taner'in başına ne gelmiş bilmiyorum. Ama tam da ilk kitapta düştüğü hatanın tam tersini, yani bir edebiyatçının -bence- yapması gerekeni yapıyor bu öyküde Taner: Satirle didaktizmin ustaca bir dengesini kurarak çoklu hakikat içerisinden "doğru hakikati" seçiyor. Evet, topluma bakarsan iyi işçi de vardır kötü işçi de, hatta aynı işçinin iyi veya kötü olduğu anlar da sürekli değişir. Önemli olan, eğer işçinin ve toplumun iyiliği isteniyorsa, yani "sol" bir edebiyat yapmak isteniyorsa, işçinin bireysel değil toplumsal bir özne olarak neliğini edebiyata yansıtabilmektir, söz gelimi. İşte bunu ustalıkla başarmış bu öyküde Haldun Taner.

Puan: Biri iyi biri kötü iki kitaptan oluşan bu kitaba puan vermek enteresan olacak. Bölelim.

Mucizeler Dükkanı - Jorge Amado

Başlığı girerken kitaba dair çok açıklayıcı bir hata yaptım: Az kalsın "Mucizeler Dükkanı - Pedro Arkanjo" yazıyordum. 

Böyle olur. Bazı roman kahramanları yazarının önüne geçer. Öyle ki yazarın rolü sanki ruh çağırma seansında bedenini araçsallaştıran medyumunkiyle aynıdır: Aslolan ölüler aleminden geri dönen misafirin onu çağıran sevdiklerine (karakterin okura) ileteceği mesajdır, "medyum" (adı üstünde) bu mesajın taşıyıcısı olan bir aletten ibarettir. O olmazsa bir başkası da pekala aynı işlevi görebilir, yeter ki "doğru çalışsın."

Image result for Mucizeler Dükkanı Jorge Amado satın alEdebiyatta aradaki fark çağrılan bu ruhun hapsedildiği alemin bu kez "öte dünya" değil "zihinsel dünya" olmasıdır. Bu nedenle sırf aile bağı gibi nedenlerle çağrılan alelade ruhlara benzemez o, aksine insanlığın ortak belleğinden fışkırır. Günahları, sevapları, yer aldığı kurmacaya müdahaleleriyle belirli bir (etik/manevi/felsefi) anlama bürünür, İncil'deki İsa gibi, meseller vasıtasıyla okura yol gösterir. Ve yine tamamen zihinsel bir varlık olduğu için farklı zihinlerde bambaşka bedenlerde, bambaşka zaman ve coğrafyalardadır vücut bulur  o aynı karakter, tıpa tıp aynı ruh olsa bile. Bu açıdan en güzel örnek sanırım belirli kişi kültlerinin anonim eserler vasıtasıyla kolektif olarak yaratılmasıdır fakat bu konuya hiç girmeyip modern edebiyattan örnek verelim. Örneğin Pal Sokağı Çocukları'ndan Nemeçek'in sızısı insanın yüreğinden hiç geçmez fakat yazarını zihnimi zorlasam da hatırlayamam. Madde 22'nin Yossarian'ını bilirim ama yazarı için google'a danışmak zorunda kalırım. Gibi.

İlk bakışta, Mucizeler Dükkanı için de benzer bir şey söylememek güç (bu "ilk bakışta"ya en sonda değineceğiz). Kitabın çok sayıda kahramanı (ve bir anti-kahramanı) olsa da bütün anlatı baş karakter olan Pedro Arkanjo üzerine kurulduğu için ister istemez yazarın gölgelendiği bir metin ortaya çıkıyor. Brezilya'nın Bahia bölgesinde siyahi ve melezlerin kültürel zenginliğini, bu kültürün devlette yerleşik ırkçılığa karşı ayakta kalma mücadelesi içerisinde tanıtan bu harika kitapta Pedro Arkanjo'nun parıldamasının özel bir sebebi var. söz konusu yerleşik ırkçılık ile melez kültür arasındaki mücadele iki cephede, yani entelektüel ve materyal zeminlerde aynı anda yürüyor ve Pedro Arkanjo bu iki alanda da -biraz muzır bir ifade olacak ama- "ön açıyor."

Entelektüel zeminde ırkçılığın "bilimsel" dayanaklarına (beyaz adamın üstünlüğünü, siyahların suça ve akıl hastalığına yatkınlığını vesaire gösteren, kerameti kendinden menkul çalışmalar) karşı yazdığı kitaplar vasıtasıyla mücadele yürüten Pedro Arkanjo; "ırklar karışmasın" diye yaygara koparan ırkçı yapıya karşı da çükünü ezilen halkın kalaşnikofuna dönüştürüyor ve vuruyor ha vuruyor. Bu ifade biraz hoyrat kaçtı ama yerine de oturdu, kusura bakılmasın. Zira romanda gerçekten de bir cinsiyet problemi var. Çoğalma metaforu olarak en kolay yolu seçmiş yazar: Sperm saçmak. Evet bu gerçekten de çok verimli bir metafor, doğurgan kadın bedeninin toprak olarak okunması, ona tohum saçmak, böylece bir aşk ilişkisinin kolonyal bir ilişki olarak da okunmasına imkan tanıyorsunuz falan filan, fakat "en kolay", "en verimli" olanın "eril" olmasındaki probleme gözlerini yummak da yazarın ne Marksist ve anti-kolonyal görüşleriyle başdaşıyor, ne de büyülü gerçekçiliğin imkanları ortadayken mazur görülebiliyor.

Image result for jorge amado
Jorge Amado
Bu büyük falsoyu bir yana bırakırsak kitabın en beğendiğim yanı kahraman ve anti kahramanı birlikte sunan yapısı. Kitapta bir meşhur Pedro Arkanjo var, bir de Fausta Pena. Pedro Arkanjo'nun ölümünden sonra yeniden keşfedilişini borçlu olduğumuz ABD'li profesörün ufak bir işini yaptırdığı, bu arada aşığı güzeller güzeli melez Ana Mercedes'i de elinden aldığı Fausta Pena, aynı zamanda şöhret olabilmek (ya da "hak ettiği yeri bulabilmek") için kültür endüstrisinin çarkları içerisinde ezilip duran bir amatör yazar. Acaba bu "Faust" ruhunu hangi şeytana satmış olabilir? 

Aslında, daha önceki blog yazılarımda da papağan gibi tekrarladığım ve tekrarlamaya da devam edeceğim gibi, baş kahramanı bir yazar olan ya da "dil üzerine bir roman", "kendini arayan bir roman" vesaire diye göklere çıkarılan, edebiyatın kendi içine kapanışını -ki açık bir biçimde kötüye işaret değil midir- simgeleyen romanlardan oldum olası hazzetmem. Fakat bu yola girip hakkını veren romanlardan biri Mucizeler Dükkanı. Kahraman ve anti-kahramanın mukayesesinden çıkan sonuç, yazıya değerini, kutsiyetini veren şeyin öncelikle onun niyeti oluşu. Yazmak bir eylem biçimidir, bu anlamda söz gelimi sömürge karşıtı bir yazıya kalkışıyorsanız eğer, yalnızca sömürgeciye sıkılacak kurşundan daha etkili bir yazı yazılmaya değerdir. Bir yazara şöhreti getiren de işte sıktığı bu entelektüel kurşunun isabetliliğiyle ölçüdür, yazarın amacı ancak ve ancak kitap dağlarının gerillası, yazının Che Guevara'sı olmaktır. Ne kadar çok somut zafer, o kadar şan ve onur. 

Fakat kültür endüstrisi (işte Faust'un Mefisto'su) her şey gibi bu basit denklemi de ters yüz etmeyi başarmıştır: yazar artık yazıdan önce gelmektedir, yazar da bir "star"dır artık ve bu "star"dan yayılan ışık yazının içeriğini de önemsiz kılar. Değil mi ki o yazı o yazara aittir, öyleyse kıymetlidir. İşte Fausta Pena da "o" yazar olmak için çırpınmakta ve çırpındıkça batmaktadır.

Dolayısıyla bir edebiyatçı olarak Amado, çağdaşı olduğu, ucuz edebiyatları ve berbat ilişki ağları içerisinde (Fausto Pena'nınki gibi bok ve sidik kıymetinde işler yapan, bir gazete haberi için yatağa giren, al gülüm ver gülüm birbirini öven) sürünen yazarların suratına Pedro Arkanjo'yu fırlatmıştır: Irkçı profesörlerin hakimiyetindeki akademiye karşı akademinin ne içinden ne de dışından, çeperinden (tıp fakültesinde odacılık yaparak) savaş açar Pedro Arkanjo. Ne o dünyaya aittir ne de tamamen dışında, ona alternatiftir. Onu sıkıştırmak, onunla yüzleşmek üzere hep oradadır fakat ondan hiçbir lütuf talep etmez. Yalnızca üretir.

Şeytan dedik, kültür endüstrisi boş durur mu? Elbette Pedro Arkanjo'nun önlenemeyen yükselişi için bir B planı olacaktır. Gazeteler, akademi vesaire vasıtasıyla; halkın Pedro Arkanjo'suna çok benzeyen fakat revize edilmiş, makaslanmış, yepyeni elbiseler giydirilmiş, sistemle uyumlu, reklam kahramanı olmaya müsait bir başka Arkanjo yaratılır. Bu böyledir, böyle olacaktır. Arkanjo'nun sisteme ne içeriden, ne de dışarıdan, çeperden saldırdığını söyledik, kültür endüstrisinin çeperden karşısaldırı da budur işte. Kredi kartı reklamında Imagine çalar, Yapı Kredi Yayınları Nazım Hikmet kitaplarını gururla sunar. İşte yazı, bunun da mücadele alanıdır: yalana karşı gerçeği, fakat halkın gerçeğini (bu gerçeğin içine ne kadar mitos karışmış olursa olsun -ki hatta karışması daha da iyi mi ne?) yazmak. 

Fakat yazmak mı sadece?

Hayır. Yazının başında Mucizeler Dükkanı'nın ilk bakışta kahramanıyla müsemma göründüğünü söylemiştik. Kültür endüstrisi adı üstünde bir endüstridir, içerik üretimiyle sınırlı bir sistem değildir o. Diğer sanayi kolları gibi, üretim-dağıtım-tüketim döngüsünden oluşur ve belki de dağıtımın üretimden daha önemli olduğu bir alandır. Kitabın adının önemi de burada ortaya çıkıyor: Kitaplar Pedro Arkanjo'nun eseri olsa da o kitaplar basılsın diye, ulaşabileceği her yere ulaşsın diye canını dişine takan Lidio Corro'dur. Mucizeler Dükkanı'nın sahibi, Arkanjo'nun can dostu Lidio Corro. Geç de olsa itibar gören, hak ettiği star mertebesini edinen Pedro Arkanjo'nun yanında adı asla anılmayan, görünmeyen emeğin değerini bilen birileri, yani yazarımız Amado, kayda geçirmese adı unutulacak olan Lidio Corro. Ya üretim malzemesinin tedarikçileri? Arkanjo'nun (ve tabii Amado'nun) kayda geçirdiği o kültürün, hikayelerin esas yaratıcıları yani? Ya da ona ek kaynak sağlayan, teşvik eden halkçı profesörler?

İşte kültür endüstrisine karşı sanatsal üretim budur: Kapakta bir kişinin adı dahi yazsa kolektiftir o. Gücünü halktan alır, halkı anlatır, halkı güçlendirir.

27 Temmuz 2018 Cuma

Bir Kırık Segah - Kamil Erdem

Image result for bir kırık segahUzun bir süredir klasiklerden, modern klasiklerden, "usta kalemler"den vazgeçmiş durumda Türkçe edebiyatta bir tür tarama yapıyorum. Yeni çıkanları, gençleri, eskilerden olup da unutulmuşları okumaya çalışıyorum. Halen yeterli miktarda okuma yaptığımı iddia edebilecek değilsem de genel olarak vardığım kanı, şöhret hakkındaki en basit yargıyı haklı çıkarıyor: Bir yazarın meşhur olması mutlaka iyi olduğu anlamına gelmiyor, ama iyiler mutlaka meşhur oluyor. Hakikaten iyi olup da dikkat çekmemiş isim yok. Bu "meşhur olmayanlar" okumalarım bana hiçbir yazarı kazandırmadı açıkçası. Fakat biri tavsiye üzerine olmak üzere iki adet "henüz meşhur olmamış" isimle tanıştım. Biri Ferat Emen, diğeri Kamil Erdem. Yalnızca ikişer kitapları olan bu iki yazarın dilleri, dertleri, dünyaları apayrı olsa da bu dil-dert-dünya üçgenini müthiş bir başarıyla kuruyorlar. Bana uzun zaman sonra bir yazar için "Keşke yeni kitabı çıksa..." dedirtiyorlar.

Kamil Erdem'in ilk kitabı olan "Şu Yağmur Bir Yağsa" hakkındaki eleştirimde karakterlerin pasifliğine, dolayısıyla bu olaysızlığın "umut"la değil "yağmur duası"yla sonuçlanmasına dikkat çekmiştim. Bu olaysız gerçekliğin imkansızlığı nedeniyle oluşan gedikleriyse hikayelerle doldurduğunu ileri sürmüştüm. Çekingen, sancılara çakılı ruh hallerini anlatan bir kitaptı "Şu Yağmur Bir Yağsa." Bireylerin yapayalnızlığının hüzünlü bir içerik ve lirik üslupla birleşmesinden, hadi depresip demeyelim ama, melankolik bir sonuç çıkıyordu.

Bir Kırık Segah'ta ise hem şaşırtıcı, hem de hiç şaşırtıcı olmayan bir sapma görüyoruz. Tâli, stabilize bir yolda usul usul ilerledikten sonra nihayet asfalta çıkmayı başarmış gibi, yazarın olgunlaşma istikametinden şaşmayan bir zemin değişikliği demek daha doğru belki de (Olgunlaşmanın da yaşı yoktur muhakkak).

Ya da şöyle diyelim, ilk kitap, bir bekar evinde dolapta kalan malzemelerle yapılmış bir yemekti, evet nefisti, çünkü aşçının elleri ve damağı bu işte mahirdi, "Ama," diyordu sofraya yapayalnız oturan baş kişi "ah yanında bir de şu olsaydı." Şimdiyse misafir gelmiş, ev şenlenmiş, yemekte malzeme belki yine eksik ama fark eden yok, sohbet ayrı bir lezzet katmış. Çünkü karakterlerimiz artık çok da yalnız değil. Hatta hayatın zorluklarına karşı onları yerleşik dostlukları ayakta tutuyor.

Bir Kırık Segâh'taki hemen hemen bütün öyküler "kayıpları" ele alıyor. İş kaybı başta olmak üzere sağlık kaybının, sevgiyle bağlanılmış bir nesnenin kaybının, dost kaybının, baba kaybının, para kaybının, hatta can kaybının öykülerini yazıyor. Bu yüzden "Ne olacak?" gibi bir soru bu öykülerin muhatabı değil. Onun öykülerinde "kötü karakter" yok, kişiler arası çatışma yok. Kötülük bireylerden ziyade, hâllerin (düzenin) kendisinde. Anlatılan öyküler de işte bu hâllerin ve bu hâllerle boğuşan kişilerin "ne olduğu" sorusuna cevap veriyor, şiirsel bir üslupla yazılmış psikolojik tasvirlerden oluşuyor. "Kayıp öyküleri" teması epey riskli bir tema aslında. En beyaz Türklerin bile arabeski (cover'lar vasıtasıyla kendi dünyasından tınılarla buluşturarak da olsa) canıgönülden sahiplendiği bir dönemde yaşıyoruz. Allanıp pullanmış bir yenilmişlik psikolojisini rafine bir haz unsuruna çevirebilen tuhaf bir toplumsal haletiruhiye içerisindeyiz. Buna paralel olarak "tutunamayan" olmayı, "sevdiğim kadınlar hep gittiler..." ağlamalarını umutlu şeylerden bahsedilmesine yeğ tutan bir popüler edebiyat dergiciliği de oluşmuş durumda. Ne mutlu ki Kamil Erdem, bu riskin üstesinden ustalıkla geliyor. Felç geçirenin ayağa kalkışını, fabrikası kapatılan işçinin veya sürülen öğretmenin dayanışma sevincini, böcekli malını pazara götüren çiftçinin her şeye rağmen umudunu anlatıyor bu kez.

İşte tam bu nedenle, bu ikinci kitabında sokağa taşan, komşu evleri sarsan arabesk feryat figanlar yok (bangır bangır Ferdi çalmıyor evde), aksine geçmişi geleceğe bağlayan, kırık bir segâh içeri sızıyor.

18 Şubat 2018 Pazar

Türk Edebiyatındaki Anadolu - Demirtaş Ceyhun

Miladı nedir bilmiyorum, muhtemelen Anayurt Oteli'nin basımı ya da filminin vizyona girişidir diye düşünüyorum, belki sonrasında küllenen bu konuyu Mayıs Sıkıntısı harlamış da olabilir. Ama bir "aydın - taşra gerilimi" tartışmasıdır ki aklım sanat sepete ermeye başladı başlayalı döner. Bu sayededir ki Türkiye'de sanatçısı, sosyoloğu vb. asla konusu sıkıntısı çekmez, "Hele bir deniz havası alıp da geleyim," dercesine "taşraya bakar" (malum, insan olduğu yere bakamaz, baktığı yerle arasındaki mesafeyi kabul eder). Enteresandır ki çiğne çiğne bitmeyen bu sakız müthiş de verimli bir topraktır: Nuri Bilge'nin son iki filmini bu bağlama oturtması ve bunların filmografisinin en iyileri olması tesadüf olmasa gerek. Veya Hasan Ali Toptaş'ın yine aynı dil yeteneğiyle fakat bu kez İstanbul hikayeleri yazdığını düşünelim, acaba ne derece başarılı olurdu? Taşranın bu açından pornografik olduğunu da düşünebiliriz. Kentli alıcı, taşra realitesiyle haşır neşir olmaktansa kendi fantezilerine uygun taşra estetizasyonlarıyla (velev ki düğün sahnesinde Alevi deyişiyle göbek atılan Mustang örneğindeki gibi öyle bir taşra gerçekte var olmasın) kendi kendini tatmin etmeyi sever.

İşte Demirtaş Ceyhun'un bu kitabı bu aydın-taşra meselesine (ne yazık ki kapsamı 80 öncesiyle sınırlı olsa da) materyalist diyebileceğim bir yöntemle yaklaşıyor. İki açıdan materyalist: Öncelikle aydınları, ideolojilerinden bağımsız olarak, etiyle kemiğiyle somut insan halleriyle ele alıyor ve taşrayı yansıtma biçimlerini, taşrayla tanışmalarının vuku bulduğu zaman/mekan üzerinden açıklıyor. Ve bu yöntem sayesinde solcu aydınların taşra(lı)yı hapishanelerde, Kemalist aydının askerde (elbette emir eri olarak), devletin gözünden düşen/merkezden dışlanan (Refik Halid Karay gibi) bir kısmının ise sürgünde tanıdığını ve bu özgün tanışma hallerinin bu kişilerin eserlerine de yansıdığını iddia ediyor. Örneğin solcu aydınların hapishanede toprak kavgası nedeniyle yatan köylülerle çok sık karşılaşmaları üzerinden, bu toprak (aslında tarla sınırı) kavgalarını Anadolu'da feodalite varmış gibi (Ceyhun'a göre yoktur) algılamalarının birincil sebeplerinden sayıyor. Ha keza, Refik Halid'in öykülerindeki kadın portresini de yazarın sürgündeki cinsel problemlerine bağlıyor. Yakup Kadri'nin Yaban'ına getirdiği, Kemalist subayların idaresindeki askerlik bitip de emir-komuta zincirinden çıktıktan sonra o eski (yani "itaatkar") kimliğinden sıyrılan taşralının gerçek halinin Kemalist aydında yarattığı hayal kırıklığını açıklama biçimi özellikle enteresan.

İki açıdan materyalist demiştim, ilki aydının somut durumuydu. İkincisiyse Ceyhun'un eserlerden beklediği taşranın somut durumuna sadakat. Fakat bu kısımda ne yazık ki kendi ideolojik tuzağına düşüyor Ceyhun. Osmanlı'da toprak mülkiyetinin hanedana ait olması ve Batı tarihindeki anlamda bir feodalite olmaması gerçeğine "Anadolu'da tarımı Hristiyanların, hayvancılığıysa Müslümanların yaptığı" yönündeki şahsi yorumunu (tabii yazar buna "benim kendi yorumum" demiyor, bu iddiayı da gerçek sanıyor) ekliyor. Bu konudaki açıklamasıysa evlerden ırak: Yazara göre Anadolu'da Müslümanlar hayvancılıkla uğraşıyor, çünkü Türkler Orta Asya'dan beri tarihsel olarak göçebe. Kitap 1996 basım, devlet en üst merciden "Kürt realitesini tanıyoruz" diyeli üç sene geçmiş. Yazar -ki kendisi bir sosyalist- Kürtleri gerçekten de "Dağ Türkleri" sanıyor olabilir mi? Lazların, Arapların varlığından habersiz olabilir mi? Kaldı ki Anadolu'daki "Türklerin" ciddi bir kısmının İslamlaşmış Hristiyan olduğunu nasıl göz ardı eder? Hristiyanlar Türkleşirken tarihsel birikimlerini de buna uygun olarak yeniden mi biçimlendirdiler acaba yazara göre? İşte bu noktada yazarın kendi somut durumuna ilişkin paradoksu ortaya çıkıyor: Somut Anadolu'yu arayan yazarın kendisi de Anadolu gerçeğini kendi ideolojik koşullanmaları doğrultusunda çarpık algılıyor.