düşünce tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
düşünce tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Haziran 2020 Cuma

Tuncay Birkan - Dünya ile Devlet Arasında Türk Muharriri 1930-1960

Dünya ile Devlet Arasında Türk Muharriri , Tuncay Birkan - Fiyatı ...
Türkiye'de hep söylendiği gibi bir "aydın sorunu" var mı bilemem ama bir "aydın sorunu tartışması sorunu" olduğu muhakkak. Bu tartışmalara göre adına "aydın" denen, halkı kurtaracak süper güçlere sahip olduğu varsayılan bir süper kahramanlar sınıfı var, fakat nedense bu süper güçlerini kullanamıyorlar ya da yanlış kullanıyorlar. Bu tartışmayı açacak kapasiteye sahip olduklarına göre kendilerini de bu aydın sınıfının içinde sayan kişilerin neden kolları sıvayıp yapılması gerekeni kendileri yapmaktansa TV'de maç izlerken teknik direktöre akıl veren taraftar gibi faal aydınlara sürekli yaptıklarının yanlış olduğunu söylemekle yetinmeleri iddialarına gölge düşürse de ateş olmayan yerden duman çıkmayacağı, bu kadar çok insanın fikir beyan ettiği bir tartışmanın gerekli olduğu da aşikar. Fakat tartışmayı yanlış kılan şeylerden biri de şu: Kimse akıl verdiği, yol gösterdiği, hatta kavga edip ölümünü ilan ettiği şu aydın denen kişinin ne yediğini, ne içtiğini, etiyle kemiğiyle neye benzediğini tanımlamaya tenezzül etmiyor; muhayyel olduğu ölçüde muğlak, köşeli ve hatta karikatürize bir "aydın" tiplemesini "analiz etmek" kolayına geliyor herkesin. Bu nedenle, bir "aydın sosyolojisi" yapılacaksa en azından materyalist metotlarla yapılması gerektiğini her fırsatta vurgulamak gerekiyor.
Dünya ile Devlet Arasında Türk Muharriri, eksikleri olsa da bu boşluğu büyük ölçüde dolduran iyi bir örnek. "Türk aydını"nın orijinine inip bugünü hazırlayan koşulları orada aramaktansa Deleuze referanslı olarak ortadan bir kesit almayı tercih eden kitapta, bu ülkede yazıyla geçinen (ya da "geçinemeyen" demek daha doğru sanki) insanların gerek kendi aralarında gerekse de devlet ve piyasa ile ilişkilenme biçimlerinin teferruatlı bir analizi mevcut. Öte yandan bu teferruat biraz ifrata kaçmış gibi de görünmüyor değil, kitabın (yazarlığın ekonomi politiğine dair son bölüm hariç) tematik bir tasnifi yok maalesef. Üç bölümün ilkinde Refik Halid Karay'ın Türkiye'ye dönüş serüvenini takip ederken (ki okumasının çok zevkli bir bölüm olduğunu teslim etmek gerekir) buradan tümevarımlar yaparak belirli sonuçlara ulaşmamız bekleniyor örneğin. Özellikle kitaba adını veren ikinci bölümde, (hiçbirini gereksiz bulmamakla beraber) kitapta yer alan alt başlıkların belirli araştırma sorularına cevap aramak için değil, eldeki malzemenin anlamlı bir tasnifi için yapıldığı izlenimini uyandırıyor. Yani sanki X yemeği yapmak için özel bir alışverişe çıkılmamış da, artık kilerde ne malzeme varsa onlarla yapılabilecek en güzel yemek yapılmış gibi. Bunun sebebi elbette yazarın profesyonel bir tarihçi değil, kendisinin de kabul ettiği gibi bir alaylı olması. Bu nedenle anlayışla karşılamamak mümkün değil. Fakat kitabı okuyan birçok insanın da "okuma işinin alaylısı" olduğu düşünülürse, onların rahatlıkla "Bu kitabın tezleri şudur, delilleri budur, çıkarılacak sonuçlar şunlardır" çıktılarını elde etmesine pek imkan veren bir kitap değil ne yazık ki elimizdeki. Meraklısı için müthiş detaylar barındırıyor, salt dipnotlarının zenginliği için bile okunmaya değer, fakat oldukça hacimli olan bu kitabı bitirdikten sonra "Demek ki devletin en güçlü olduğu zamanlarda bile aydınlar devletin arzu ettiği söylemleri üretmekten kaçınabilmişler" gibi önemli fakat sayıca az belli başlı çıkarımların dışında büyük ihtimalle kısa zaman içinde unutacağı bir isimler/olaylar bombardımanına [1] tutuluyor. Bu nedenle her "meraklı"nın merak ettiği konuda ek okumalar yaparak tamamlaması (ya da kendi araştırmasına [2] soyunması) için iyi bir başlangıç noktası olarak okudum ben bu kitabı, bütünlüklü bir "tarihsel sosyoloji" kitabından çok. 

Nihayetinde hakkını da teslim etmek gerekir ki, yazının başında bahsi geçen "muhayyel ve muğlak" aydın profillerinin karşısına epey (hem de epey) çok sayıda kanlı, canlı aydın tipini detaylarıyla gözler önüne sermesi bile başlı başına çok kıymetli bu kitabın. Bundan böyle aydın sorununa dair yazacak olanlara kerteriz alması için gösterebileceğimiz bir çalışma var elimizde.

[1] "Bombardıman" deyip geçmemek lazım, kitapta Nazım Hikmet'in özgürlüğü için düzenlenen imza kampanyasına hangi şaşırtıcı isimlerin katılıp kimlerin katılmadığı, Suat Derviş'in kimin vefatının ardından "Dünya Feminizminin Lideri Öldü" yazısı yazdığı gibi çok enteresan bilgiler içeriyor kitap.

[2] Kitap gerçekten de araştırma önerileri açısından çok güçlü: Türkiye'nin ilk "bulvar gazetesi" olarak Köroğlu'nun adını hiç duymamıştım örneğin. Birileri Köroğlu ile sözgelimi bugünkü Takvim'i kıyaslasa fena mı olurdu? Ya da "Yakup Kadri Edebiyatında Tiksinti İmgeleri" konulu araştırma önerisi, oldukça heyecan vericiydi. Peki ya Refik Halid'in Yezidin Kızı romanıyla "Avrupa'nın olmasa bile komşu Şark milletlerinin" ilgisini çekme arzusu ne derece gerçekleşmişti?

20 Aralık 2018 Perşembe

Türk Politik Kültüründe Romantizm - Hasan Aksakal

Hasan Aksakal'ın Alfa Yayınlarından çıkan (daha önce Kadim Yayınlarından çıkmış) Politik Romantizm ve Modernite Eleştirileri'nden sonra sıra başlıktaki kitaba gelmişti. Esasen "romantizm" konusunun yaratanının bile kaldıramayacağı kadar büyük bir kaya olduğu apaçık olmasına karşın, fikrin Osmanlı-Türkiye özelindeki soykütüğünün takibinin daha kolay yapılacağını düşünerek bu kitabı da okuma listeme eklemiştim.

Image result for Türk Politik Kültüründe Romantizm - Hasan Aksakal
Açık ve net ifade etmem gerekir ki eleştirilerim çok olsa da kitabı okuduğum için memnunum. Namık Kemal'den Orhan Koçak'ına varıncaya kadar memleketin düşünce dünyasındaki hemen hemen bütün portrelere dair söyleyecek sözü olan bir kitap bu. Bu iddiaya sahip olabilmesi de beklemediğim kadar yoğun bir okumanın üzerine kurulu olması. Kapağında söz gelimi "Türkiye'de İslamcılık" yazan fakat arka kapağını okuyunca "Türkiye'deki İslamcılığı 1980-84 yılları arasında Yozgat Sorgun'da çıkan Bayrak dergisi özelinde incelediği" anlaşılan haddinden fazla kolaycı akademik çalışmalara boğulmuş bir toplum olarak Hasan Aksakal'ın yaptığı titizlikte çalışmalara pek alışkın değiliz. Bu nedenle kitap her şeyden önce arkasındaki emekle takdiri hak ediyor.

Fakat öncelikle Hasan Aksakal'ın teorik çerçevesini anlamak pek kolay değil. Eğer sorun benim algılamamda değilse, belli bir romantizm tanımından hareket etmek yerine "romantik" olarak etiketlenebilecek bütün fikri akımların takibini yapıyor gibi görünüyor.

İkinci olarak, Aksakal politik romantizmi tartışmanın bir tarafı olarak görmekten ziyade bir tür mantık hatası (logical fallacy) olarak değerlendirme eğiliminde. Bu bağlamda romantizmle teorik bir hesaplaşmaya girmesi beklenirken bunu yapmıyor. Daha doğrusu "kolay lokma" olan Türk sağını sağlı sollu kroşelerle bayıltırken Rousseau vb. kurucu babalarla uğraşmak şöyle dursun, iş Osmanlı'da ve Türkiye'de romantik politik düşüncenin teveccüh görme sebeplerine geldiğinde bile ya kaçak güreşiyor, nötr bir tarihsel anlatıma yönelmeyi tercih ediyor. Böylece romantizmin yargısız infazına karar vererek kitabın henüz başlarında Türk düşüncesini romantizme götüren sorunları tartışmaya başlıyor. 

Bu iki sorun çerçevesinden bakıldığında okur en azından muyakeseli bir yaklaşım bekliyor: Yazarın önerdiği - ya da en azından rasyonalizmle malul olmadığını düşündüğü - bir fikir akımı/insanı var mı? Prens Sabahaddin çizgisi mesela? Niçin adı kitapta bir kez olsun geçmiyor? Veya Nazım Hikmet - Attila İlhan - Kemal Tahir - Yaşar Kemal gibi isimler romantizm şemsiyesi altında ele alınırken "romantik olmayan sol"a dair tek kelam edilmiyor.

Bu konudaki ısrarım şu yüzden: Eğer Türkiye gibi bir ülkeden modernleşme sürecinin başlamasından bu yana romantizmle lekelenmemiş dişe dokunur bir düşünür bile çıkmıyorsa bunu bir sorun olarak algılamaktan ziyada kabul edilmesi gereken bir vakıa olarak ele almak gerekir diye düşünüyorum. Aksi takdirde, aslında lokal ve temporal (Batı Avrupa modernitesi) bir düşünce biçimini evrenselleştirmeye çalışarak Ceza'nın "Türkiye'de rap müzik beyazların elinde" söylemine benzer bir sorun tespitine yöneliyor olabiliriz. Daha net ifade edersem, romantizm-dışı düşünceler Türkiye'de kök salacak (sosyal veya düşünsel) toprak bulamamışsa ve bulamıyorsa, belki de Türkiye bağlamında gerçekten de yalnızca romantik (ya da romantizmi araçsallaştırmış) ideolojilerin işlevsel olduğu söylenemez mi? Belki de bu irrasyonel ideolojiler gayet rasyonel bir tespitle yola çıkıyorlardır, denemez mi?

Zaten Aksakal'ın da dikkat çektiği harcıalem "geç modernleşme" olgusu bunun işareti değil mi? Tepkisel irrasyonalitenin kendini aydın-toplum çevrimi içerisinde yeniden üretiminin bu durumun yol açtığı bir hastalık olduğu bir gerçek. Fakat bu hastalıkla mücadele için romantizmin araçsal kullanımı (bağımlılık tedavisinde hastaya dozunu azaltarak madde verilmeye devam edilmesi gibi) mecburiyetini de bir "sorun" olarak ortaya koymak toptancı bir yaklaşım olmuyor mu? Biraz provokatif bir soru olacak ama, tabandan gelmeyen ya da tabana inecek kanallar bulmakta zorlanan rasyonel düşüncelerin toplumsal zemin kazanması için dolaylı yollara (söylem oyunlarına) başvurmaktan başka şansı var mı? 

Elbette bunlar tehlikeli oyunlar. Dini ve/veya milli duyguları istismar eden cenahla sağcılaşma yarışına girme tehlikesini de barındırdığı, bu tehlikenin ne yazık ki realiteye dönüştüğü de yadsınamaz. Fakat her zaman böyle olmak zorunda değil. Üç yüz sayfalık kitapta yalnızca üç sayfada ele alınan sol büyülü gerçekçilik, "sorunlu romantizm" torbasına bu kadar kolay atılamasa gerek.

13 Aralık 2018 Perşembe

Politik Romantizm ve Modernite Eleştirileri - Hasan Aksakal

Hasan Aksakal'ın adını ilk kez nerede, nasıl duyduğumu hatırlamıyorum ama belli bir süredir takip ediyorum. Türkiye'de yeni tartışma başlıkları açabilme potansiyeli vaat eden isimler arasında en genç simalardan biri. Kendini siyasal olarak muğlak bir yere konumlandırışı da tehlikeli sulara girmeden, yıpranmadan bir şeyler yapmaya çalışmak isteyen bir "teknokratik" akademisyen olduğunu gösteriyor. Son olarak Vakıfbank'ın kültür yayınlarının editörlük görevini alması da bu yatırımının meyvelerini toplamaya başladığı anlamına geliyor gibi. Ben bu akademisyen tipine açıkçası çok kızamıyorum; çok enteresan, verimli sahalar keşfedip üzerine gitmek istiyorlar, bunun için bazı dengeleri tutturmaya gayret göstermeleri gerektiğinin farkındalar. Ha neticede yaptıkları işler kültür dairesi içinde sınırlı kalıyor, o da onların bileceği iş.

Image result for Politik Romantizm ve Modernite EleÅŸtirileri - Hasan AksakalHasan Aksakal Türk akademisinde romantizm çalışması konusundaki boşluğu görmüş ve yüksek lisanstan itibaren çalışmalarını bu alana yoğunlaştırmayı tercih etmiş. Önce bir tür literatür taraması olan bu çalışmasını düşük profilli yayınevlerinden bastırıp "Tanzimattan Günümüze Türk Politik Kültüründe Romantizm" adlı doktora çalışmasını, yani Türkiye vakasını ise İletişim etiketiyle yayınlatmasını bilmiş (onu da yazacağım). Kendisi çok çalışkan bir genç akademisyen, çalışmalarının arka planındaki yoğun okuma-araştırmayı her satırında hissettiriyor. Fakat daldığı alan derya deniz, hatta tabiri caizse Titanik batıran okyanus, insan ne kadar iyi yüzücü de olsa pusulasını şaşırmaması, dev dalgaların arasında kaybolmaması imkansız. Aksakal'ın çalışması da bu sorunla malul. Herhangi bir kavramın başlıca özelliklerini tespit edip alt dallarını buna göre sınıflandırmak, coğrafi yayılımına ve dönemlerine göre ayırıp gelişim/gerilim çizgilerini takip etmek zor iş. Hele ki "modernite eleştirileri" dediğiniz zaman iş iyice imkansızlaşıyor. Güneş altında modernite hakkında söylenmemiş söz mü kalmış?

Aksakal'ın bir başka sorunu moderniteye getirilen neredeyse bütün eleştirileri "romantizm" başlığı altına toplamak. Doğaya dönüş dedin, romantiksin, ütopya istedin, romantiksin, aman geleneklere dikkat dedin, romantiksin. Mefhum-u muhalifinden bakıldığı zaman, yani "kim romantik değil" diye sorulduğu zaman, geriye bir kişi bile kalmıyor. Buradan sonra da tek bir kitapta Marx'la, Weber'le, Nietzsche'yle hesaplaşmak gibi imkansız bir görevle karşı karşıya kalan yazar, ciddi açıklar veriyor.

Örneğin sf 124'te: " 'Gasıpların malları gasp edilecektir' vaazıyla yeni gasıplar yaratan bir düşünce [...] bugün şikayet ettiği düzenin tam da sürekliliğini [anlatım bozukluğu yazara ait] sağlamış olmayacak mıdır?" diye soran Aksakal, Marksizmdeki özel mülkiyetin kaldırılmasının ciddi ciddi burjuva sermaye birikim modeliyle aynı kefeye koyabiliyor ya da daha vahimi, yine Marx için " 'Ezilen bir sınıf, sınıflar çatışması üzerine kurulmuş bir toplumun yaşama koşuludur,' diyerek, dünyada daima sömürüye ve istismara ihtiyaç duyulduğunu iddia ediyor ve belki de kendi benliğindeki bencilliği ortaya döküyordu [vurgu bana ait]" diyebilecek kadar komikleşiyor (sayfa 137).

Hal böyle olunca yazarın neredeyse yaptığı bütün okumayı üzerimize boca ettiği, tam da olması gereken yerlerde referans bulunmayan, çok da elzem olmayan yerlerdeyse bol referanslı bir kitap ortaya çıkmış. Öte yandan yoğun bir okumanın sonucu olduğu için ilham verici ve gerekli durumlarda başvuru metni olarak kullanılabilirliği yüksek. 

15 Ocak 2018 Pazartesi

Ranciere - Suskun Söz

Ranciere'in tarih yazımı ile edebiyat arasındaki ilişkiyi incelediği Tarihin Adları'ndan sonra bu kez doğrudan edebiyatı merkezine alan bu kitabı çekti ilgimi. Ranciere can alıcı, fakat tam bu nedenle de çok su kaldıran bir meseleyi odağına almaya çalışınca "bitmiş bir kitap" olarak değerlendirilemeyecek kadar dağınık, çok kötü yapılandırılmış bir kitap ortaya koymuş ne yazık ki.

Aslında çok iyi başlıyor: 20. yy romanında üslubu içeriğe önceleyen yazarları eleştirenlere karşı, "Sizin verili kabul ettiğiniz roman türü de vaktiyle üslupçu bulunarak topa tutulmuştu," diye hatırlatarak romanın tarihsel gelişimine bakıyor. "Edebiyat" denen şeyin tanımının akışkan olduğunu ve sınırlarını tarihsel gelişimin belirlediğini ortaya attıktan sonra Aristo'dan başlayarak "edebiyat felsefesi" üzerine uzun soluklu bir tartışmaya girişiyor. Fakat yukarıda da belirttiğim gibi tartışma öyle uzun soluklu ki Ranciere'in nefesi yetmiyor. Hem de projesini yönetilebilir kılmak için sahasını ciddi ölçüde daraltmasına (Alman idealizmi destekli Fransız edebiyatı) karşın.
Öncelikle yöntemsel bir hatası var: Edebiyatın seyrini tarihselleştirme iddiasıyla yola çıkıyor fakat tarihsel metodu bir tür felsefi kronolojiden ibaret kalıyor. Örneğin klasik edebiyattan kopuşu simgeleyen belles lettres'i aynı zamanda burjuvaların eski rejime karşı duruşunun ifadesi olduğunu belirtirken, ya da Voltaire'i, Balzac'ı yerden yere vururken yaptığı tarihçiliği genelleştiremiyor, yazarları maddi koşulları içerisinde ele almayı başaramıyor. Flaubert, Blanchot vb. gibi nötr kaldığı yazarların edebiyat görüşleriyle örtüştürmek üzere bir tarihsel teşhisine girişemiyor.

Tabii derli toplu anlatmayı başardığı hususlar, açtığı verimli tartışmalar elbette yok değil. Aristocu mimesis anlayışından yola çıkarak başlıyor söze: Aristo'ya göre mimesik/temsil gerçeklikle uyumlu olmalıdır. Yani karakterler toplumsal konumlarına uygun konuşmalıdır. Konu (inventio), kurgu (dispositio) ve  üslüp (elocutio) arasında öncelikli olanın konu seçimi olduğu ve diğerlerinin buna uyumlu hale getirilmesinin zorunlu kılındığı bu sisteme karşıt olarak yeni edebiyat, "bütün konuların ele alınabilirliği" ve "üslubun konudan bağımsızlığı" ilkesine dayanır. Bu tarihsel gelişim elocutio'nun git gide bağımsızlaşmasıyla ve nihayet en önemli unsur hale gelmesiyle sonuçlanır. 

Peki üslubu önce ön plana çıkaran, nihayetindeyse tek belirleyici kılan mantık nedir? Buna cevap olarak Romantizmi gösteriyor Ranciere. Aristo'daki "gerçeğe uygunluk" ilkesinin sorunu bir kez tespit edildiğinde (Gerçekleri yazmak ne demektir? Yazılanın gerçek olduğunun ölçütü nedir?) "edebiyat" ve "hakikat" arasındaki bağı yeniden kuracak bir felsefe ihtiyacı doğuyor. Romantizm (Alman idealizmi) bu noktada devreye giriyor ve toplumsal, tarihsel vb. gerçekliğin temsiliyetini "yaratıcı deha"ya atfederek işin içinden çıkıyor (ya da çıktığını sanıyor). Fakat idealizmin kayıtsız şartsız itimat ettiği bu öznellik de elbette çok problemli. Birincisi, özgür sanatçının gerçeklik temsili de tıpkı Aristocu sanatçınınki gibi bir "yansıtma" değil, bir kurgudan ibaret. İkincisi, Alman Romantikleri sanat ve gerçeklik ilişkisine dair tezlerini ispat için mitleri işaret ediyorlar, sanatçının rolünü mit yaratımı olarak görüyorlar, fakat bir paradoksla karşı karşıya kalıyorlar: Mitler, tam da mit oldukları bilinmediği için (yaratıcılarınca hakikatin ta kendisi sanıldıkları için) ortaya çıktılar, peki bile bile mit yaratmak mümkün müdür? 

Bitmedi, yeni başlıyoruz. Üslupçulukta çok daha büyük bir problem var. Kitaba da adını veren "suskun söz"ün çelişkisi. "Yazı, kendisini taşıyan ve doğrulayan herhangi bir bedenin öksüz sözü olabileceği gibi, tam aksine, fikrini kendi bedeninde taşıyan bir hiyeroglif olarak da ortaya çıkabilir. Edebiyatın çelişkisini bu iki yazı arasındaki gerilim olarak ele almak pekala mümkündür." diyor Ranciere. Yani üslup enteresan bir yol açıyor: Üslup sayesinde metnin kendisi bir mecaza dönüşebiliyor. Böylelikle edebiyat hikaye anlatma sanatından çıkarak bir tür performans sanatı haline gelebiliyor (Örneğin kitabınızda demokrasiyi anlatacağınıza nesnelerin bile konuştuğu demokratik bir anlatı kurarak metnin kendisini bir demokrasi mecazına dönüştürebilirsiniz, gibi). Novalis'in "çocuk, görünür hale gelmiş aşktır" alıntısından yola çıkarsak, üslupçu akım "Aşkı anlatacağına çocuğu göster," diyor. Ancak Ranciere'in "suskun söz"ün çelişkisinin altını çizerek dikkat çektiği üzere mecaz son tahlilde sonsuz şeyin işareti olabilir, "gösterilen çocuk" Novalis (ve başka birçokları) için aşkın mecazı olabilirken bir başkası onu "hamlık", bir diğeri "saflık" vb. olarak da yorumlayabilir. İşte suskun söz budur: Yazılıp nihai şeklini aldığından, artık konuşamayan, bu nedenle sorulan hiçbir soruya yanıt veremediği için niyetini açıklamaktan aciz, fakat tam da bu nedenle her şeyi söyleyebilen söz. İşte kod ve çözüm arasındaki ilişkinin birbiriyle bu derece kopuk olarak ele alınması içeriği tamamen bitiriyor. Bu da (Ranciere anlamsız bir şekilde hak vermek istemese de) Sartre'ın çok iyi ifade ettiği biçimiyle burjuva ilericiliğinin nihilizme dönüşmesi oluyor, gerçekten de.

Kitap özetle bunları ortaya koyduktan sonra aşağı yukarı 140'ıncı sayfadan sonra darmadağın bir hal alan kitabın bir "Sonuç" bölümü de var ki anlayan beri gelsin. Fakat gerçekten de Ranciere öyle içinden çıkılmaz bir çelişkiyle cebelleşiyor ki dağılmaması şaşırtıcı olurdu.

Yine de, şahsen kendisini üslupçuluğun karşısında konumlandıran biri olarak ben bu kitaptan önemli dersler çıkardım. Gerçekliğin temsilinin bir yanılsamadan ibaret olduğunu, bunun son derece öznel olduğunu kabul ediyorum. Fakat gerçeklik tamamen yazar tarafından kurulan bir şeyse, neden yazar gerçekliği olması gereken yöne doğru manipüle etmesin? Neden üslup Aristo'daki rolüne geri çekilip bu manipülasyona yardımcı bir rol oynamasın? Kanımca edebiyat tartışmasının tam olarak buradan devam etmesi gerekiyor.

5 Eylül 2017 Salı

Tanrı'nın Ölümü ve Kültür - Terry Eagleton

Dağınık başlasa ve güncel sorunlara temas edince eli yanarak apar topar bitse de çok faydalı, dolu, yoğun bir kitap Tanrı'nın Ölümü ve Kültür. Yoğun, çünkü mesele felsefenin kutsal metin tefsirlerinden kurtulup kendi yolunu çizebildiği çağda bilginin, hatta hayatın kaynağının nerede aranacağının çok daha ötesinde; Tanrı'yla birlikte onun meşruiyet sağladığı sınıfın alaşağı edildiği çağda bu yeni felsefenin yeni toplumsal düzenin çimentosu olma testinden de geçmesi gerekliliğinde düğümleniyor. 

Bu kapsamda felsefenin ürettiği yanıtlar ("çifte hakikat", yani Tanrı'nın öldüğünü biz filozoflar bilelim ama halka din gerek düşüncesi, ya da Hegelci tin gibi Tanrı'nın yerine yeni aşkınlıklar koyma çabası) arasında uzun mu uzun bir gezintiye çıkıyoruz kitapta. Aydınlanma düşüncesinin (Akıl'ın yerine Sanat'ı koyan Romantikler bir kenarda tutulduğunda bile) kendi içinde ne çok çelişkiler barındırdığını okumak, ayrıca ortalama bir entelektüelin referans listesinde yer alan Comte, Hume, Rousseau gibi isimlerin önemi Aydınlanma dönemi için ne denli büyükse de Herder, Fichte, Burke ve benzer düşünürlerin de çarpıcı felsefi müdahaleleriyle karşılaşmak, okurun kendi adına çoktan bitti sandığı Aydınlanma tartışmasına yeni boyutlar ekleyebiliyor ve
beynin yüzeyindeki tozlara üfleyiveriyor.

Kitabın tek ama en büyük sorunu ne yazık ki yazarın kendi arayışı. Sayfalar, sayfalar boyunca "gerçek ateist felsefeyi" arıyor Eagleton, bir Marksist olarak Marx'a bile burun kıvırıyor ve sürpriz, onu Nietzsche'de buluyor. "Gerçek ateist felsefe olmadan Tanrı'yı öldürmek mümkün değil" teziyle ilerleyen kitap, sona eriştiğinde "Günümüzün radikal dincilik probleminin Nietzscheci postmodernizme karşı reaksiyoner bir semptom olduğu" iddiasıyla son bularak kendi kendisinin arayışını haksız çıkartıyor.