alakarga sanat yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
alakarga sanat yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ağustos 2020 Salı

Kadire Bozkurt: Küçük Dertler ve Bir Kalbin Boyutları

Kadire Bozkurt: "Yazabileceğim en iyi kitabı yazmak istiyorum ...Kadire Bozkurt'la önce Ses Olsun podcast'te seslendirilen Dönüş adlı öyküsü sayesinde tanıştım. Sonra pandemi sürecinde Alakarga Sanat Yayınları Fareler öyküsünü tadımlık olarak paylaştı. Bambaşka tavırlarda bu iki öyküyü birleştiren şey, Kadire Bozkurt'u ayırt edici kılan özelliğiydi: "Şeyler"e olan hakimiyeti. 

İlk kitaba adını verirken o da Roy'un Küçük Şeylerin Tanrısı'nı mı düşünmüş, ona mı nazire yapmıştı bilmiyorum. Ama bu isim seçimi öyle isabetli geldi ki bana, ikinci kitabın bir adının olmasını yadırgadım. Kitaba olan talebe zarar vermeyecek olsa, adının "Küçük Dertler 2" olması uygun düşerdi zannediyorum. Bazı yazarlar böyledir: Bir ressamı bambaşka şeyler resmettiklerinde bile fırça darbesinden tanımak gibi, onları da etrafında ısrarla dolandıkları sorulardan tanırsınız. Bir tür felsefe yaparlar diyebiliriz bu tür yazarlar için, aslında araştırma yaparlar çünkü yazarken. Kadire Bozkurt için de bunun nesneler ile psikolojik zaman arasındaki ilişki olduğunu düşünüyorum. Kadire Bozkurt'un öykülere iliştirdiği şeyler, eşikte bekleyen büyük olayları barındıran uçucu zamanları sonsuzluğa çivileme fonksiyonunu yerine getiriyor. 

Küçük Dertler , Kadire Bozkurt - Fiyatı & Satın Al | idefixPsikolojide flashbulb memory diye bir kavram vardır, duygusal olarak etkili, önemli olayların yaşandığı anların insan hafızasına canlı bir biçimde kaydedilmesine denir. İşte Kadire Bozkurt öykücülüğünü ayrıksı kılan şey, peşine düştüğü hafızanın tam olarak flashbulb memory'ye düşmemesi (işin güzelliği de burda zaten): Yaşanmış değil, yaşanmak üzere olan, sanki yaşanacakmış gibi parlayıp sönen, yaşansın istenen neredeyse-hatıraların hafızasını kuruyor o. Bir intihar düşüncesinin, bir kötülük fikrinin ya da herhangi bir şey görünümünde yaşanan sıradışının beliriverdiği anların kaçmasına izin vermiyor, onları tıpkı bir vudu büyüsü yapar gibi seçtiği bir nesnenin bedenine hapsediyor. 

Dertler küçük müçük değil yani aslında, adlandırmada bir ironi var. Dertler biçimsiz ve boyutsuz (ikinci kitabın adı da buradan mı geliyor?). Onları "küçük" yapan şey içine sokuldukları nesnelerin şeklini almak zorunda bırakılmaları.

D&R - Kültür Sanat ve Eğlence DünyasıKalemi eline almayınca insana kolay görünebilir bu anlattıklarım. Edebiyatta "sembol" üretimi çok mu zor sanki? Değil elbet. Fakat Küçük Şeylerin Tanrısı göndermesini boşuna yapmadım. Kadire Bozkurt anlattığı olayların nesne dünyasına fazla hâkim. Yazar numarasıdır, bir balıkçı öyküsü anlatacaksa kulağa fiyakalı gelen birkaç balıkçı terimi seçip öykünün şurasına burasına serpiştiriverir, böylece okuyanda bir gözbağı yaratır. İsterseniz böyle terimleri sıfırdan uydurabilirsiniz bile ("Geminin çikişnasındaki cakalozlar geliyor aklıma birden, iskarbiti hızla çekiyorum. Namussuz pavuryalar nasıl da sarı sarı!") Öykü okurken gemicilik sözlüğünden kontrol eden kaç kişi var ki?

Ama Kadire Bozkurt'unkiler böyle değil işte. Girdiği onlarca dünyanın her birinde, salt terminoloji kullanımıyla değil, tam olarak eylem-nesne ilişkisiyle o dünyaya hiç de yabancı olmadığını, yazıyı içeriden kurduğunu hissettiriyor okura. Okura oyun oynamıyor, bir "teorik gazetecilik" yapıyor.

Fakat şunu da söylemek gerekir: Üslup hemen hiç değişmiyor bu tarz öykülerde. Okur bazen bir tazelenme arıyor. Bir Kalbin Boyutları'nı okurken, tam da bu arayışı hissettiğim zamanda ilaç gibi geldi kitabın ikinci bölümü. Hatta bu fantastik öykülerdeki sembolizmi "gazetecilik" öykülerine nazaran daha çok sevdiğimi bile söyleyebilirim. Çünkü araştırmasını küçük şeylerin tekilliğinden zamansız-mekansız "insan"a dair daha evrensel sorulara doğru genişletmiş gibi göründü gözüme böylece. 

Bakalım bundan sonrası ne olacak? Bambaşka bir isim altında "Küçük Dertler - 3"le mi karşılaşacağız, yoksa yeni arayışlarla mı? Benim için ikisi de şaşırtıcı olacak.

5 Haziran 2020 Cuma

Geçen Sene Doğanlar - Onur Çalı

Bodoslamadan Kitap: Onur Çalı - Geçen Sene DoğanlarEpey sevdim ben bu kitabı. Hatta itiraf edeyim, yazarının son kitabından daha çok sevdim. Hatta 21. yüzyıl Türk öykü antolojisi yapılsa bu kitabın içindeki "Define Ağacı" öyküsü de muhakkak kendine esaslı bir yer bulur gibime geliyor. 

Bence edebiyatta "Ege ekolü" diye bir şey var, yazarın üslubuna şekil veren bir tür yarı romantik-yarı bohem-yarı siyasal (yarıların toplamı bütünü geçtiği için özür dilerim) psikoloji. Ahmet Büke okurken aldığım tatla Onur Çalı arasındaki farkı minimize eden bir ortak hava. Kendim de Manisa'da büyüdüğümden olsa gerek, seviyorum ben bunu. Başka coğrafyaların insanlarına nasıl yansıyor, sormak lazım.

Kitabın talihsizliği ise yapısal: "Kısa öykü" türü öyle zor ki, bir kitap hacmini bulacak denli çok öykü yazdığınızda mutlaka bazıları "iyinin biraz altında" olabiliyor, bu da kitabınızın tam not almasına imkan vermiyor. 

Belki bazı şiir kitapları gibi basmak lazım böyle "kısa öykü" kitaplarını, yalnızca en iyileri içerecek şekilde, az sayfalı.

10 Mayıs 2019 Cuma

"Ayça Erkol - Sonra Sincaplar Geldi" ve "Onur Çalı - Kaplumbağa Makamı"

Aynı yayınevinden ve sanırım aynı anda çıkan iki kitap "Sonra Sincaplar Geldi" ve "Kaplumbağa Makamı". Peş peşe okuduğum iki kitap oldu.

Bu iki kitap teknik açıdan olsun, diliyle olsun, birbirinden çok farklı. Öyle ki insan aynı yayınevinden çıkmış olmalarını bile yadırgayabilir. Öte yandan bana bu kısa blog yazısında ikisini aynı anda ele aldıran bir ortak paydaları var: isimleri, ve elbette bu isim seçimini beraberinde getiren dertleri (ki zaten yayınevinin adı düşünüldüğünde aynı yayınevinden çıkmış olmalarını da "tevafuktan" saydıran da aynı husus) : Bugünün insanının hayvanlar üzerinden devşirilen anlamı.

İnsanın hayvanla ilişkisinin tarihi bir blog yazısında ele alınamayacak kadar, hatta şöyle bir değinilemeyecek kadar bitimsiz bir umman, malumunuz. Meseleyi söz konusu ilişkinin sanata yansımasına indirgesek bile bu böyle. Fakat bu referans meferans aramadan şıpın işi bir hafıza yoklaması yapmamıza engel değil.

Image result for Onur Çalı - KaplumbaÄŸa Makamı"İnsan-hayvan ilişkisi ve sanat deyince doğal olarak insanın aklına ilk gelen avcı toplayıcı atalarımızın çizdiği mağara resimleri oluyor. Mağara resimleri "sanat" sayılabilir mi tartışması elbette ayrı konu. Bu resimlerin yapılma amacı da pek bilinmiyor. Kolay yoldan "hayvana tapıncın göstergesi" olarak açıklayanlar da var, fakat resimleri yazının (yani tarihin) başlangıcını on binlerce yıl geriye götürecek bir hiyeroglif sistemi olabileceğini öne sürenler de. Sebebi ne olursa olsun, bana resim yapabilecek kadar yüksek bilişsel kapasiteye erişmiş insanların resimleri için seçtikleri ilk konunun "hayvanlar" olması şaşırtıcı geliyor bana. Bugünden bakınca Güneş'in, Ay'ın, yıldızların ya da yıkıcı doğa olaylarının (yıldırım, yanardağ vb.) ürkütücülükleri ve bilinmezlikleriyle ilk insanların kafasında daha çok yer edineceğini, dolayısıyla da (ister büyü yoluyla kontrol edilmeye çalışılsın, isterse de bir hiyeroglif sistemi için gerekli fonemler için kullanılsınlar) mağara resimlerinde bunlarla karşılaşılması gerektiğini düşünüyor. Fakat öyle olmamış, atalarımız modern insanı bile hala dehşete düşürüp zihnini meşgul eden gökyüzünün aksine çok daha pratik bir dert edinmişler: Bazen av, bazen avcı olarak karşılarına çıkan hayvanlar.

Sonra tarım toplumuyla beraber hayvan üzerinde mutlak egemenlik kurulabilmeye başlayınca hayvan mitolojikleşmiş, muhtemelen eski korkuların doğayla mevcut ilişki biçimine atfedilmesi artık mümkün olmadığından korkunun yeni nesneleri bizzat yaratılmış. Epey bir süre de böyle gitmiş, Sfenks'ten Zümrüdü Anka'ya, Burak atına kadar. Tabii bu arada baykuş, turna, geyik gibi hayvanlara olumlu/olumsuz anlamlar, hatta kutsiyet yüklenmeye de devam edildiği olmuş, fakat bu hayvanların nadir rastlananlardan seçilmesinde şaşılacak bir şey yok (ki bu hayvanlardan duyulan "korku"nun artık anlık olmaktan çıktığını da görmek gerek. Kutsal hayvanlarla kurulan yanlış ilişkinin cezası günah/karma vb. üzerinden daha sonraya fatura edilen, "pratik" olmaktan çıkan bir nitelik kazanmış). Sık rastlananlarsa sanatta odak noktası olarak değil, Kelime ve Dimne'deki gibi bazen metafor bazen de yabancılaştırma motifi olarak yer almışlar. Bu gidişatın Darwin devrimine gelinceye kadar böyle gitmesine şaşırmamak gerek (Türlerin Kökeni Moby Dick'ten sekiz yıl sonra değil, roman fikri Melville'in aklına gelmeden önce yayınlansaydı belki de Moby Dick var olmayacaktı). Darwin bir yandan, sanayi devriminin de gücüyle ulaşılmadık coğrafya kalmaması bir yandan (Lovecraft'ı deliliğin dağlarına Antarktika'dan başka yerde çıkamaz hale getiren bu olsa gerek), Aydınlanma da bir başka yandan vurunca "mitolojik hayvanların" ve "nadir rastlanan hayvanların mitolojikleştirilmesinin" de sonu gelmiş ve "insanüstü hayvan" mefhumu artık tamamen "fantastik"in oyun alanına sıkışmış. Bundan sonra en vahşi hayvanları bile sanatta gündelik hayata ancak metaforik olarak dokunabilen (en basit örneği olarak Hayvan Çiftliği), tamamen yaratıcı zihnin nesnesi durumuna düşmüş unsurlar olarak göreceğiz. Birinci Dünya'da durum böyleyken, örneğin Türkiye gibi periferi coğrafyalarda mitsel doğanın en fazla Yaşar Kemal'e kadar uzandığını, 21. Yüzyıla soluğunun yetmediğini göreceğiz.
Image result for Ayça Erkol - Sonra Sincaplar Geldi
Doğa üzerindeki insan hakimiyetinin kontrolden çıktığı (yine ve sık kullanılan bir doğa metaforuyla, insanın kendi kendini suda kaynayan kurbağa haline getirdiği) günümüzdeyse doğanın yeniden tabulaştırılması 21. Yüzyıl insanının pratik zorunluluğu haline gelmekte. Bu bağlamda türcülük eleştirilerinin olgunlaşması ve yoğunlaşması, buna paralel olarak da kediler başta olmak üzere evcil hayvanlar üzerine yapılan edebi üretimlerle hayvanların konumlarının yükseltilmesi (iade-i itibar mı desek) gibi işaretler söz konusu. Fakat bu işin kolay kısmı. Doğayla mücadelenin ne olduğunu unuttukları için doğaya dönüş nostaljisi yaşayan kentlilerin kafasındaki doğal yaşantının yine bir kent ütopyası olmasında gördüğümüz gibi, insanın doğayla ilişkisini yeniden araştırma ihtiyacını önceleyen daha temel bir ihtiyaç doğayı öncelikle yeniden keşfetmek.

Burada "vahşet" kelimesinin iki farklı karşılığa sahip olmasının anlamını kavrayabiliyoruz: "doğal, yabani durum" ve "canavarlık, gaddarlık." Kentli bakış doğayla barışırken ikinci anlamı kabullenmek istemiyor gibi görünüyor ("Into the Wild"ı Türkçe'ye "Özgürlük Yolu" olarak çevirten de bu olsa gerek). Söz konusu iki kitaptaysa "vahşet" her iki anlamıyla var. Kitaba adlarını veren öyküler "içimizdeki vahşiyi" tanımlarken hayvanlar yine "temsil" boyutuna indirgeniyor diye düşünülebilir, fakat aynadaki yansımaya bakıldığında "içimizde olan" şey de bu hayvanlara yükleniyor. Dikkatimi çeken bir diğer husus, bu iki hayvanın da (sincap ve kaplumbağa) "kent" ve "yaban" arasında bir yerlerde bulunmaları. Her iki öyküde de hayvanların yaşam alanları insanınkiyle çakışıyor (ve neticede "vahşet" sahneleri yaşanıyor), öte yandan bu hayvanlar egzotik olmadıkları gibi (yani "yalnızca romanlarda olur" yorumuna kapı açmadıkları gibi) öyle her gün rastladığımız cinsten de değiller. Dolayısıyla, bir bakıma, kentliliği yeniden üreten "kedi öyküleri"nden farklı olarak vahşeti yavaş yavaş kente geri çağıran, bunu yaparken risklerini de açıksözlülükle ortaya koyan, ama her şeye rağmen onu özleyen öyküler bunlar.

Öte yandan Toptaş taşrasının ayı pençesine karşı bir başka edebi varoluş önerisi. Belki de.