kemalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kemalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Eylül 2018 Pazartesi

Temiz ve Soylu Türküler Söyleyelim - Özgür Balkılıç

Image result for "Temiz ve Soylu Türküler Söyleyelim"Sosyal bilimlerden geri kalmayacağız diye mutlaka Lacan'ın seminerlerini vs okumak gerekmiyor. Zaten 101 dersini almayana 102 dersi verilmezken sosyal medyanın verdiği gazla böyle yüksek seviye okumalara girişince insan bildiğini de unutuyor (elbette konuyla ilgili kişileri tenzih ederek). Oysa iyi bir doktora tezinin bir konu hakkında edinmek istediğimiz bilgiden fazlasını içereceği kuşkusuz.Şimdi şimdi, İletişim gibi yayınevleri nitelikli bulduğu master tezlerini de yayınlamaya başladı. Tarih Vakfı Yurt Yayınları'ndan da bu kitap ilgimi çekince düşünmeden aldım. Kütüphanede bir süre yedek kulübesinde oturduktan sonra "Hocam şans istiyorum," dedi. Kıramadım, denedim. Bekleneni veremedi.

Aslında "Temiz ve Soylu Türküler Söyleyelim", Erken cumhuriyet döneminin Batılılaşma çabaları ve ırkçı/milliyetçi burjuva ideolojisi çerçevesinde müziğe yaklaşımını bir yüksek lisans tezinden beklenmeyecek bir derinlikte ele alıyor. Ziya Gökalp'in "hars" ve "medeniyet" ayrımı üzerinden okunabilecek şekilde, "Bizde neden opera/çoksesli müzik yok?" gibi Batının müzikal gelişmişliğini ölçüt alan bir politika ile Osmanlı'dan koparken özle devamlılığı sağlamak için köylünün, köy kültürünün romantizasyonunun beraber seyrettiği tespitini yapan kitap bu çelişkili politikanın (ve bunun sonuçlarının) izini titizlikle sürüyor.

Buraya kadar güzel. Fakat kitap ne yazık ki yazarının ideolojik hıncıyla malul. Malumunuz, sosyal bilimde araştırmacının analiz ettiği malzemeyle mesafesini koruması çok zor. İdeolojisiz sosyal bilim olmaz elbette, bu ideoloji araştırmacıya bir kavram seti, bir analitik yaklaşım sunar. İnceleme sonunda elde edilen sonuçlar ideolojinin öngörüsünü doğrulamayabilir. Oysa kimi verilerin önemini abartmak, belirli dönemleri titiz bir bilimsellikle incelerken başka dönemlere üstünkörü ideolojik ezberleri yapıştırmaksa araştırmaya ideolojiyi doğrulamaktan başka fırsat vermez.

Tabii burada bu tarih çalışmasını da tarihselleştirmek gerek. Çalışma, yüksek lisans tezi olarak 2005 yılında sunulmuş. Kemalizmin mezarının kazıldığı, liberal meltemin tatlı tatlı üfürdüğü yıllar... Zaten yazar da Zaman gazetesinde ve Şehir Üniversitesinde aldığı görevlerden kumaşı anlaşılabilecek Cem Behar'ın çalışmalarından bol bol yararlanarak eğilimini belli etmiş. Ve hâl böyle olunca, Demosthenes ağzındaki Kemalist çakıl taşlarını tükürmüş, konuşabilmenin verdiği hazla bağırmış da bağırmış. 

Örnek mi?

Henüz  16. sayfada, Afet İnan'ın bir bildirisinin "Türklerin 'fıtraten', doğuştan medeniyete yatkın bir 'millet' olduğu" sonucunu içerdiği belirtiliyor. Yazar buraya nedense bir dipnot düşme gereği duyuyor ve Kemalistlerin medeniyeti bir "süreç" olarak görmediklerini, onu kolayca yaratılacak, ikame edilecek soyut bir şey olarak ele aldıklarını öne sürüyor. Fakat yine aynı sayfada, Afet alıntısının İnan hemen sonrasındaki cümlede yine aynı yazar "Kemalist Türk Tarih Tezine göre medeniyet yolundaki ilk adımları Türklerin attığını" söylüyor. Nedir bu "yolda atılan adımlar", yoksa bir sürecin metaforları olmasın? Kemalistlerin (genelleyerek Leninistler de dâhil olmak üzere "dünyadaki tüm Jakobenlerin" diyelim) medeniyetin devrimci bir dönüşüm geçirebileceğine olan inancı, bu insanların medeniyet denen şeyden hiçbir şey anlamadıkları, onun evrimsel bir gelişim çizgisi de izleyebileceğini düşünemeyecek kadar kör olduklarını iddia etmesine bu kadar kolay olanak tanımalı mı gerçekten? Bu, nasıl desem, bugün artık insanın kusasını getiren liberal zihniyetin ezberlerinden biri değil mi?

Benzer bir örnek 22. sayfada karşımıza çıkıyor. Yazar, Kemalist söyleme içkin olan Türk köylüsünün "ulusun öz ve soylu ruhunu temsil ettiği" düşüncesinin çelişkilerine dikkat çekmek istiyor. Peki, kanıt olarak ne öne sürüyor? Kimi Halkevi çalışmalarında yer alan tekil bazı köylü eleştirileri. Sözgelimi, Denizli Halkevi dergisinin bir sayısında (kitap yanımda değil, il adını karıştırıyor olabilirim) köy yollarının çok bozuk olduğu söyleniyor ve köylülerin yolları neden tamir etmediği sorgulanıyormuş. Şu çelişkiye bakar mısınız? Kemalistler ağlıyor şu an. Yani şaka bir yana, bir tarihçi gerçekten de herhangi bir ideolojinin etrafında bir araya gelen bütün bireylerin bütün pratiklerinde o ideolojinin bütün söylemleriyle total bir yöndeşme bekliyor olabilir mi? Bugün "Bakın Tayyip Erdoğan 'Eeey Batı,' deyip duruyor ama bizim AKP ilçe başkanı İngiltere'den kız aldı" diye AKP eleştirisi yapmaktan bir farkı var mı bunun? 

Bence bu ideolojik sakatlığın en güzel örneği ise sayfa 32'de kendini gösteriyor. Şöyle diyor yazar: "Halkın kolektif alt bilincinin ürünü olan folklor, tam da bu icat çabasıyla (Kemalistlerin milli kültürü yeniden icat çabası kast ediliyor- benim notum) birlikte işlenmiş ve dönüştürülmüştür." Güzel kardeşim, sen tarih alanında bir tez yazıyorsun. Egemen sınıfın kültürel ürünlere ideolojik müdahalesinin gerçekten de Kemalizmle başladığını sanıyor olabilir misin? Folklorun "halkın kolektif alt bilincinin ürünü" olduğunu iddia ettiğine göre, Kemalizmden önce Anadolu'da ilkel komünal yaşam vardı zannediyorsun sanırım ama maalesef öyle değildi. Kurumsallaşmış din çok belirleyici bir üretim faktörüydü örneğin. Veya dönemin sınıfsal yapısı gereği (halihazırda var olan folklorik unsurlara hiç müdahale olmadığı kabul etsek bile) üretim sürecinde patronaj ilişkileri vardı. Yalnızca sarayda değil, taşrada da vardı patronaj. Ağaların, beylerin himayesinde sanat yapan köy müzisyenleri vardı.

Kemalist değilim, hatta Kemalizm'in saçmalıklarının unutulmaması, Kemalistlerin 20. yüzyılın demokrasi tecrübesini değerlendirerek kendilerini güncellemelerinin, en azından anayasal vatandaşlık üzerine düşünmelerinin taraftarıyım. Bu zaten kaçınılmaz da bir rota. Öte yandan Kemalizmin tarihin tatlı tatlı seyreden doğal akışını bozan saf bir kötülük hareketi gibi sunulmasını da bilimsel pratiğe yakıştıramıyorum. Tam da Kemalist olmadığım, Kemalistlerin tarih bilgilerini güncelleyecek doğru düzgün bilimsel çalışmalara olan ihtiyacını bildiğim için.

27 Ağustos 2018 Pazartesi

Şişhane'ye Yağmur Yağıyordu / Ayışığında "Çalışkur" - Haldun Taner

Diğer ülkeleri bilmem ama Türkiye'de "edebiyat aşığı" olmanın keskin mertebeleri vardır. Bir kısmı Ahmet Ümit, Elif Şafak, Zülfü gibi popüler çoksatarlardan medet umanlar sıfır noktasındadırlar ki yaşları çok küçük değilse bu seviyenin üstüne çıkabildikleri çok az görülür. Bunun bir üst seviyesi, edebi çoksatarcılıktır. Orhan Pamuk, Hasan Ali Toptaş, İhsan Oktay Anar'ı okuyup bunların popülere kıyasla edebi kıymetini takdir edebilme yeteneğine bu ilk basamakta rastlanır. Bunun ardından, bilindiği üzere, 18. ve 19. yüzyıl klasiklerini okumak gelir. Bu mertebede edebiyat aşkının yuvası tuğla kitaplarla örülür. Yerli/yabancı modern klasikleri de hatmetmenin ardından gelen bir sonraki aşamaysa yerli veya çeviri fark etmez, öyle pek çok kişinin bilmediği çağdaş kalitenin peşine düşmektir. "Ben Şule Gürbüz'ü bu kadar popülerleşmeden çok önce okudum," havaları bir başkadır. Gospodinov, Akunin, Lispector gibi isimleri ağızda yuvarlamanın tadına doyum olmaz. Çoğu kişi bunun daha ötesi olamaz sanıyor olabilir. Fakat vardır: Türk edebiyatından bir "usta" seçmek. Elbette Tanpınar, Karasu, Atay ya da Leyla Erbil, Sevim Burak, Tomris Uyar gibi "ana"ları, "baba"ları kast etmiyorum (o yerli/yabancı modern klasikler mertebesinin makamlarından biriydi zaten). Daha kesif bir sahaf kokusunun hakim olduğu, adı hep dillerde olup da ama bibliyografisi yekten söylenemeyen yazarları mevzubahis alıyorum. "Efendim ben Türkçe'nin lezzetini Sami Paşazade Sezai'de buldum," ya da "Şu sıralar Mahmut Şevket Esendal'ı yeniden okuyorum," demek gibisi var mıdır Allah aşkına?

Image result for Şişhane'ye Yağmur Yağıyordu / Ayışığında Çalışkur Haldun Taner
İşte bu isimlerden biri de Haldun Taner'dir diyebiliriz. Mutlaka ama mutlaka okunması gereken biri değildir ya onun eserleri hep başucumuzda, bir adımlık mesafemizdedir - esasen oyun yazarı olduğu için olsa gerek. Kendisinin bir-iki öyküsünü daha önceden okumuşluğum vardı. Dilinden işlenmiş bir hafiflik, usta bir aşçının baharat kullanımı gibi tutamı iyi ayarlanmış bir ironi tadı almıştım. Sahafta da görünce almakta tereddüt etmedim bu ikisi bir arada kitabı. Neticede ben de "en üst mertebe edebiyat aşığı" imajımı cilalama ihtiyacı duymuyor muydum?

Yazarın erken dönemlerinde verdiği bu iki ayrı eseri ayrı ayrı ele almak gerek. Bu hatta bir zorunluluk. 

Çünkü "Şişhane'ye Yağmur Yağıyordu" kitabındaki öykülerin, dilin hafifliği ve lezzeti bir yana ciddi ölçüde içerik yoksunu olduğu söylenebilir. Kitaba adını veren öykünün sinematik yapısı ve Konçinalar'ın biraz oulipo'ya göz kırpan muzipliği müstesna, diğer öyküler bir pazar kahvaltısı sonrası çay içerken okunan "keyifli" gazete yazılarından hallice denebilir. Bir kısmı yazarın bizzat kendi anıları, bir kısmı Rus edebiyatını hatırlatan itilmiş ya da aklını kaçırmış stereotip karakterlerin öyküleri. Yazarın iki öyküde Alevilere hakaret ettiğini de unutmamak gerek.

Bu Alevilere hakaret mevzuunu biraz açalım. Çünkü "talihsiz" bir ifadeden fazlası var burada. "Güner Ümit sendromunun" tarihsel kökenini rahatlıkla tespit ediyorsunuz mesela. Ve bu sendromun hakaretle sınırlı kalmadığını da sezebiliyorsunuz. Nedir Güner Ümit sendromu? Sünniliğin tarihsel Alevi nefreti değil, 20. yüzyıl moderninin kırsallığı sapıklıkla birlikte okuyan bir tür oryantalizmdir. Kürt sorunu tartışmasını eşeğe tecavüz yakıştırmasıyla haklı çıkarmaya çalışan "modern Türk"ün (Afrikalıların köleliğini onların zaten insan olmayışıyla açıklayanlar gibi) refleksi de aynı sendromdan ileri gelir. Bu modern düşüncenin edebiyatı bir uçtan öbür uca kentlidir: Kentten yazar ve kentliye yazar. Tam da 20. yüzyılın ilk yarısında yaşayanlara (ve yıl 2018 olduğunda bile kafası o zamanda kalanlara) has bir yanılgının içinde, kentin kırı bir şekilde düze çıkaracağına ya da kırın ne de olsa tarihsel gelişim içerisinde ortadan kalkacağına olan inançla paralel seyreden, bu nedenle kırla alışverişini tek yönlü kuran ve kır hakkında atışın serbest olduğu pervasızlığıyla hareket eden bir bakış açısıdır bu. 

Ve tam da bugün dinsizlere, deistlere, laiklere vb. ağzına geleni söyleyen, bunun ne de olsa hakkı olduğunu düşünen ve Allah'ın izniyle laik mentalitenin bir şekilde ortadan kalkacağına dair boş inanç besleyen islamofaşist bakış açısının aynadaki yansımasıdır.

İşte "bu sendromun hakaretle sınırlı kalmayışı" ile kastımı da bu vesileyle açayım. "Kültürel iktidar kimde?" vb. tartışmaların alıp yürüdüğü şu son 16 yılda AKP tipi yazarların yazacak ne bulduğu meselesi gerçekten kafamı kurcalıyor. İsraf olmasın diye kitaplarına, dergilerine para da vermediğimden bu muamma içimde gittikçe büyüyor. Fakat inanın bana, işte bu Haldun Taner kitabı sayesinde bu merakım dinmiş oldu, ne de olsa aynadaki yansıma. Kendi görüşünün üstelik güçlü ve kalıcı bir biçimde iktidarı elinde tutmasının verdiği siyasetten feragat etme lüksü. 

Bu lüks sarhoşluğu içerisinde hafiften dedikoduya çalan anılar, portreler yazmak hadi neyse de, yazarın bilhassa "Atatürk Galatasaray'da" adlı anı/öyküsü gerçekten saç baş yoldurur nitelikte. Öyle bir körlük ki Atatürk'ün yanındaki (tıpkı bugün Erdoğan'ın yanındakiler gibi) aşırı aşırı niteliksiz, hani anaakım siyaset için bile utanç verici derecede niteliksiz insanlar (ki Haldun Taner onları "mideci dalkavuklar" olarak tanımlıyor) için şöyle yazabiliyor Haldun Taner: 

"Bana kalırsa, Atatürk, hiçbir zaman onların oyunlarına kanmış değildi. Bence, onlara bile bile yüz vermesinin sebebi... sadece biraz gülüp eğlenmek ihtiyacından ileri geliyordu. Zira dünyada hiçbir şey, karşısındakini kandırdığını sanan bir budalanın sevinci kadar komik değildir."

Rehavete bakar mısınız? Atatürk'ün etrafı mideci dalkavuklarla doluymuş çünkü meğer Atatürk biraz eğlenmek istiyormuş. Ne aydın tavır ya rab, ne berrak zihin! Gel de bu dehanın karşısında Alevileri aşağılık bulma... Aynı öyküde bahsi geçen Atatürk'ün söndürmeden bıraktığı sigarasını içme yarışına giren sevimli öğretmenlere de ayrı bir paragraf yazılırdı ya neyse...

Demek ki islamcı tayfa da böyle şeyler karalıyor olsa gerek, bizim mahalledeki bilmemne abi çok alem adamdırlar, Gaziantep ne güzel şehir, yemeği nefis, insanı yiğittirler, biraz da Reis sevdası, rabialar falan...

***

Gelgelelim, Ayışığında "Çalışkur" ise oldukça hoş bir uzun öykü. Teknik olarak oldukça başarılı bir kere. Eleştirel bir toplumcu öykü, öyküye gelen (tabii ki kurmaca) tepkiler ve bu tepkiler neticesinde revizyondan geçen, uyumlu metnin orijinal metinle mukayeseli okuması. Bu iki eseri verdiği yıllar arasında Haldun Taner'in başına ne gelmiş bilmiyorum. Ama tam da ilk kitapta düştüğü hatanın tam tersini, yani bir edebiyatçının -bence- yapması gerekeni yapıyor bu öyküde Taner: Satirle didaktizmin ustaca bir dengesini kurarak çoklu hakikat içerisinden "doğru hakikati" seçiyor. Evet, topluma bakarsan iyi işçi de vardır kötü işçi de, hatta aynı işçinin iyi veya kötü olduğu anlar da sürekli değişir. Önemli olan, eğer işçinin ve toplumun iyiliği isteniyorsa, yani "sol" bir edebiyat yapmak isteniyorsa, işçinin bireysel değil toplumsal bir özne olarak neliğini edebiyata yansıtabilmektir, söz gelimi. İşte bunu ustalıkla başarmış bu öyküde Haldun Taner.

Puan: Biri iyi biri kötü iki kitaptan oluşan bu kitaba puan vermek enteresan olacak. Bölelim.

24 Nisan 2018 Salı

Ankaralı Dört Hanım - Claude Farrére

Edebiyat okurluğunda iki zıt uç var, malum: 1) Eserin sanatsal boyutundan, yani dilinden, kurgusundan, atmosferinden vs. haz almak için okumak. 2) Eseri yazıldığı döneme, seçilen konuya ilişkin bir veri kaynağı olarak yaklaşarak bilgi edinmek için okumak.

Ben daha çok ikinci gruba giriyorum. Estetik haz için de okuduğum olur elbet fakat söz gelimi "zor" bir metni sırf sıradışı bir dil veya teknikle yazıldığı için alkışlayamam, müellifini asla sevemem. Okumanın kendisi zaten başlı başına zor bir iş bugün. Etrafta dikkat dağıtan onlarca uyaran, sürekliliği bozan bir sürü parçalı iş. Şöminenin yanı başındaki sallanır koltukta zor metinlerin derinlerine inmek yalnızca bir fanteziden ibaret.

Image result for Ankaralı Dört Hanım - Claude Farrére
Claude Farrére'nin kitabından bir şekilde haberdar olmuş ve ilgilenmiştim. Kitabın erken cumhuriyet dönemine dair çok enteresan gözlemlerin kapısını aralayacağı kapak yazısında da bangır bangır ilan ediliyordu zaten [1]. Sonra sahafta 5 liraya bulunca affetmedim.

Mustafa Kemal'in sırf kendisiyle görüşmek için İzmit'e gittiği söylenen ünlü bir Fransız yazarın Cumhuriyet romanı yazmış olması az şey mi? Üstelik de romanın "geri kalmış Türklerin aydınlanma çabası" gibi üstten bir bakışı da yok. Aksine amiyane tabirle "modernleşme sancıları" çok objektif bir noktadan yakalanarak tartışılıyor ve romanda birkaç kez Fransa'yla Türkiye'nin pek bir farkı olmadığı da vurgulanıyor.

Fakat Yaban vb. okumuş ve 2000 sonrası dönemde Kemalizmin günahları ve sevapları üzerine her iki cenahtan nutuk dinlemekten yılmış bir jenerasyonun ferdi olarak romanda özel olarak aklımı başımdan alan bir "bilgi" olduğunu söylemem çok zor.

Fakat bu noktada girişte açtığım konuya geri döneceğim. Yazarın genç Cumhuriyet'e ilişkin gözlemlerini iki aşk hikayesi üzerinden verme yönündeki seçiminin açtığı kapıya. Romandaki ucuz romantik trajedinin temel dinamiğinin Kemalist kimlik bunalımı üzerine inşa edilmiş olmasındaki teknik yenilik beni hiç beklemediğim bir yerden vurarak birinci tip okurun hazzını almamı sağladı. Kısmen alakalı olarak, roman boyunca yer verilen kimi gözlemlerin (örneğin cenaze defninin tabutla yapılmaya başlanması) gerçek mi yoksa yazarın fantezisi mi olduğu yönünde düştüğüm çelişkilerin ironik hazzı da aynı hattan ilerlemiyor mu?

Bildik temaların farklı zaman veya mekanlara şablon olarak uygulanmasındaki sönüklüğe kıyasla aynı temanın böyle hibrit bir zaman-mekana uygulanmasının açtığı alanın böylesine verimli olması ise işin bambaşka bir ilginçlik yönü.


[1] Büyük bir devrim... Büyük toplumsal değişimler... Yeni değer yargıları, yeni yaşam ve düşünce tarzları. Ancak kişiler bir bocalama içindedir... Bir taraftan; asırlarca devam eden değer yargıları, düşünce tarzları ve dolayısıyla yaşam, diğer taraftan ise yeni kalıplar... İşte büyük ikilem, doğrular hangileri, yanlışlar neler?... İşte yeni Ankara ile yeni İstanbul... Ankaralı Dört Hanım'da iki aşk hikayesi etrafında, 1920 sonları ile 1930'lu yılların başlarındaki Yeni Başkent'le İstanbul'un sosyo kültürel örgüsü irdeleniyor

4 Temmuz 2017 Salı

Post-Kemalist Dönemde Kemalizm Tartışmak: Albayım- Hasip Akgül

Hasip Akgül, Marksist bir yazar. Romanı Albayım’da ise sınıfsal bir meseleye değil, Ergenekon operasyonları arka planında solun Kemalizm’le ilişkisine eğilmiş.

Romanda "Albayım" olarak anılan karakterimiz Yurdanur Yılmaztürk adındaki, Mustafa Kemal takıntılı bir emekli albay. Şeklen bizzat Mustafa Kemal olma arzusu duyan ve bunu mümkün olduğunca da beceren biri. Bu kapsamda adına aile denen mikrokozmosta bir tür " Kemalizm düzeni" kurmuş. Başarılı bir Kemalist proje olarak bir oğlunu (Mustafa) beyaz Türk yapmış. Ancak aynı düzen, diğer oğlunu (Kemal) Kemalizm'den kopuş mücadelesi içinde aklını yitirme noktasına getirmiş, sürgüne bile göndermiş.

Yazar, bu aşırı derecede basit alegorik çerçeveden anlıyoruz ki yazarın temel derdi, “üvey babası” olan Kemalizmin yenilgi sürecinde Türkiye solunun Kemalizm'le ilişkisini gözden geçirmek. Yer yer Kemalizmin, yer yer anti-kemalizmin parodisini yaparak.

Romanın ilginç kısımlarından biri aşırı açıksözlülük. Edebi anlamda girişeceği tüm oyunları, yazıma dair kendiyle yaşadığı tartışmaları okurdan asla gizlemeden, çoklu yorum imkânlarına tenezzül etmeden hilesiz bir anlatımı tercih ediyor. Örneğin romanın dördüncü bölümü olan "Bateriye Veda Duası", dünyevi olanın uhrevileştirilmesiyle kafa bulmak için bir tür “Levent Kırca kör gözüne parmağımcılığı”ndan çekinmiyor. Yazar bu anlamda bir bakıma edebiyattan "kaçıyor".

Yazar tüm açıksözlülüğün ortaya koyduğu, okuruyla romanı (ve edebiyata dair görüşlerini) bizzat tartıştığı "roman roman içinde" temasını kullanımında da büyük sorunlar yaşıyor. Karakterlere rol dağıtımında savruluyor örneğin. Mustafa ya da onu yetiştiren Selçuk gibi karakterleri ele alalım, bu insanların romanda belirdikleri sahneler (müzikle uğraşan bir yazarın kitabına da yapılacak yorum değil ama) açıkça romanın ritmini bozuyor. Romanda ritmi bozan daha pek çok yere dikkat çekilebilir (kitaptaki merak unsurunun olay örgüsü içinde çok geç konumlandırılışı gibi) ancak şu noktada gerekmiyor. Yine teknik bir aksaklık olarak, roman gerçekliğini yaratmak için bel bağlanan "Karakterleri Yaşatma Cemiyeti Lokali" isminden başlayarak romandaki tüm konumuyla Murat Menteş - Alper Canıgüz romanlarından fırlamış çocuksu (kötü anlamıyla kullanıyorum) bir tat veriyor.


İçerik olarak baktığımızdaysa sanırım romanın açtığı en verimli tartışma Kemalizm'le olan baba-üvey oğul ilişkisindeki süreklilik/çatışma dinamiklerinin flu bir veçhesi olarak “akılcılık”. Yukarıda da bir örneğine değindiğimiz gibi, “akılcı” Kemalizm'in akıl dışı sapmalarını tiye alıyor roman. Fakat Kemalizm'e akıl (edebiyat) yoluyla müdahalesi ikircikli. Bir yandan yazarın kendisinin de akılcı olduğunu anlıyoruz, ama öte yandan metnin anlatıcısını bir tür akli rahatsızlığa sahip biri olarak oluşturduğunu görüyoruz. Yani anlatı, akıl hastası anlatıcının kendisini delirten akılcı babasını akıldışılıkla suçlaması gibi bir garabet üzerine kurulu. Ancak aklı sorunsallaştırmayacak, akıldışılıkla gırgır geçecek bir metin ortaya konacaksa, yazar niçin bunu doğrudan iyi ve akılcı bir edebi metinle yapmıyor? Çünkü sanıyorum ki yazarın niyeti, bir parodi olarak romanın okura “Kim akıllı kim deli?” sorgulamasını yaptırmak. Fakat iyi edebiyat, bu sorgulamanın “Gören bizi sanır deli / Usludan yeğdir delimiz” dizeleri ile ifadesiyken, Albayım romanı daha çok Kemal Sunal’ın “Deli Deli Küpeli” filmini andırıyor. Kuşkusuz söz konusu filmin de mesajı oldukça kuvvetli, fakat sanat kategorisinde ne kadar değerlendirilebileceğini tartışmak gerekiyor.