batıcılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
batıcılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Haziran 2019 Perşembe

Milan Kundera - Perde

Image result for milan kundera perdeBirkaç ay önce öykülerimi okumasını istediğim ve sağ olsun beni kırmayan bir arkadaşım aramış ve "Sana bazı eleştirilerim olacak, Kundera'nın Perde kitabına bir göz at, senin öyküleri onun üzerinden konuşalım" demişti. Perde'yi okudum ve dün buluştuk. Fakat ufak bir sorunumuz vardı: okumasının üzerinden epey zaman geçtiği için arkadaş öykülerimi hatırlamıyordu. Hal böyle olunca eleştirileri de "Hani şu adamlı olan öykü vardı ya, onu baya sevdim" seviyesinde kaldı ve bu buluşmanın (edebiyata dair bildiğim ne varsa bir an için unutmama neden olması dışında) edebiyatla olan ilişkime özel bir etkisi olmadı. Bana yadigar kalansa Perde'yi okuma deneyimi oldu.

Pek sovyetik biri değilim, hele hele Brejnev doktrininin yılmaz bir savunucusu hiç değilim; ama yine de Kundera'yı politik sebeplerden ötürü pek sevmem. Mesele de zaten Kundera'nın sosyalist olmaması ya da Batı'ya sığınması vs değil, edebi gücüne kıyasla felsefi içeriğinin geri kalmışlığı ve buna paralel olarak Batı fikrini düzayak savunurken bile sık sık tökezlemesine sebep olan içeriksizliğidir benim için. Örneğimiz kitaptan: İkinci Dünya Savaşı öncesinde büyük devletlerin temsilcileri "Almanya Çekoslovakya'yı işgal etsin mi, etmesin mi" toplantısı yaparken Çek diplomatların koridorda bekletildiğini anlatır Kundera. Fakat alabildiğine nesnel bir anlatımdır bu: Olayın ne kadar küçük düşürücü olduğunu, bugün hâlâ hissedilen utancı ya da büyük devletlere yönelik öfkeyi tariflemez (hissetmez bile belki de). "Tasvirin kendisi bu hisleri okura yeterince aktardığından, bu üslup bilinçli bir tercih olabilir" mi diyorsunuz? Çok değil, on sayfa sonra Kundera ülkesinin aslında ne kadar da Batılı olduğunu delilleriyle sunarken yine de "Doğu Avrupa" olarak nitelendiriliyor olmasındaki ironiyle baş başa bırakmaz okuru; bu nitelendirmeyi "bir sürgünü yaşamak gibi" hissettiğini vurgulamadan geçemez. Söz konusu Avrupa olunca multi-kultiyi hatırlar ve tektipçi Sovyetlere karşı "minimum alanda maksimum çeşitlilik" der, ama bu ilkeyi kendi coğrafyasına uyarlayıp Çekya'ya melez bir kimlik atfetmekten de imtina eder; Çek tarihi tamamen Batılıdır Kundera'ya göre, (dilbilimsel birlik hariç!) "Slav kültürü" diye bir şey yoktur! Uzatmanın alemi yok, Kundera bir Soğuk Savaş aydınıdır, kendini Batı için, Batı'yı kendi için araçsallaştırarak kazan-kazana oynamış dahi bir edebiyat girişimcisidir. Ve öyle Avrupa merkezcidir ki Gabriel Garcia Marquez'i Avrupa edebiyatı içerisinde sayar (sf 43)...

Dediğim gibi, Kundera'nın sorunu siyasi değil; bununla bağlantılı, hatta bunun zemini olarak felsefi. Keyifli bir yazar o, ama köhne bir varoluşçuluğun şaşaalı günlerinde takılıp kalmış birisi: Hani filmlerde olur ya, evinde yalnız yaşayan kafası gidik bir kontes hala Victoria dönemi İngilteresinde yaşadığını sanır da her gün o dönemin modasına uygun giyinir, eve gelip gidenler ona artık zamanların değiştiğini söylemek gibi bir kötülük yapmaz ve en azından kontesin evinde oldukları müddetçe oyunu onun koyduğu kurala göre oynarlar, zira evet kontes tırlatmıştır ama zararsızdır ve üstelik nostaljik duyguları kabartacak kadar kibar ve şaşırtıcı biçimde şıktır da. İşte Kundera benim için varoluşçuluğın tırlatmış Kont'udur, loş koridorlarına Kafka'ya kadar uzanan şeceresinin tablolarını dizdiği şatosu çoktan boşalmıştır ama elinde kalan yalnızca titri de olsa bir kont hâlâ bir konttur.

Peki nedir felsefi problemlerinin denemelerindeki tezahürü? Bence öncelikle estetiğe ve bu bağlamda romana biçtiği metafizik rol: Hem estetik beğeniyi hem de sanat tarihini insanın tarihinden ayırıyor Kundera. "İnsanlık tarihinin kendini tekrarlamak gibi bir zevksizliği olabilirse de bir sanatın tarihi tekrarlara katlanamaz. [...] Sanat kendi tarihini yaratmak için vardır," diyor mesela. İnsanlık tarihindeki tekrarların dahi tarihin okurları tarafından (okurların kendi tarihsellikleri sebebiyle) farklı şekilde anlamlandırılacağını unutuyor; "Tarih ... resmedilecek, suçlanacak, yorumlanacak bir nesne olarak romancıyı ilgilendirmez, tarihin romancıya çekici gelmesinin nedeni [...] beklenmedik olasılıkların üzerine ışık tutan bir projektöre benzemesidir," diyerek tarihsel bağlamı bireysel varoluşçuluk araştırmaları için işlevselleştirirken tarihin seyrini şu veya bu yönde değiştirecek bir failliği yoksa o varoluşun nasıl bir anlamı olduğu sorusunu sormayı unuttuğu gibi.

Kundera'nın derdi günü birey ve dünya arasındaki "gizemleri" çözmek, Broch'tan "Romanın tek ahlakı bilgidir," alıntısını bu yüzden yapıyor, bu yüzden "Roman kahramanları anlaşılmak isterler, roman sanatının varoluş nedeni hayatı anlamaya çalışmaktır" diyor. Fakat neticede bir anlamı yakalayıp roman diline kodlama gibi bir çabası yok, ne de en azından bu arayışa yönelik bir yöntem önerisi. Kundera "hayatın anlamı" denen çorbaya biraz daha baharat katıp yeniden ve yeniden karıştırmaya; asla sofraya sürülmeyecek o çorbanın kokusuyla anlam açlığı çekenleri heveslendirmeye sanat diyor.

Dikkat edilirse - ve çorba-baharat metaforundan devam edersek - romancının ancak "insan doğasının o zamana kadar bilinmeyen, gizli kalmış bir yönünü keşfederse"  bir roman ortaya koyabilmiş olacağını söylerken kast ettiği şey iyi kötü bir "çorba" denemesi bile değil, salt bir baharat. Dostoyevski ve bir günün ne kadar yoğun olabildiğinin keşfi, Flaubert ve önemsiz bir anın koparabildiği fırtına, vesaire... Evet, bunun sanatsal bir yanı var hakikaten, ama sorun şu: Kundera yalnızca buna sanat diyor.

1 Kasım 2017 Çarşamba

Uyku Krallığı - Kerem Eksen: ya da Ertuğrul Özkök ve "Gelin İtiraf Edelim" Konsepti (Spoiler İçerir)

Tanpınar, romanın Batı'daki ve bizdeki eşitsiz gelişimini açıklarken Hristiyanlıktaki günah çıkarma geleneğinden söz eder. Buna göre romanın Batı'dan yükselişinin sebebi Hristiyan bireyin bu kendi içine dönme alışkanlığıdır. Bu tespitin kaldıramayacağı kadar su yüklemek istemem, fakat buradan ilhamla açılabilecek yeni bir bahis var: Vicdan azabı dürtüsü ve kul hakkının sorulacak olması korkusu hariç tutulursa, bizde "itiraf" proaktif değil reaktif bir eylemdir, zira "suçüstü" yakalanmanın ya da ciddi ithamlarla muhatap olmanın bir neticesidir. Resmi (polis, savcı vb.) ya da gayrı resmi (sms'leri okuyan kıskanç eş) bir iddia makamına karşı yapılır. Bu minvalde objektif değil subjektiftir, yaptığını bütün çıplaklığıyla anlatmanın değil mümkün mertebe reddetmenin, çarpıtmanın, reddedilemeyen yerdeyse "Yaptım ama sor bir neden yaptım,"  açıklamaları iliştirmenin pratiğidir. Fakat elbette toplumlar ne homojen ne de sabittir, dolayısıyla "Bizde bu iş böyle olur," demek fazla toptancı bir hüküm. Üstelik bu noktada kanımca Doğu'yu da, Batı'yı da birleştiren nevzuhur, ince bir taktik var: "Samimi" itiraf. "Yaptım ve pişmanım" da değil, "Yapmadım" da. Daha çok şu: "Yaptım ama hangimiz yapmazdık ki?"

Her ne kadar kendisi "Uyku Krallığı, bir itirafnameden ziyade, bir hatırlama sürecinin ve bir halet-i ruhiyenin anlatısı benim için," dese de Kerem Eksen'in Uyku Krallığı'nı okurken bu "itiraf" pratikleri üzerine düşündüm.

Öncelikle neyin itirafı olduğunu ortaya koyalım. Kitabın kısa özeti bile bu konuda yeterli fikir verecektir: Öğretim üyesi, "şairlik geçmişi olan" bir tarihçi, Fikret, adı açıkça anılmasa da Gezi benzeri bir eylemlilik esnasında ve üstelik kendi okulunda da bir işgal söz konusuyken hasta olduğu için bir Pazar günü salonda yatmakta, dünü ve bugününü düşünmektedir. Dolayısıyla itiraf da orta sınıfın politik ve etik falsolarının itirafı.

Burada bir parantez açalım: Gezi'nin edebiyatımıza yansımasının nasıl olacağı Gezi'den beri tartışma konusu. Başlı başına bir "Gezi romanı" olmasa da Gezi'nin ciddi bir unsur olarak öne çıktığı Uyku Krallığı'nı Gezi'den beri tartışma konusu olan bir başka hususla birlikte ele alalım: "Gezi bir beyaz yakalı isyanı mıydı" meselesi. Bana kalırsa Gezi elbette karmaşık bir sosyoloji içeriyordu, içinde Ethem Sarısülük'ün de, Okan Bayülgen'in de yer aldığı (biri canını verirken öbürünün parkta kitap okuyup ertesi 1 mayıs'ta polisle selfi çektirdiği) bir olaydan söz ediyoruz. 

İşte bu karmaşık sosyolojinin farkında olan ve romanında da bunu teslim eden Kerem Eksen de temsilcisi olduğu entelektüel küçük burjuvazinin yalnızca Gezi hakkındaki düşüncelerini değil, bir bütün olarak ideolojik konumlanışını samimi bir biçimde yansıtıyor, samimi olamadığı yerlerdeyse bahaneler üretiyor. 

Biraz detaylara girelim. Roman yazmak istiyorsunuz ama "o ilk cümleyi" bir türlü bulamıyor musunuz? Peki şu nasıl:

"Bazen Amerika'daki yıllarımızın Nilgün'le geçirdiğimiz en güzel zamanlar olduğunu düşünüp üzülürüm."

Bu itirafla başlıyor Kerem Eksen romanına. Orhan Pamuk'un "Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum"unu çok ama çok andıran, yazarın roman boyunca kendini defalarca kanıtlayacak olan dil yeteneğinden -nedense- eser barındırmayan, iddiasız mı iddiasız, handiyse "itici" denebilecek bir giriş cümlesi bu. (Romanın tarzı da bu anlamda çok ilginç: Kerem Eksen kalemi eline almış ve iyi mi kötü mü olduğuna bakmadan -müthiş bir samimiyetle- cümleleri ardı ardına eklemiş gibi, tek bir harf silmemiş sanki.) Fakat? Fakat, samimi işte. "Üzülüyor" bir kere yazar, okur daha ilk cümleden empatiye çağrılıyor. Yazarın ve Nilgün'ün Amerika'nın dışında geçirdiği zamanlarda üzülecek bir şeyler var, mendilleri hazırlayın.

Peki ne vardır bu Amerika'da da, en mutlu anlar orada? Neler yok ki: 

Yeniyetme tarihçimizin rol modeli oradadır bir kere. Buradaysa akademi vicdansız, faşist öğretim üyelerinin elindedir. (Peki bu yanlış bir tespit mi, tartışmasını sonraya bırakalım.) 

Orada banliyö evinizin camından baktığınızda huzur bulursunuz, buradan bakınca hiçbir ortaklık kuramayacağınız insanları taşıyan arabalar görürsünüz. (Gerçi samimiyetle itiraf etmek lazım: Sizin camınızdan barikatların kurulduğu Sultanbeyli, Gazi, Okmeydanı, Taksim görünmüyosa sizin suçunuz ne? Sizin neden o barikatlarda ya da o mahallelerde olmadığınız sorulacak olabilir, bunu da sonraya bırakalım.)

Oralı (genel olarak Batılı) olana ne mutlu ki yaşadığı şehrin yıkımını görmeyecektir. Oysa İstanbul'un kaderi Beyrut'la, Bağdat'la birdir. Biz, İstanbul'un yıkılışını göreceğiz (sf 150).

Özetle, fazlasıyla tanıdık Batı'ya kaçma argümanlarını edebi formları içerisinde buluruz romanda.

Ama şimdi sonraya bıraktığımız tartışmalara dönelim: 

Batı'daki akademi gökten zembille inmedi, mücadele edersek buradaki akademi de nitelikli olabilir, mi diyorsunuz? Doğu'nun kaderi yıkım değil, biz de barikattaki, işçi mahallesindeki yerimizi alabiliriz, mi diyorsunuz?

Yahu siz kiminle dans ediyorsunuz kuzum? Burjuvanın zihin dünyası zaten zengindir hani ya, en çok da mücadeleden kaçmanın teorisiyle doludur.

Bu romanda burjuva kaçışçılığının olumlanması kahramanımızın tarihçiliği üzerinden halledilir: "Her şey her zaman kötüye gider: tarihin yasası" (sf 194).

Elbette "tarih" yalnızca edebi bir tercih. Kahramanımız söz gelimi astrofizikçi olsaydı da bu kaçışçılığın teorik altyapısını pekala doldurabilirdi: Hani dünyayı çok da önemsememek için "koca kainatta bir toz zerreciği" olma söylemi vardır, sen ne kadar ciddiye alırsan al, kainatın büyüklüğü karşısında ne olduğunu düşündüğünde her şey anlamsız gelir. Evet bu yöntem insanın gözünde büyüttüğü acılarla mücadelesi için oldukça faydalıdır, fakat aynı mantıkla ilerlendiğinde bütün ahlaki değerlerin, bütün mücadelelerin de hükmü kalkar (aklıma gelmişken konuyla ilgili bir espri için bkz). 

Kerem Eksen, romanda bunu tarih ile yapıyor: Koskoca bir tarih var ve biz küçücük bir noktayız. Devasa "Tarih"e karşı bizim hükmümüz nedir ki? 

Hele hele bu tarih devingen değil de, durağan, hatta hatta topyekun bir gerileme dönemindeyse? "Bir çölü geçmek zordur" hadi ya, "peki bir çölde doğduysak?" (sf 177)

Hele hele harcanıp giden İran devrimcilerinin anısı hafızamızda tazeyken, değil mi ya? Romandaki İranlı karakterimizin, devrimci babası hakkındaki sözlerini hatırlayalım: Artık Amerika'da yaşayan İranlı İsmail " 'Bizim devrimimiz' denen şeyden söz ettikçe öyle bir devrimin hiçbir zaman yaşanmadığını, dönüp bakıldığında öyle bir ihtimalin zaten çok ama çok uzak göründüğünü..." söyler babasına. (sf 93) Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla! (Hem zaten o baba şimdi senede 400.000 dolar kazanan bir doktordur, fırsatlar ülkesi Amerika'da.)

Bu kapsamda romana kasten yerleştirilmiş olan flagellantların hikayesi devreye girer. Durup dururken, kendilerini kırbaçlayarak gezen bu tarikatın fikir babası Joachim Von Fiore'nin tarih anlayışını öğreniriz: Meğer "[...] kayda değer hiçbir şeyin vuku bulmadığı [...] uyku çağları" vardır (vurgular yazara ait) bu anlayışa göre  "[...] gaflet içinde doğan, yaşayan ve ölen kuşaklar, beyhude geçen ömürler..." (sf 198). 

Evet, aranan "bulgu" özetle budur: "Bir şeyler oluyordu hep, evet, bütün dünyada durmadan bir şeyler oluyor ve hiçbir yere varmadan, öylece olup duruyordu." (sf 212)

Madem bir şey değişmeyeceği bilimsel olarak gösterilebiliyor, şu üç günlük dünyada devrimci olmaya değer midir?

Bitmedi. İşin tarihsel olduğu kadar, felsefi boyutu da var. 

Romanda kahramanızım Fikret'in Alman dostu, tarihçi Wolfgang aynı zamanda dağcıdır. Şöyle der Wolfgang, dağcılığı hakkında: "[Yukarıdan] baktığımda herkes haklı görünür gözüme, tabii aynı zamanda da herkes haksızdır ve bu ikisi aynı şeydir, neticede her şeyi olduğu gibi kabul ederim, evet, hepsi kabulüm der dururum içimden, olan biten neyse kabulüm. Böylelikle nihayet kurtulduğumu, o aşağıdaki aptallıkların artık bana dokunamayacağını düşünüp sevinirim - ve aslında bu his de aptalcadır." (sf 201)

İşte küçük burjuvanın samimiyeti tam olarak buradadır: Hayatını üzerine inşa ettiği zeminin aptallık olduğunu adı gibi bilir, ama bunu yine de yapar ve bunu saklama gereği bile duymaz. Nihilizmi sorumluluktan kaçışı için bir kalkan olarak kullanır fakat aynı nihilizmden yola çıkarak hazdan kaçmaz örneğin. Şöyle der kahramanımız: "Hepsi kabulüm, deyip duracaktım, tarihçi olmaya geldim ben Wisconsin'e değil mi, evet ya, çok iyi bir tarihçi olacağım" (sf 202). (Her şey anlamsızken çok iyi bir tarihçi olmanın ne anlamı varsa artık?)

Koca kainatta bir toz zerreciği olduğu için dünyayı önemsemez, ama paradoksa bakın ki dünyanın içinde bir toz zerreciği olan kendinden daha önemli bir şey de yoktur. Ünzile'nin öyküsünü anlatan Sezen Aksu şarkısını yarısına kadar dinleyebilir (sf 185) fakat geçirdiği bir Pazar gününü 230 sayfa boyunca anlatmaya değer bulur! (Hatta tarihçi kahramanımız Fikret, romanda kendine özel bir tarihçi -Fikolog- bile kurgular: bireyselciliğin zirvesi.)

Romanın buraya kadar ele aldığım kısmının çok güçlü bir yanı olduğunu kabul etmem gerek: Ertuğrul Özkök'ün "gelin itiraf edelim" konsepti olarak dimağlara yerleşen ince taktiğinin ustalıklı kullanımıdır bu. Yazar bireysel günahlarının itirafına soyunmamıştır yalnızca, samimiyetiyle okurun da bilinçaltına sızar ve onu itirafa zorlar: "Siz de sorumluluktan kaçmak için benzer bahanelere sığınmıyor musunuz? Siz de bazen Batı'ya kaçma hayalleri kurmuyor musunuz?"

Doğrudur, insanların mücadeleden kaçmak için aptalca bahanelere sığındığı, bazense yalnızca ama yalnızca kaçmak istedikleri anlar vardır. Fakat burada edebiyatın görevi nedir? Bu duyguların ayartıcılığıyla mücadele etmek mi, yoksa onları samimiyet ambalajıyla satışa çıkarmak mı? Yazarın Ertuğrul Özkök'ten farkını bu sorunun cevabı belirleyecektir.

Romandaki karakteri yazarla özdeş değerlendirmem yadırganabilir. Neticede kahramanın görüşleri yazarın görüşlerini yansıtmak zorunda mı? Kerem Eksen bir anti-kahraman yaratmış olamaz mı? Elbette, kahraman-yazar özdeşliğini yekten kurmamak gerekir. Yazar, ideolojik konumlanışını kahramanında değil, kahramanının başına getirdiklerinde gösterir. Ve işte ben de tam buradan hareketle kahramanı yazarla özdeşleştiriyorum. Zira Fikret'in bu kaçışçılığı romanın sonunda bizzat yazarın müdahalesiyle haklı çıkarılıyor. Kitabın sonunda Fikret, evlerindeki kedinin ayağını yanlışlıkla incitmesine sebep olur. O an, kedinin çektiği acıyı hisseden Fikret gaflet uykusundan uyanıverir. Hasta olmasına aldırmadan yatağından fırlar ve devam etmekte olan direnişe katılmak üzere okuluna gider. Fakat o da ne? Direnişçiler taleplerinin mümkün olan en uyduruk biçimde karşılanmış olmasını kabul edip direnişlerini bitirmiş, Taksim'de kutlama yapıyor olmasınlar mıdır? 

Fikret, yaşadığı "uyanış" sonrası okuldaki direnişe katılarak kalıcı bir değişim yaşayacağına, okuldaki mücadelenin "kolpalığı" ile Fikret'in tüm kaçışçılığı haklı çıkarılır. İşte yazarın Fikret'le özdeşleşmesi tam da burada ortaya çıkar.

Kısacası şu sıralar Avrupa'ya kaçma planları yapan, fakat kendini ve çevresini bu kaçışın haklılığına ikna etmek için yeterli psikolojik-felsefi donanıma sahip olmayanlar kendilerine bu kılavuzu sunduğu için Kerem Eksen'e ne kadar teşekkür etseler az. 

Mücadelenin değerine inananlar içinse bu roman küçük burjuva zihin dünyasında bir gezintiden ibaret - fakat yol çok kasisli.

10 Ağustos 2017 Perşembe

Ayfer Tunç - Mağara Arkadaşları (Spoiler içerir)

Ayfer Tunç'la tanışıklığım Aziz Bey Hadisesi kitabından ibaretti. Dolayısıyla romancılığına dair bir fikrim yok. Öykücülüğü hakkındaki fikirlerim ise ufak ufak netleşiyor. Aziz Bey Hadisesi'ni okuyalı altı yıl kadar oluyor. O dönem notlar alarak okuyan biri olmadığım için o kitap hakkında uzun boylu laflar edemeyeceğim. Yalnız bende bıraktığı çok güçlü bir etki var ki -ne okusam bilemediğim zamanlarda Ayfer Tunç'u kalıcı bir seçenek kılan şey de budur- o da Ayfer Tunç'un erkek psikolojisi ve bu psikolojiye uygun dünyalar yaratmaktaki başarısı. Bu başarı çok kolay düşülebilecek olumsuz (eril/maço) stereotipleri ya da verili toplumsal bellekte yer alan bildik arketipleri (şiirsel konuşan evsiz şarapçı vb.) birazcık elden geçirip yeni bir kıyafete büründürme tuzağından ustaca kaçınarak özgün iç dünyalar kurgulayabilmesinden ileri geliyor. 

Bunlardan Aziz Bey Hadisesi'ni değil, onun beni neden Mağara Arkadaşları'na yönlendirdiğini ve dolayısıyla bu kitaptan nasıl bir beklentim olduğunu anlatmak için bahsettim. Aziz Bey Hadisesi'nden bir önceki kitabı olan Mağara Arkadaşları'nda ise bu beklentiyi karşılamanın işaretleri var, kendisi değil. Bütün öyküleri birbirine bağlayan "erkeklik" gibi bir tema yok her şeyden önce. İlk dört öykü belirgin bir biçimde modernitenin temel sembollerinden olan "apartman" yaşantısı etrafında örülü olsa da (ki yazıya iliştirdiğim Can Yayınları 3. baskısının kapak da buna işaret ediyor), sonrasında bu çizgiden net biçimde ayrılan öykülerle de karşılaşıyoruz. Bundan başka öne çıkan bir yatay eksen de olmadığına göre, bu kitaba Ayfer Tunç'un belirli bir dönemde yazdığı (yazar ve yayınevi tarafından) kalburüstü (bulunduğu anlaşılan) öykülerin derlemesi diyebiliriz.

Bu dağınık bileşime yönelik görüşlerimi de bu nedenle dağınık biçimde vermemde sanırım bir sakınca yok. 

  • Gençlik Sabah Çiyidir, Küçük Kuyu ve Siz ve Şakalarınız öykülerinde üzerlerine konuşulacak bir şey göremiyorum. 
  • Ses Tutsağı en azından ilginç, edebi hazzı düşük olsa da. "Şahidi olunan bir hayatın sorumluluğunu alma sorunu" diyebileceğimiz, özellikle de sanatçıları ("Afrikalı aç çocuğun fotoğrafını çeken adam" hikayesini hepimiz biliriz) ve sosyal bilimcileri çok yakından ilgilendiren bir konu hakkında olduğundan önemli. Önemli, fakat neden çarpıcı değil? Öykünün finalindeki korkaklık, nesnesiyle birlikte ölen öznenin bu gerçekliği bir öyküleme müdahalesiyle kırarak kaçışı yüzünden olduğu çok açık değil mi? Bu çok önemli noktaya geri döneceğim.
  • Cinnet Bahçesi ise hem bir hikayesi olduğu için hem de işlerliği kanıtlanmış bir anlatı şablonuna göre hazırlandığı için okunurluğu çok yüksek bir öykü. Fakat Aziz Bey Hadisesi'ne daha vakit var: Demem o ki yalnızca anlatı değil, karakterler de doldurulmuş şablonlar bu öyküde. Stereotipik bir eril erkek, stereotipik bir naif erkek, stereotipik bir meyhaneci... Bu nedenle bir sanat filminden çok, başarılı bir Marvel uyarlamasını andırıyor.
  • Ara Renkler Grubu tek bir başlığa sığdırılmış üç kısa erkek öyküsünden oluşuyor, ve bu da Aziz Bey Hadisesi'ne dair görüşlerimi pek de doğrulamayan bir toplam, söz konusu üç öykücükten yalnızca bir adedi çarpıcı olmayı başarabiliyor.

Geriye iki öykü kaldı. Mağara Arkadaşları ve Alafranga İhtiyar. Ve bu iki uzun öykü de kanımca üzerlerinde uzun uzun konuşmayı hak ediyor.

Yanlış Bir Alegori: Mağara Arkadaşları


Kitaba adını da veren Mağara Arkadaşları'nın ilk iki kelimesi "Ayyıldız Apartmanı", kör göze parmak: Köhnemiş, yıkımını bekleyen bu apartman hakkındaki öykü bir Türkiye alegorisi. Siyasal alegoriler zordur, çünkü yazarın ideolojik konumlanışını çok kolay ele verirler. Bu nedenle müthiş bir sistemik kavrayış gerektirir, sistemin çözümlenmesinde en ufak bir falso, alegoriyi de darmadağın eder.

Bu kapsamda öykünün 1994 tarihli olduğunu göz önünde bulunduralım. Madımak yakılalı iki, Uğur Mumcu öldürüleli bir yıl olmuş, belediye seçimlerine Refah Partisi damgasını vurmuş. Bugünkü adlandırmayla "Eski Türkiye", bir varoluş krizinde. 

Öyleyse mühim soru şu: bir yazar bu krizi nasıl resmeder? Yıkıma giden Türkiye'nin gerçekliği, sosyolojisi ayyaş bir yazar, hafifmeşrep bir kız ve bunak bir ihtiyar ile bunların altında ezilen Müslüman bir kapıcı üzerinden temsil edilen bir apartmanın söz konusu kapıcı marifetiyle intiharı mıdır? 

Öykünün 1994 tarihli oluşundan yola çıkmıştık, tam bu noktada o tarihe geri dönelim. 1994'e ve berisine değil, ilerisine bakalım. Gazi İsyanı'na bir yıl var. Kadıköy 1 Mayıs'ına, Susurluk olayına ve bunu müteakip gerçekleşen yaygın protestolara ise sadece iki yıl. Peki bu gerçeklik nerede? Patlama noktasına gelmiş Aleviler ya da Devlet-Mafya-Aşiret üçlüsünün üzerine yürümeye hazır milyonlar nerede?

Tüm bu sorulara verilen cevapsa yalnızca ve yalnızca yazarın kaçışı. Cevap apartmanın tam olarak da Türkiye'yi sembolize etmeyişi (kuruluş yılı 1923 değil vb.), etse bile ne de olsa patlamayacağı, hülasa bir Ses Tutsağı olan yazarın kendi kurmacasıyla kendini kandırışı.

Alafranga İhtiyar: Sahi Biz Batı'nın Nesini Aldık?

Kitabın en azından lisan zaviyesinden en ayrıksı öyküsü Alafranga İhtiyar. Şeklen bakıldığında bu öykü, yazarın istediği zaman eski dile de hakim olabildiğini gösterererek bir saygınlık uyandırıyor. Gerçi aynı yazarın Mağara Arkadaşları öyküsünde "umarsız" kelimesini "umursamaz" anlamında kullanabildiğini, Allah'ın şefaatinden bahsedebildiğini düşününce "saygınlık uyandırıyor" yerine "façayı toparlıyor" demek belki de daha doğru ya, konumuz bu değil. Öykü eski kelimelerin, hatta (yazarın araya girmesi gibi teknikler kullanarak, yer yer açıktan selam çakarak) bir bütün olarak eski romanların nostaljik hazzını veriyor vermesine, fakat ne yazık ki içerikte yine büyük bir duvara tosluyor.

Zira eğer okuduysanız, bu öykünün esasen Fatih Harbiye romanıyla diyaloğa girdiğini fark ediyorsunuz. Hani şu Fatih'teki mütedeyyin ve milli hayatla Harbiye'deki gayri milli ve ahlaksız hayatı kıyaslayan, bu mukayeseyi finalde Doğu-Batı musikisi alanına da taşıyarak bugünkü "Aslında biz Batı'dan üstünüz ama içimizdeki gayri milli unsurlar yüzünden..." zihniyetinin altyapısını içeren tezli Peyami Safa romanı.

Paralelliğe dönüp bakalım: Alafranga İhtiyar'ın olay örgüsü basit: Teknik okullu bir yazar adayı, takkeli makkeli bir dedenin klasik Batı müziği konserlerini takip edişini ilginç bulur, hikayesini merak eder, bir nevi hafiyelik neticesinde hikayeyi öğrenir: Meğer E(rzurum)lu dedemiz konservatuarda hademelik yapmıştır, başından karşılıksız bir aşk macerası geçmiştir (aşık olduğu konservatuvar öğrencisi ona değil; şan hocası olan, zarif, fakat çapkın ve yalancı Nedim Bey'e tutulmuştur), tüm bunlar olurken de Batı müziğine meftun olmuştur ("Müstahdem Hüseyinlikten musikişinas Ulviliğe terfi etmiştir"!!!).

Sonunda da şöyle diyor, Teknik Üniversiteli yazarımız: "Bazı geceler üçümüz oturup konuşuyoruz, batı musikisi ile ilim arasında bir rabıta olup olmadığını münakaşa ediyoruz. Benim şairane, pek kırılgan ve hassas ruhumu alaturka doyururken; Handan, alafranga musikinin adeta bir matematik teorisiyle yazılmış notalarında kendini buluyor."

Bu öykünün Fatih ve Harbiye'yi barıştırma çabası olduğu muhakkak. Barıştırmak tabii ki güzeldir, en azından naif bir arzudur. Fakat burada sorun şu ki, barıştırılmaya çalışılan mahalleler aslında bu dünyada yok, Peyami Safa'nın kafasındaki, var olmayan bir dünya orası. "Kötü Müslüman" diye bir şeyin olmadığı bir dünya, sözgelimi. Siz tutup bu kurguyu sosyolojik bir gerçeklik olarak kabul ederseniz, Batı'nın teknik üstünlüğünün bir bütün olarak kültürlerinde içkinliğine, buna karşın Doğu'daki kalbin, hislerin, inceliğin de Batı'da olmadığına dair o üstünkörü kıyaslamanın yeniden üretimine işte böyle saplanıp kalır, çözüm olarak kendinizce bir melezlik önermek zorunda kalırsınız: "Keşke ülkeyi (aşık olunan kadını) Harbiyeli ahlaksızlara değil de Batı'yı layıkıyla anlamayı başarmış Fatihlilere (Erzurumlu) teslim etseydik" hayıflanmasına. Soralım o zaman: Bu "çözüm", "Batı'nın ahlaksızlığını aldık" demekten başka nedir? Peyami Safa'nın "Biz her yönümüzle üstünüz" hüsnükuruntusunun karşısına, üstelik elli-altmış yıl sonra verilecek cevap bu mu olmalıdır?

Velhasıl sevemedim ben bu öykü kitabını. Sevememekle de kalmadım, suçluyorum.