siyaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
siyaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Eylül 2020 Pazartesi

S.E.L.A.N.A. (Şimdiki Mücadelemiz Bütün Bunlar İçindir) - Yorgis Eksarhos

Dayanamayıp twitter'da da belirttim bunu: Hayatımda bu kadar kötü bir roman okumadım. Roman olduğunu söylemek dahi iltifattır. Zira yazar, şahsi düşüncelerine (ki alabildiğine çiğ, işlenmemiş düşünceler bunlar) zorla roman gömleği giydirip piyasaya salmış. Fakat fikirler dengesiz ve canavarane olunca gömleğin de gömlekliği kalmamış tabii, roman ilerledikçe Hulk Hulk'a dönüştüğünde gömleğinin başına gelenler gelmiş romanın da başına. Yani fikir içeren bir roman yazılırken yapılması gerekenin tam tersini yapmış yazar, fikirleri anlatının derinlerine itip anlatının bizzat kendisinin okurun zihninde yeni bir fikir olarak zuhur etmesini sağlamayı aklının ucundan bile geçirmemiş. Bu arada "fikir" dediğim de şey, mesela romanın solcu kahramanı bir papaza "Bana verdiğin İncil'i okudum, içinde bir sürü çelişkili kısım var" diyor ve bu kısımları alt alta sıralıyor falan. İşte bütün bu "fikirler" roman boyunca olabilecek en basit teknikle karşımıza çıkarılıyor: Pat diye romana sokuluveren yeni karakterler. Bir bölümde kahramana dedesi telefon açıyor (biz böyle bir dedenin varlığına sadece ve sadece bu bölümde şahit oluyoruz), "Şu hep okumak istediğin günlüğümü okuyabilirsin" diyor (biz böyle bir isteğin varlığına da sadece bu bölümde şahit oluyoruz) ve "günlük" adı altında yazarın Küçük Asya Felaketi (Kurtuluş Savaşı) hakkındaki fikirlerini öğreniyoruz. Sonradan bu "günlük" hikayesi bir yere bağlanmıyor elbette, yazarın başka bir fikrini okurun beynine kakmak için yeni bir karakter ortaya çıkıveriyor ve bölümler böylece devam ediyor...

Bakın şaka yapmıyorum, romanı okuduktan sonra bir süreliğine edebiyata küstüm. İçimden yazılı hiçbir metni okumak gelmedi. Siz siz olun sakın bu romanı okumayın. 
Fakat şu ana dek birbirinden nitelikli romanlar, şiirler basan İstos nasıl oldu da bu kadar berbat bir eseri TR pazarına sokmaya karar verdi bunu bilmek isterdim. Çünkü vasat Yunancamla yaptığım aramalara bakılırsa bu romanın Yunan edebiyat dünyasında da anlamlı bir görünürlüğü olmamış. Öyleyse niye? "Politik olan satar" düsturu mu? 


PB-HK-SET: Ripped Shirt, Purple Pants for Marvel Legends SHF Hulk (No  Figure) | eBay
Bir Roman Olarak SELANA (Hulk'ın üstündeki şey, temsili)


27 Şubat 2019 Çarşamba

Engin Günay - Kartalimeni

Yüksek edebiyatı herkes sever; ama bir ağacın zirvesine meyvesi var mı yok mu bilmeden tırmanmayı göze almak zordur. Çoğu zaman dikeninden budağından yara bere içinde kaldığımız "edebiyat çınarlarından" elimiz boş döner, hatta yere çakılırız. Bu nedenle, teşbihi beğeninin evrimsel kökeni üzerinden devam ettirirsek, herkesin kendi zevkine göre, toplaması kolay, lezzeti yerinde çalı meyveleri de bulunur. Polisiye kimileri için böğürtlendir söz gelimi, ya da fantastik edebiyat yaban mersinidir. 

Image result for kartalimeniBenim böyle "tür" sevdam yok. Ya da var ama genel kabul görmüş bir "tür" değil. Mahalle edebiyatını seviyorum. Ama öyle tamamen romancının muhayyilesinin ürünü olan mahalleleri anlatan yapıtları değil. Sosyolojik bir kategori olarak "mahalle"yi tartışmaya açmaya çalışan, ya da ne bileyim, karakterler arası ilişkileri ve olay örgüsünü kolay yoldan kurabilmek için çizilmiş bir mekansal sınır olarak herhangi bir mahallede geçen romanları değil. Şüphesiz bunlara da meylim var, ama bunlarda yine "yüksek edebiyat" niteliği aramaktan kendimi alıkoyamam.

Oysa İstanbul mahalleleri başta olmak üzere kanıyla canıyla var olan/olmuş mahallelerin tanıklıklarına zaafım başka türlü. Bunları bir tür sözlü tarih çalışması olarak okuyorum sanırım. Gittiğim, gidebileceğim mahallelerin hikayesinin olması, bana (anlatılan o mahalle şimdi baştan aşağı değişmiş olsa bile) bir arkeolojik ziyaret hissi veriyor. 

Troya harabelerine gidenler bilir, koskoca İlyada'dan geriye neredeyse bina temelleri dışında bir şey kalmamıştır. Ama cümleyi başka türlü kurarsak anlam değişir, orada bazı bina temelleri vardır ki koskoca İlyada'yı yaşamıştır. İstanbul da ne kadar tahrip edilmiş olursa olsun, her mahallesinde değişmeden kalan bazı unsurlar bulunur. Bir köprü, bir liman, bir çeşme, anıtsal herhangi bir yapı; mahalleyi anlatan yapıta, yapıt üzerinden okurun zihnine ve oradan da okurun mahalleyi ziyaretine sızar. Şehir içi gezinti böylece bir arkeolojik geziye dönüşür. Dikkatli okur, yerlisinin bile körleştiği detayları ortaya çıkarmak için mahalleyi handiyse elinde diş fırçasıyla  temizleye temizleye dolaşır.

Sanırım benden başka pek az kişinin okuduğu, bir Samatya öyküsü anlatan Altılının Son Ayağı'na duyduğum hayranlığın kökeninde de bu yatıyordu. Kartalimeni'de de buldum aradığımı. Edebi olarak ahım şahım bir yanı yok kitabın, basit bir dili, politik yoğunlukla beraber sade bir öyküsü var. Sözlü tarihi edebiyata bağlamak için yapılmış bir "tür" manevrasıyla kotarılan sonu sarsıcı değilse de görevini yerine getirmiş. Bugünün ilçesi dünün küçük mahallesinin demografik yapısından biraz daha bahsetmesini beklerdim belki, ama değirmenleriyle, Neyzen Tevfik'iyle, sahildeki çay bahçesiyle elime tutuşturulan define haritası bana yetti de arttı bile.

22 Ekim 2018 Pazartesi

V.S. Naipaul - Taklitçiler

Bazı kitaplar ve bazı filmler vesaire, arkalarından söyleyecek hiçbir şey bırakmıyorlar. Birkaç kişi sinemaya gidiyorsunuz veya "Şu kitabı bir okuyalım, tartışalım," diyorsunuz, bu ortak tecrübe beklenmedik bir biçimde "İyiydi"-"Beğenmedim"-"Niye ya iyi değil miydi?" kabilinden, asla gelişip derinleşemeyen, kısır diyaloglarla sonuçlanıyor. Elbette bunların başında popüler ürünler geliyor, onları saymaya bile gerek yok. Tarantino'nun son filminden çıkıp Anglosakson ampirizmine kadar uzanan bir tartışmalar silsilesinin içine girmek fazla zorlama olurdu. 

Böylesi anaakım örnekler bir yana bırakılırsa, bu türden "konuşturmayan" eserler genelde ironik bir şekilde "geveze" eserlerin arasından çıkar. Birbirlerine yalnızca olay örgüsü bağlamında eklemlenen, anlam düzleminde bir bütünselliğe varmayan çok çok fazla sayıda mikro hikayeden oluşan romanlar örneğin. Veya çok yoğun bir sembolizmi çok kapalı bir anlatının içine yerleştirip açacak ipucu vermeyen, çizgi filmlerde kilitlediği kapının anahtarını yutan karakterler gibi, ancak cerrahi müdahaleyle ("uzman" yorumları okunarak vb.) açılabilen romanlar. Fakat bu iki örneğe de mesafeli değilim. Bir eserin mutlaka "kendi üzerine konuşturmak" gibi bir misyonu olmaz. Bu noktada eserin kendi konuşmasının bize ne yaptığını (verdiği haz, yarattığı kafa karışıklığı...) önemseriz ve zaten o gevezeliği de bu yüzden arzularız.
Image result for V.S. Naipaul - Taklitçiler
Fakat bir de kötü dili, yabancılanan karakterleri, kaba kurgusuyla gevezelik yapanlar vardır ki otobüs yolculuğunda vasat zekalı olduğu ilk dakikada anlaşılan koltuk arkadaşının muhabbetiyle kitlemesine benzer bir etki yaratır. Buna en çok "kocaman" laflar etmeye soyunan kitaplarda rastlıyorum. Taklitçiler bunlardan biri: Google'layınca ilk çıkan bilgilerden biri "post-kolonyal kurmaca" türünde olduğu. Konu, buna paralel, iddialı: Bir üçüncü dünya ülkesi politikacısının başarısızlığa uzanan öyküsü. Yazar: Nobelli. Sonuç? Facia.

Berbat bir anlatımı olan bu romanda dili suçlamayacağım. Çünkü "profesyonel bir siyasetçinin otobiyografisi" olma iddiasındaki bir roman yabancılaşmış bir dili tercih etmiş olabilir. Sorun -bence- basit: Yazarın perspektif seçimi. Yazarımız "siyasetçi" denen şeyin ne olduğunu herhangi bir okurdan daha iyi bilmiyor ve üstelik onu yanlış yerde arıyor. Siyasetçiyi birinci ağızdan anlatıyor Taklitçiler. Bu yüzden ne toplumun değişik kesimlerinin birbirinden farklı hikayelerinde yankı buluyor hikaye, ne bir fanatik taraftarın gözünden psikolojiye göz kırpıyor, ne bir rakip siyasetçiyle karşılaştırmalı ilerleyebiliyor. Siyasetçilik -özellikle de üçüncü dünyada- bir tür modern peygamberlik olduğundan bu anlatının yoğun duygulanımlı kurulması gerekiyor. Siyaset her nerede yapılırsa yapılsın yalan, tutku, kan, öfke, gözyaşı, zafer, trajedi istiyor. Luxemburg siyaseti bile muhtemelen Naipaul'un dünyasından daha renkli geçiyordur. Ne seçim zaferi kutlu, ne mağlubiyetin hezimeti ağır, ne zenginliğe karşı bir tavrı var yazarın, ne düştüğü yerde çektiği çileye.

Fazlasıyla spesifik, genelleme yapmaya imkan vermeyecek derecede tekil bir portre seçiyorsun. Kabul. Öyleyse bu kişiliği bu kadar kötü hikaye seçimleriyle geliştirmek neden? Kötü siyasetçiliği derhal ve behemehal çocuklukta, bilhassa baba figüründe arama kolaycılığına ne demeli? Ya kolonyal güçle sömürge siyasetçisi arasındaki çatışmayı kolonyal kadınlarla ilişkide kurmak? Eh, madem bu kadar basit eğretilemelere yönelecektin, yarattığın karakter neden bu kadar fazla spesifik?

Ayrıca Sims oyunundan ekran görüntüsü alınarak elde edilmiş gibi duran Türkiye yayıncılık tarihinin en kötü kapağı için İletişim Yayınlarını kutluyorum. Şaka değil. Bu kadar boktan bir kitaba böyle bir kapak yakışırdı.

27 Ağustos 2018 Pazartesi

Şişhane'ye Yağmur Yağıyordu / Ayışığında "Çalışkur" - Haldun Taner

Diğer ülkeleri bilmem ama Türkiye'de "edebiyat aşığı" olmanın keskin mertebeleri vardır. Bir kısmı Ahmet Ümit, Elif Şafak, Zülfü gibi popüler çoksatarlardan medet umanlar sıfır noktasındadırlar ki yaşları çok küçük değilse bu seviyenin üstüne çıkabildikleri çok az görülür. Bunun bir üst seviyesi, edebi çoksatarcılıktır. Orhan Pamuk, Hasan Ali Toptaş, İhsan Oktay Anar'ı okuyup bunların popülere kıyasla edebi kıymetini takdir edebilme yeteneğine bu ilk basamakta rastlanır. Bunun ardından, bilindiği üzere, 18. ve 19. yüzyıl klasiklerini okumak gelir. Bu mertebede edebiyat aşkının yuvası tuğla kitaplarla örülür. Yerli/yabancı modern klasikleri de hatmetmenin ardından gelen bir sonraki aşamaysa yerli veya çeviri fark etmez, öyle pek çok kişinin bilmediği çağdaş kalitenin peşine düşmektir. "Ben Şule Gürbüz'ü bu kadar popülerleşmeden çok önce okudum," havaları bir başkadır. Gospodinov, Akunin, Lispector gibi isimleri ağızda yuvarlamanın tadına doyum olmaz. Çoğu kişi bunun daha ötesi olamaz sanıyor olabilir. Fakat vardır: Türk edebiyatından bir "usta" seçmek. Elbette Tanpınar, Karasu, Atay ya da Leyla Erbil, Sevim Burak, Tomris Uyar gibi "ana"ları, "baba"ları kast etmiyorum (o yerli/yabancı modern klasikler mertebesinin makamlarından biriydi zaten). Daha kesif bir sahaf kokusunun hakim olduğu, adı hep dillerde olup da ama bibliyografisi yekten söylenemeyen yazarları mevzubahis alıyorum. "Efendim ben Türkçe'nin lezzetini Sami Paşazade Sezai'de buldum," ya da "Şu sıralar Mahmut Şevket Esendal'ı yeniden okuyorum," demek gibisi var mıdır Allah aşkına?

Image result for Şişhane'ye Yağmur Yağıyordu / Ayışığında Çalışkur Haldun Taner
İşte bu isimlerden biri de Haldun Taner'dir diyebiliriz. Mutlaka ama mutlaka okunması gereken biri değildir ya onun eserleri hep başucumuzda, bir adımlık mesafemizdedir - esasen oyun yazarı olduğu için olsa gerek. Kendisinin bir-iki öyküsünü daha önceden okumuşluğum vardı. Dilinden işlenmiş bir hafiflik, usta bir aşçının baharat kullanımı gibi tutamı iyi ayarlanmış bir ironi tadı almıştım. Sahafta da görünce almakta tereddüt etmedim bu ikisi bir arada kitabı. Neticede ben de "en üst mertebe edebiyat aşığı" imajımı cilalama ihtiyacı duymuyor muydum?

Yazarın erken dönemlerinde verdiği bu iki ayrı eseri ayrı ayrı ele almak gerek. Bu hatta bir zorunluluk. 

Çünkü "Şişhane'ye Yağmur Yağıyordu" kitabındaki öykülerin, dilin hafifliği ve lezzeti bir yana ciddi ölçüde içerik yoksunu olduğu söylenebilir. Kitaba adını veren öykünün sinematik yapısı ve Konçinalar'ın biraz oulipo'ya göz kırpan muzipliği müstesna, diğer öyküler bir pazar kahvaltısı sonrası çay içerken okunan "keyifli" gazete yazılarından hallice denebilir. Bir kısmı yazarın bizzat kendi anıları, bir kısmı Rus edebiyatını hatırlatan itilmiş ya da aklını kaçırmış stereotip karakterlerin öyküleri. Yazarın iki öyküde Alevilere hakaret ettiğini de unutmamak gerek.

Bu Alevilere hakaret mevzuunu biraz açalım. Çünkü "talihsiz" bir ifadeden fazlası var burada. "Güner Ümit sendromunun" tarihsel kökenini rahatlıkla tespit ediyorsunuz mesela. Ve bu sendromun hakaretle sınırlı kalmadığını da sezebiliyorsunuz. Nedir Güner Ümit sendromu? Sünniliğin tarihsel Alevi nefreti değil, 20. yüzyıl moderninin kırsallığı sapıklıkla birlikte okuyan bir tür oryantalizmdir. Kürt sorunu tartışmasını eşeğe tecavüz yakıştırmasıyla haklı çıkarmaya çalışan "modern Türk"ün (Afrikalıların köleliğini onların zaten insan olmayışıyla açıklayanlar gibi) refleksi de aynı sendromdan ileri gelir. Bu modern düşüncenin edebiyatı bir uçtan öbür uca kentlidir: Kentten yazar ve kentliye yazar. Tam da 20. yüzyılın ilk yarısında yaşayanlara (ve yıl 2018 olduğunda bile kafası o zamanda kalanlara) has bir yanılgının içinde, kentin kırı bir şekilde düze çıkaracağına ya da kırın ne de olsa tarihsel gelişim içerisinde ortadan kalkacağına olan inançla paralel seyreden, bu nedenle kırla alışverişini tek yönlü kuran ve kır hakkında atışın serbest olduğu pervasızlığıyla hareket eden bir bakış açısıdır bu. 

Ve tam da bugün dinsizlere, deistlere, laiklere vb. ağzına geleni söyleyen, bunun ne de olsa hakkı olduğunu düşünen ve Allah'ın izniyle laik mentalitenin bir şekilde ortadan kalkacağına dair boş inanç besleyen islamofaşist bakış açısının aynadaki yansımasıdır.

İşte "bu sendromun hakaretle sınırlı kalmayışı" ile kastımı da bu vesileyle açayım. "Kültürel iktidar kimde?" vb. tartışmaların alıp yürüdüğü şu son 16 yılda AKP tipi yazarların yazacak ne bulduğu meselesi gerçekten kafamı kurcalıyor. İsraf olmasın diye kitaplarına, dergilerine para da vermediğimden bu muamma içimde gittikçe büyüyor. Fakat inanın bana, işte bu Haldun Taner kitabı sayesinde bu merakım dinmiş oldu, ne de olsa aynadaki yansıma. Kendi görüşünün üstelik güçlü ve kalıcı bir biçimde iktidarı elinde tutmasının verdiği siyasetten feragat etme lüksü. 

Bu lüks sarhoşluğu içerisinde hafiften dedikoduya çalan anılar, portreler yazmak hadi neyse de, yazarın bilhassa "Atatürk Galatasaray'da" adlı anı/öyküsü gerçekten saç baş yoldurur nitelikte. Öyle bir körlük ki Atatürk'ün yanındaki (tıpkı bugün Erdoğan'ın yanındakiler gibi) aşırı aşırı niteliksiz, hani anaakım siyaset için bile utanç verici derecede niteliksiz insanlar (ki Haldun Taner onları "mideci dalkavuklar" olarak tanımlıyor) için şöyle yazabiliyor Haldun Taner: 

"Bana kalırsa, Atatürk, hiçbir zaman onların oyunlarına kanmış değildi. Bence, onlara bile bile yüz vermesinin sebebi... sadece biraz gülüp eğlenmek ihtiyacından ileri geliyordu. Zira dünyada hiçbir şey, karşısındakini kandırdığını sanan bir budalanın sevinci kadar komik değildir."

Rehavete bakar mısınız? Atatürk'ün etrafı mideci dalkavuklarla doluymuş çünkü meğer Atatürk biraz eğlenmek istiyormuş. Ne aydın tavır ya rab, ne berrak zihin! Gel de bu dehanın karşısında Alevileri aşağılık bulma... Aynı öyküde bahsi geçen Atatürk'ün söndürmeden bıraktığı sigarasını içme yarışına giren sevimli öğretmenlere de ayrı bir paragraf yazılırdı ya neyse...

Demek ki islamcı tayfa da böyle şeyler karalıyor olsa gerek, bizim mahalledeki bilmemne abi çok alem adamdırlar, Gaziantep ne güzel şehir, yemeği nefis, insanı yiğittirler, biraz da Reis sevdası, rabialar falan...

***

Gelgelelim, Ayışığında "Çalışkur" ise oldukça hoş bir uzun öykü. Teknik olarak oldukça başarılı bir kere. Eleştirel bir toplumcu öykü, öyküye gelen (tabii ki kurmaca) tepkiler ve bu tepkiler neticesinde revizyondan geçen, uyumlu metnin orijinal metinle mukayeseli okuması. Bu iki eseri verdiği yıllar arasında Haldun Taner'in başına ne gelmiş bilmiyorum. Ama tam da ilk kitapta düştüğü hatanın tam tersini, yani bir edebiyatçının -bence- yapması gerekeni yapıyor bu öyküde Taner: Satirle didaktizmin ustaca bir dengesini kurarak çoklu hakikat içerisinden "doğru hakikati" seçiyor. Evet, topluma bakarsan iyi işçi de vardır kötü işçi de, hatta aynı işçinin iyi veya kötü olduğu anlar da sürekli değişir. Önemli olan, eğer işçinin ve toplumun iyiliği isteniyorsa, yani "sol" bir edebiyat yapmak isteniyorsa, işçinin bireysel değil toplumsal bir özne olarak neliğini edebiyata yansıtabilmektir, söz gelimi. İşte bunu ustalıkla başarmış bu öyküde Haldun Taner.

Puan: Biri iyi biri kötü iki kitaptan oluşan bu kitaba puan vermek enteresan olacak. Bölelim.

21 Şubat 2018 Çarşamba

Meraklısı İçin Entrikalar Kitabı - Murat Yetkin

Edebi ya da bilimsel bir niteliği olmayan, bir kulis gazetecisinin yazdığı bestseller adayı bir kitabı okuyup da buraya taşıyacağımı düşünmezdim. Fakat sağlıklı beslenen insanlar nasıl arada sırada bir "pis yemek" arzusu duyarlarsa, sanat filmlerinden başkasını izleyemeyen kültürlü bir vatandaş nasıl Rambo filmi karşısında kanepede uyuklamayı da sevebiliyorsa, bazen adı üzerinde "meraklısına" yazılmış kitapları karıştırmak da sanat, kuram vs. üzerine okumaya çalışmaktan kaskatı kesilmiş bir zihni gevşetici etki yapabiliyor. Hatta yeterince iyi bir entelektüelseniz, bu tür kitapları da bir janr olarak ele alıp eleştirisine girişebilirsiniz. Benim bunu da yapasım yok.



Bu tür kitapları okurken "Ulan burada yazmayan daha ne oyunlar oynanıyordur" jimnastiği yapmayı, ya da "Acaba bu masum görünüşlü kitap da daha büyük bir oyunun parçası mı" gibisinden ekstra kıllanma heyecanını falan seviyorum açıkçası. En çok da esas belirleyici dinamiklerin siyasetin görünmeyen yüzünde cerayen ettiğini hatırlamayı.

Yine de benim halihazırda var olan bir düşüncemi perçinlemesi sayesinde önemli bir katkısı oldu kitabın bana.

Çok istisnai durumlar haricinde insanlar siyasi yapılara bireysel çıkarlar/değerler üzerinden angaje olurlar. Bu, söz konusu çıkarların ve değerlerin kolektif zeminleri olmadığı anlamına gelmez. Yine çok istisnai durumlar haricinde, zaten öyledir de. Sosyalizm, vahdet-i ümmet ya da özgür Filistin vb. olsun, bunlar zaten tanımları itibarıyla kitlesel amaçlardır. Fakat nasıl ki aynı referanslara sahip olan, sözüm ona aynı şeyi amaçlayan siyasi yapılar bu referanslardan ne anladıkları doğrultusunda birleşebiliyor, ayrılabiliyor hatta birbirleriyle çatışabiliyorsa, aynı ayrım bireyler ölçeğine kadar indirilebilir. Her bir birey teorik olarak başlı başına bir siyasi birimdir ve ait olduğu siyasi yapının kalanıyla ittifak halindedir. 

Eğer üyesi olunan siyasi yapı bir okuma grubu düzeyindeyse çok da telaşa mahal yok. Fakat bu siyasi yapıların kitleleri, mali (ve varsa silahlı) güçleri büyüdükçe, faaliyet alanları genişledikçe reel politikle sınanmaya başlarlar ki bu da yukarıda belirttiğim "siyasetin görünmeyen yüzünün" belirleyiciliğini artırarak değerler zeminini oynaklaştırır. Birey için sorun tam da burada başlar: Bu oynaklığın "reel politiğin gereği" olan, siyasetin görünmeyen yüzünde cereyan eden manevralardan mı, yoksa zeminde gerçek bir sapmadan mı kaynaklandığını okuyabilmek her zaman kolay olmaz. Amaçlarımıza giden yolda, büyük kazanımlar için geçici tavizler mi veriyoruz? Yoksa amacımızdan tamamen sapmış halde, bir krize doğru mu yol alıyoruz? Taviz veriyorsak, bu tavizler ait olduğum bu yapıyı hangi noktalarda kırılganlaştırıyor ve rakip siyasetler bu kırılganlığı kendi avantajları doğrultusunda ne şekilde kullanabilir? 

İşte bu tür kitaplar siyasetin ne derece kirli olduklarını gösterip okurunu siyasetten soğutabilirse de, siyaseti bir tür diyalog sanma naifliğinden kurtarıp gerçekten öğretici, bireyin siyasal angajmanlarını romantizmden kurtaran, olgunlaştırıcı bir rol de oynayabilir diye düşünüyorum. En azından bende böyle oluyor.

29 Ocak 2018 Pazartesi

Refik Halid Karay - Memleket Hikayeleri

AKP yüzünden imanımız gevredi, başımıza gelen şeylerin hiçbiri iyi olmadığı gibi, bazılarını hayal bile edemezdik. Fakat bana tek bir getirisi oldu: AKP, kemalist bürokrasi, cemaat, Kürt siyaseti, uluslararası aktörler vb. gibi unsurların dakika başı ittifak değiştirdiği on yılı aşkın süre boyunca siyasetin ne olduğunu öğrendim, hala da öğreniyorum. Bu alanda öğrendiğim(iz) önemli şeylerden biri de kaybeden entelektüelin düştüğü konumun benzersizliği. Birden fazla taraf arasında gerilmiş ipler üstünde cambazlık yaparken düşen entelektüelin hangi "mezarlığa" defnedileceği konusu, o kişinin fikri üretiminden bağımsız olarak, kazanan tarafın onu reddetme ve kaybeden tarafın onu sahiplenme stratejilerinin konusu haline geliyor. Söz gelimi Tanpınar: Abdülhamid düşmanı, 27 Mayıs destekçisi, İsmet Paşa hayranı, üstelik sağlam rakıcı Tanpınar; salt dil devrimine muhalefeti ve maneviyatçı felsefi altyapısı nedeniyle Kemalist aydın çerçevesi içinde ele alınmamış, muhafazakarlar tarafındansa sahiplenilmekte beis görülmemiş ve nihayet "Saatleri Ayarlama Enstitüsü => Modernizm eleştirisi" kısa devresi üzerinden düşünsel dünyasının üzeri gereğinden fazla tozla kaplanmış bir yazar. Dikkat edilirse günümüzde de "yerli ve milli ittifak" Kemal Tahir'den neredeyse bir tür Kadir Mısıroğlu yaratacak. 

İşte bu dinamiğin enteresan bir çeşidi de Refik Halid için geçerli sanırım. 1908 sonrasından Kurtuluş Savaşı'na uzanan dönemde İTC çizgisine muhalif konumlanışı onu Cumhuriyet döneminde yeni entelektüel merkezden dışlanan bir konuma itip öylece bırakmış görünüyor. Öte yandan muhafazakar da olmayışı dolayısıyla öteki tarafça da sahiplenilmeyince, affedilip yurda dönmese ve edebi açıdan başarılı olmasa neredeyse Prens Sabahattin gibi memleketin %99'u tarafından yaşayıp yaşamadığı dahi bilinmeyecek biri olarak unutulup gidecekmiş gibi görünüyor. 

Ben de Memleket Hikayeleri'ni bir sahafta bulup almasam, onu Mehmet Akif, Peyami Safa ekolünden bir başka tip sanmaya devam edecektim. Oysa kitabı okuyunca insan şaşırıp kalıyor. İçerik olarak sosyal mesajları oldukça güçlü, cesur, tavizsiz: Yatık Emine öyküsünün Yakup Kadri'nin Yaban'ını solda sıfır bırakan taşra eleştirelliği ne kadar kuvvetli örneğin! Veya 1909 tarihli Sus Payı (Hakk-ı Sükut): Yalnızca sınıf gerçekliğini göstermekle kalmıyor, sınıf içi bölünmeyi yaratan patron dostu katmanların oluşumunu merkezine alarak o dönem için çok çok büyük bir iş yapıyor.

Dönemin pek çok yazarı gibi kara kuru bir dili de yok Refik Halid'in, aksine Sabahattin Ali kadar, Tanpınar kadar usta olduğunu rahatlıkla iddia edebilirim. Bunu şu yüzden söylüyorum: Bugünün aforizma çılgınlığından da biliyoruz ki dili sıradanlıktan kurtarmak aslında çok kolaydır; dildeki kimi boşluklar, kelimelerdeki fonetik benzerlikler vb. kullanılarak sonsuz sayıda sıra dışı cümle üretilebilir. Örneğin bu son cümlemdeki "sonsuz sayıda sıra dışı cümle üretilebilir" ifadesi, rahatlıkla "aynı sıraya oturtulamayacak kadar çok sayıda yaramaz cümle üretilebilir" gibi saçma sapan bir "yaratıcı cümle"ye dönüştürülebilir. Fakat bir ifadenin belinin bükülmesi onun mutlaka edebi nitelik taşıdığı anlamına gelmez. Edebi olan, yapılan oyunun öykünün genel çerçevesi içinde anlam bulmasıdır. İlkokul seviyesinden bir örnekle, kar yağan bir dağın beyaza bürünmesi gelinlik giymeye de, kefen giymeye de benzetilebilir, burada aslolan bu benzetimlerden öykünün genel havasıyla uyumlu olanını seçebilmektir. İşte Refik Halid bu açıdan başarılı.

Dilde çok önemli hususlardan biri de, hele ki gerçekçi bir atmosfer kuruluyorsa, yazarın öykünün dünyasına olan hakimiyetini hissettirebilmesidir. Bunun önemi çoğunlukla politik yazarların karşı cenahı anlattıkları öykülerde kendini ele veren basitlikte görülebilir; "Bildiğiniz gibi ben bir darwinist, komünist ve hedonistim," diye konuşan karakterler yaratan muhafazakar yazarlar, veya zayıf din bilgisiyle tarikat gerçeğini anlatmaya çalışan Kemalistler vesaire... Ama bununla kalmayarak "Bir taşra öyküsü anlatayım," derken köy yaşantısı hakkında cehaletini ele verenler de gırladır. Bazılarıysa tam tersinde ifrata kaçar, farzımuhal bir torna tesviyeci işçinin öyküsü anlatma iddiasıyla öyle teknik bir dil kullanır ki en az iki yıllık meslek yüksekokulu bitirmeyen anlayamaz, okuru boğar. İşte Refik Halid'i bu açıdan da başarılı buldum. Anlattığı dünyalara hakim (tabii ki muhtemelen yurt içi sürgün yıllarında her bir ortamı bizzat tecrübe ettiği için) fakat okurun yabancılamayacağı ölçüde de mesafeli bir dil tutturabiliyor. Yazarın iyi bir gözlemci olması gerektiği kadar, (bir anlam dünyasından bir başka anlam dünyasına doğru) iyi bir "çevirmen" olması gerektiğini de gösteriyor.

Fakat elbette kusurlu bir yanı da var, hem de büyük bir kusur: "Olay" yaratmada çok başarısız. Okurun belleğindeki hazır arketiplerden devşirmeden, içimizdeki aykırılardan bulup çıkardığı karakterleri var Refik Halid'in. "Küs Ömer" gibi, hem tuhaf hem muhteşem bir biçimde gerçekçi tipler bunlar. Üstelik arkalarına yukarıda bol bol övdüğümüz tatlı bir dili almışlar, her türlü maceraya hazırlar. Fakat Refik Halid çatışma yaratmakta öyle kötü, kurmacanın okurla girilen bir oyun olduğu konusunda öyle umursamaz ki öykünün ortasına gelmeden anlaşılan finallerden geçilmiyor.

Ortaokulda azıcık yarım akıllı bir arkadaşımız vardı, bir keresinde bir fıkrayı tam olarak aşağıdaki şekilde anlatmıştı:

"Temel berbere gitmiş, kulağında bir kulaklık varmış. Tıraş olurken berber rahat çalışamadığından bu kulaklığı çıkarmak istemiş. Temel izin vermemiş. Çıkarırdın, çıkarmazdın derken berber çıkarıverince Temel bir süre sonra ölmüş. Berber kulaklığı kendi kulağına takıp dinleyince sürekli tekrar eden şu cümleleri duymuş: 'Nefes Al... Nefes ver... Nefes Al... Nefes ver...' 

Temel öyle salakmış ki, birisi ona söylemezse nefes alıp vermeyi unutuyormuş."

İşte henüz öykü sonlarının henüz ortalarında anlaşılmasının yanında, yukarıdaki fıkranın anlatımında gördüğümüz dinleyicinin esprinin ne olduğunu anlamasına fırsat tanımayan, onu salak yerine koyan o tat kaçırıcı açıklama biçimi de görülüyor Refik Halid'in öykülerinde (Hele ki "Vehbi Efendinin Kuşkusu" adlı öykü insanı isyan ettiriyor). Ne yazık ki bu sonuncu unsur, Refik Halid'i bir "Türkçe ustası" sınırlarında tutan, "öykü ustası" payesine çıkmasınaysa engel olan bir rol oynuyor.