tasvir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tasvir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Eylül 2018 Pazartesi

Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana - Yaşar Kemal

Yaşar Kemal pre-modern bir edebiyatçıdır, desem -bu cümlenin derdimi ifade etmekte ne kadar başarılı olduğu tartışması bir yana- sanırım herkes ne kast ettiğimi anlar, çünkü alelade bir gerçekten bahsediyorumdur. Yaşar Kemal pre-moderndir çünkü her şeyden önce modernite öncesi geleneksel kurumların (din, aile vb.) gücünü koruduğu kırsalın yazarıdır. Evet siyasal açıdan elbette moderndir, kırsaldaki hayatı idealize eden, gerici bir tutumu yoktur, sınıfsal olarak taraf tutar. Fakat edebi anlatım tekniğiyle sunulan sınıfsal analiz dokümanları kataloğu olarak tanımlanabilecek "köy romanı" kategorisine sokulamayacak şekilde kırın yalnızca sınıfsal ilişkileriyle ilgilenmekle de kalmaz. Hatta tam tersine, sınıfsal analizin insanı rasyonel bir tarihsel ilerleyiş zeminine oturtma çabasına kıyasla Yaşar Kemal, kırsaldaki binlerce yıllık kültürel birikimi insan denen canlıya dair bir arşiv olarak kullanarak rasyonalitenin ötesini araştırır. Daha açık ifade edersem, insanın maddi gerçekliği anlamlandırma sürecinde uydurma, çarpıtma, abartı vs tekniklere sık sık başvurmasından hareketle insan zihninin çalışma prensibi içerisinde mitlerin ne kadar önemli bir bileşen olduğunu gösterir ve böylece mitsel düşünceyi feodal toplum yapısı içerisinde "hakim sınıfın ideolojik hegemonyasının bir ürünü" olarak gören ve insan-doğa ilişkisini gerçekçi zemine oturtan toplumlarda bunun geride kalacağını öne süren (buna kapitalizm de dahildir ki bu yüzden Aydınlanma el üstünde tutulur) klasik Marksizmden ayrılır. Ona göre insan sınıfsal ilişkilerden bağımsız olarak tam da bu mitlerle yaşayan varlıktır ve "bilimsel" bir sınıf analizi de insanın bu şekilde kabul edilmesiyle başlamalıdır. 
Image result for fırat suyu kan akıyor baksanaBuna karşı verilecek hızlı ve yüzeysel tepkinin nasıl olacağını öngörmek mümkün: Batı toplumları başta olmak üzere kapitalizmin geliştiği yerlerde dini inançlar, hurafeler vs. gerilemiştir. Fakat yine aynı toplumlardaki yoga başta olmak üzere spiritüalizm sevdası, olmadı scientology ve benzeri new age tarikatlar, Madonna (ki adındaki sembolizmi ayrıca vurgulamak lazım) gibi pop ikonları, Brigitte Bardot gibi seks ilaheleri, "Lombardo duvarda bozuk para saydırıyormuş" menkıbeleri, bunların halo etkileri (kıçıkırık instagram ünlülerinin bile influencer'lık iddiasında bulunmaları) pek de rasyonal düşünceyle açıklanabilecek gibi de değildir sanki... 


Tabii Yaşar Kemal'in "Halk mitlerle yaşar ve halkı anlatmak onları o düş dünyalarının içinde anlatmaktır" gibi salt gerçekçi bir kaygıyla hareket ettiğini de düşünmüyorum. Kanımca sanatla iştigal etmekten de ileri gelen bir bakış açısıyla -mesleki deformasyon diyorlar buna şimdilerde- Yaşar Kemal'in normatif bir tavrının da olduğunu, yani "İnsan mitlerle yaşar"ın ötesinde "İnsan mitlerle yaşamalıdır" diye de düşündüğünü zannediyorum. İnsanlar geceleyin gökyüzünde akan bir ateş topu gördüklerinde birbirlerine "Bak bir gökcismi atmosferimize girdi ve sürtünmenin etkisiyle alev aldı," demek yerine -yalan olduğunu bilseler de- "Yıldız kaydı, hadi dilek tutalım," desinler;  dünyanın tatsız tuzsuz yalın gerçekliğine azıcık baharat katsınlar istiyor Yaşar Kemal. Kendi sanatını da bu nedenle araçsallaştırmıyor, Anadolu'ya yeni mitler katmak için bir adım öne çıkmıyor mu?  "Beni okuyan katil olmasın, savaş düşmanı olsun, insan sömürüsüne karşı çıksın," diyerek bu "işlevsel mit" icadını dile getirmiyor mu?


Fakat bu noktada Yaşar Kemal'in edebiyatında gerilimli, çelişkili bir durum ortaya çıkıyor: Neyi mitleştirip, neyi çıplak gerçekliği içinde göstereceksin? Aşırı "kör parmağım gözüne" bir örnek olacak ama söz gelimi yoksulluğu gösterecek misin, yoksa ideolojik araçlar vasıtasıyla başka bir mit evrenine sokulmuş, onca yoksulluğun içinde "Dünya lideri olduk, hastaneler pırıl pırıl, Almanya bizi kıskanıyor" hülyalarına dalmış insanların sınıf mücadelesini gölgeleyen gerçekliğini kabul mu edeceksin? Böyle sorunca kolay oldu değil mi? Elbette sol bir yazar için ilki geçerli olacak. Mite karşı mit. Madem ki roman bir araç, çelişkileri örten yalana karşı çelişkiyi körükleyen yalan. 

Ama konu gri alanlara kaydığında konu tartışmalı bir hâl alıyor. Yaşar Kemal feodal hiyerarşiyi mutlaka olumsuz bir konuma yerleştirmiyor. Örneğin ilk romanı İnce Memed'de düşman karakter olarak köy ağasını görürüz evet, fakat aynı zamanda İnce Memed'in katıldığı ilk çetenin çadırında ziyaret ettiği Yörük aşiret lideri babacan biridir. Çete lideri ona zulmederken, okur aşiret lideriyle duygudaşlık kurar. Evet, bütün çeteler iyi değildir. Evet, bütün aşiret liderleri de kötü karakterlere sahip olmak, Erol Taş gibi kahkaha atarak tavuk yemek zorunda değildir. Hatta aristokratik soyağaçlarına bakıldığında sıradan insanların gösterdikleri kahramanlıklardan ötürü bu unvanların onlara bahşedildiği, "Kahramanın oğlu da kahraman kanı taşır" düşüncesiyle de o soydan gelenlerin de aristokratik tabakada kalıcılaştığı tarihsel olarak bilinmektedir. Yani Yaşar Kemal'in - Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana'da Çeçen hanına, Arapların emirine yağdırdığı övgülerde bir gerçeklik payı vardır muhakkak. İyi ama, "çelişkiyi körükleyen yalan" silahımız ne olacak, neden toplumsal hiyerarşilerin üzerine mermi yağdırmıyoruz?

Lafı sonunda Fırat Suyu...'na (bundan sonra "Fırat Suyu" deyip geçeceğim) bağlamayı başarmışken Yaşar Kemal üzerine genel konuşmadan çıkıp kitaba odaklanalım. Fakat yine mitlere ve "pre-modernliğe" bağlayarak. Yaşar Kemal'i pre-modern yapan bir başka unsur da dilin/metnin kendi kabuğuna geri çekilişini allayıp pullayan postmodernizmin ve modern romana içkin "iş bölümü yazarlığının" (yani "İstanbul'u en iyi anlatan romancı, kadın ruhundan anlayan romancı, queer teori yazarı, milli dirilişin yazarı...) dışında kalan; bütünsel bir felsefi doktrin çıkarılmaya müsait "kutsal metin" üreticiliğine soyunmasıdır. Yaşar Kemal okuyarak "Yaşarkemalist" olabilirsiniz ve emekten kadına, ekolojiden, milliyetçiliğe kadar pek çok konuda çıkarımlar yapabilirsiniz. Elbette bu yukarıda çizdiğimiz Marksist-kültüralist çerçeve içerisinde gerçekleşiyor, yani "modern" olduğu söylenebilir. Fakat "modern olan" bu şey Yaşar Kemal'in "beslendiği" kaynaktır, verdiği ürün değil. Verdiği ürünse, belirttiğim gibi, pre-modern dinsel anlatılara benziyor. İşte bir başka gerilim de burada yatıyor Yaşar Kemal'de - ve roman üzerinde konuşacak olursak Fırat Suyu'nda. Marksizmde emeğe, emekçiye ve "insani dünya"ya atfedilen değerin dinsel metinlerdeki içsel tutarlılık zorunluluğuyla çakışması Yaşar Kemal'i kendini tekrara sürüklüyor. O emeği, emekçiyi ve insani doğayı överken; mesleği gereği her gittiği düğünün gelin ve damadını sanki dünyanın en özel çifti onlarmış gibi pohpohlayan bir düğün emekçisi ya da nikah memuru hissi yaratıyor. Her kuşu, her çiçeği, denizin günün her saatindeki her tür halini, güneşin ve ayın her doğuşunu ve her batışını dünyanın en güzel manzarasıymış gibi övmek öyle zor bir iş ki koskoca Yaşar Kemal'in tasvir repertuvarı bile yetersiz kalıyor. 

Gerçekten de her bal arısı renk renk ipilemek, mis gibi kokmak zorunda mıdır? Hayatı anlamlı kılan şeylerden biri de doğa korkusu, doğayla girilen mücadele, söz gelimi arı sokmasından sonra edilen küfür vs değil midir? Çirkinlikteki güzellik bu kadar kolay ihmal edilebilir mi, edilmeli mi? 

Benzer şekilde, Fırat Suyu'ndaki istisnasız bütün balıkçılar için "Buraların en iyi balıkçısı oydu," demeye getirmek neyin nesidir? Emek güzeldir evet ama, tam da bu yüzden beceriksiz bir balıkçının haybeye harcanan emeği de övülmeye değer değil midir? Beceriksizlik de insana dair bir detaydır, belki de en insani olanı; ne bileyim, dünyayı güzelleştiren şeylerden biri de komik beceriksizlik anları değil midir? Homeros destanlarında herkesin muhteşem savaşçılar olması gibi, bütün balıkçılar muhteşem olmak zorunda mıdır gerçekten? Yaşar Kemal'in dünyasında beceriksiz balıkçılara evrimsel olarak elenmek müstehak mıdır?

Bazen dünyalar tatlısı bir insan size kendi elleriyle yaptığı bir yiyeceği ikram ettiğinde ve hiç de güzel yapamamış olduğunda ne yaparız? O yiyecekten "emeğin lezzetini" alıp mest mi oluruz? Hayır, o yiyeceğin kötü olduğunu eşşek gibi biliriz (kendi kendimizi mitlerle kandırmayız), fakat emeğin kıymetini, yapana "Ellerine sağlık" demeyi, emekçinin gönlünü hoş tutmayı da biliriz. Hayat böyledir işte. Hangimizin saçını berbat kesen bir berberden sırf berber gariban bir insan olduğu için gıkını bile çıkaramadan teşekkür edip ayrıldığı, götüm gibi saç kesimiyle bir ay ortalıkta dolandığı olmamıştır ki? Hayat emekçinin iyi niyetiyle emeğinin niteliği arasındaki uyumsuzluk sayesinde daha da zenginleşmiyor mu?

İşte Yaşar Kemal'in bu tavrı ne yazık yeni bir Yaşar Kemal romanına başlarken ne okuyacağını önceden bilmek gibi bir dezavantajı beraberinde getiriyor. Bununla da kalmıyor, hayatın realitesiyle başka bir problemli ilişkiye işaret ediyor. Çocukları ne yaparsa yapsın öven, onlara kusursuz varlıklar gibi davranan, halının ortasına sıçsalar bile "Bak babası bak biz halıya ne kadar muhteşem sıçtık," diye övmek zorunda hisseden ebeveynler nasıl bomboş bir özgüvenle çıktığı yaşam sahnesinde gerçekliğin duvarına çarpan sorunlu çocuklar yetiştirerek o çocuklara en büyük kötülüğü yapıyorsa, emek ve emekçi dostlarının bu "mükemmel emekçi" tiplemelerinin de emekçiye faydadan çok zararı vardır sanıyorum.

Bu nedenden ötürü olacak, büyük umutlarla başladığım bu "ustalık eseri" bende yalnızca bir tekrar duygusu uyandırdı. Mimar Sinan'ın İstanbul'daki eserlerini gördükten sonra Edirne'ye Selimiye Camiine gidenler de bilirler bu hissi.

***

Bunun dışında beklediğim tadı alamamama sebep olan başka unsurlar da var.

1) Adadaki karşılaşma anının aşırı uzun tutulması gerçekten yorucu. "Vasili de kedi de acıkmıştı. Balığa çıktılar. Vasili balığın bol olduğu yeri çok iyi bilirdi. Üç tane kocaman balık tuttu. Birini kediye verdi. Topladığı kuru dallarla ateş yakıp ikisini de kendi pişirip yedi. Sabah kalktı. Vasili de kedi de acıkmıştı..." döngüsüne sanırım kırk-elli kez giriyor kitap. Kitabın ortalarında çok kez ara vermeme sebep oldu bu.

2) Yaşar Kemal'in Toroslar hakkındaki ansiklopedik bilgisi Yunan adalarının kültürü için geçerli değil. Bir kere 1920'lerde Yunanlar şöyle dursun, Anadolu'da bile çay içilmezdi (Kürtleri bilmiyorum, belki İran'dan o zamanlar da çay geliyordur.) Yunanlar, şimdi de çay içmezler. Bu nedenle her sabah kahvaltıda çay tasvirine biraz kuruldum. Ha keza Yunanları iyi tanımamanın en önemli nişanelerinden biri: Yunan halk dansı denince akla "sirtaki" gelmesi. Yunan'ı da beni de çıldırtan bir hatadır, Yaşar Kemal nasıl düşmüş bilemedim. "Sirtaki" kitapta yalnızca bir yerde geçiyor, ama o "bütün halk kültürlerine hakim Yaşar Kemal" imajına gözümde bir çentik atmaya yetti.

27 Temmuz 2018 Cuma

Bir Kırık Segah - Kamil Erdem

Image result for bir kırık segahUzun bir süredir klasiklerden, modern klasiklerden, "usta kalemler"den vazgeçmiş durumda Türkçe edebiyatta bir tür tarama yapıyorum. Yeni çıkanları, gençleri, eskilerden olup da unutulmuşları okumaya çalışıyorum. Halen yeterli miktarda okuma yaptığımı iddia edebilecek değilsem de genel olarak vardığım kanı, şöhret hakkındaki en basit yargıyı haklı çıkarıyor: Bir yazarın meşhur olması mutlaka iyi olduğu anlamına gelmiyor, ama iyiler mutlaka meşhur oluyor. Hakikaten iyi olup da dikkat çekmemiş isim yok. Bu "meşhur olmayanlar" okumalarım bana hiçbir yazarı kazandırmadı açıkçası. Fakat biri tavsiye üzerine olmak üzere iki adet "henüz meşhur olmamış" isimle tanıştım. Biri Ferat Emen, diğeri Kamil Erdem. Yalnızca ikişer kitapları olan bu iki yazarın dilleri, dertleri, dünyaları apayrı olsa da bu dil-dert-dünya üçgenini müthiş bir başarıyla kuruyorlar. Bana uzun zaman sonra bir yazar için "Keşke yeni kitabı çıksa..." dedirtiyorlar.

Kamil Erdem'in ilk kitabı olan "Şu Yağmur Bir Yağsa" hakkındaki eleştirimde karakterlerin pasifliğine, dolayısıyla bu olaysızlığın "umut"la değil "yağmur duası"yla sonuçlanmasına dikkat çekmiştim. Bu olaysız gerçekliğin imkansızlığı nedeniyle oluşan gedikleriyse hikayelerle doldurduğunu ileri sürmüştüm. Çekingen, sancılara çakılı ruh hallerini anlatan bir kitaptı "Şu Yağmur Bir Yağsa." Bireylerin yapayalnızlığının hüzünlü bir içerik ve lirik üslupla birleşmesinden, hadi depresip demeyelim ama, melankolik bir sonuç çıkıyordu.

Bir Kırık Segah'ta ise hem şaşırtıcı, hem de hiç şaşırtıcı olmayan bir sapma görüyoruz. Tâli, stabilize bir yolda usul usul ilerledikten sonra nihayet asfalta çıkmayı başarmış gibi, yazarın olgunlaşma istikametinden şaşmayan bir zemin değişikliği demek daha doğru belki de (Olgunlaşmanın da yaşı yoktur muhakkak).

Ya da şöyle diyelim, ilk kitap, bir bekar evinde dolapta kalan malzemelerle yapılmış bir yemekti, evet nefisti, çünkü aşçının elleri ve damağı bu işte mahirdi, "Ama," diyordu sofraya yapayalnız oturan baş kişi "ah yanında bir de şu olsaydı." Şimdiyse misafir gelmiş, ev şenlenmiş, yemekte malzeme belki yine eksik ama fark eden yok, sohbet ayrı bir lezzet katmış. Çünkü karakterlerimiz artık çok da yalnız değil. Hatta hayatın zorluklarına karşı onları yerleşik dostlukları ayakta tutuyor.

Bir Kırık Segâh'taki hemen hemen bütün öyküler "kayıpları" ele alıyor. İş kaybı başta olmak üzere sağlık kaybının, sevgiyle bağlanılmış bir nesnenin kaybının, dost kaybının, baba kaybının, para kaybının, hatta can kaybının öykülerini yazıyor. Bu yüzden "Ne olacak?" gibi bir soru bu öykülerin muhatabı değil. Onun öykülerinde "kötü karakter" yok, kişiler arası çatışma yok. Kötülük bireylerden ziyade, hâllerin (düzenin) kendisinde. Anlatılan öyküler de işte bu hâllerin ve bu hâllerle boğuşan kişilerin "ne olduğu" sorusuna cevap veriyor, şiirsel bir üslupla yazılmış psikolojik tasvirlerden oluşuyor. "Kayıp öyküleri" teması epey riskli bir tema aslında. En beyaz Türklerin bile arabeski (cover'lar vasıtasıyla kendi dünyasından tınılarla buluşturarak da olsa) canıgönülden sahiplendiği bir dönemde yaşıyoruz. Allanıp pullanmış bir yenilmişlik psikolojisini rafine bir haz unsuruna çevirebilen tuhaf bir toplumsal haletiruhiye içerisindeyiz. Buna paralel olarak "tutunamayan" olmayı, "sevdiğim kadınlar hep gittiler..." ağlamalarını umutlu şeylerden bahsedilmesine yeğ tutan bir popüler edebiyat dergiciliği de oluşmuş durumda. Ne mutlu ki Kamil Erdem, bu riskin üstesinden ustalıkla geliyor. Felç geçirenin ayağa kalkışını, fabrikası kapatılan işçinin veya sürülen öğretmenin dayanışma sevincini, böcekli malını pazara götüren çiftçinin her şeye rağmen umudunu anlatıyor bu kez.

İşte tam bu nedenle, bu ikinci kitabında sokağa taşan, komşu evleri sarsan arabesk feryat figanlar yok (bangır bangır Ferdi çalmıyor evde), aksine geçmişi geleceğe bağlayan, kırık bir segâh içeri sızıyor.

20 Haziran 2018 Çarşamba

Kamil Erdem - Şu Yağmur Bir Yağsa

Image result for kamil erdem şu yağmur bir yağsa
Belirli bir sıklığın üzerinde okuyan her insan gibi ben de kitabı olsun isteyenlerden biriyim. "Her ilk roman otobiyografiktir" özdeyişinin hakkını verecek şekilde, özellikle liseden beri ne zaman yazmak üzerine düşünsem deneyimlemediğim herhangi bir şeyi sahiciymiş gibi yazmaya kalktığımda ciddi sıkıntı basar. Vahşi bir cinayet ya da masonik bir toplantıda toplu seks ayini falan, çoğunluğun yabancı olduğu sahneler olduklarından tamamen hayalgücü ile yazılması kolay şeylerdir bunlar. İşin zorluğu işte o sahiciymiş gibi öykülerdedir. En basitinden bir otomobil tamiratının, ya da balıkçı motoruyla denize açılmanın anlatılması bile, bu sahneleri hiç tecrübe etmemiş biri için bunalımlı süreçlerdir. Bir karşı cinsi konuşturmak da böyle, epey güç iştir aslında. Bunlardan biri de henüz deneyimlenmemiş bir yaşı yazmaktır bence. Yirmili yaşlardaki amatör bir yazarın, seksenindeki bir ihtiyarın gelecek seneden beklentisini ya da altmışındaki bir kadının cinsel arzularını yazması salt gözlem gücüyle kolay kolay olacak iş değildir. Bu nedenle "en yaratıcı" olmasa da "en sahici" yazı için ileriki yaşları beklemem gerektiğini düşünmüşümdür hep.

Kamil Erdem'in de, biliyorsunuz, ayırt edici özelliği ilk kitabını yetmiş yaşından sonra çıkarmış olması. Adını ilk duyduğumda bu şaşırtıcı yönüyle ilgimi cezbettiyse de itiraf etmeliyim ki "Bu yaşa kadar herhangi bir verim ortaya koyamamışken yetmişinden sonra bir şahesere imza atacak hali yok," diye de düşünmedim değil. Bu nedenle kitabı çok övülse de edinmemiştim.

Sahafta rastlayıp, "Şöyle bir karıştırsam ne kaybederim ki" diyene kadar.

Okuduğu on kitaptan dokuzunda hayal kırıklığı yaşayan biri olarak Kamil Erdem, artılarıyla ve eksileriyle üzerine uzun uzun yazmaktan keyif alacağım biri oldu.

Girişte belirttiğim "sahicilik" hususu ise tahmin ettiğimden çok farklı bir şekilde tezahür etti (ki bu yanılgı teorimin doğrulaması oluyor). Ben yetmiş yaşındaki bir insanın kaleminden; belleğinde biriken "olay" genişliği nedeniyle dönüm noktaları şarampole yuvarlayan, hikayenin ilginçliğinin geri kalan her unsuru bastırdığı öyküler beklerdim. Oysa Kamil Erdem'in öykülerinde hızla girilen keskin virajlar yok, şaşırtıcı sonlar yok.

Yani, ileri yaşlara erişmeyi bir dağ tırmanışı olarak düşünürsek eğer, ben Kamil Erdem'in atlattığı düşme tehlikelerini, donarak kesilen parmaklarına rağmen yola devam edişlerini dinleyeceğimi sanırdım. Gel gelelim Kamil Erdem dağın zirvesine uzanan güvenli bir patika bulmuş, tırmanışın kendine değil, zirveden gördüğü manzaraya önem vermiş ve onu anlatmayı seçmiş bir yazar. Öyküleri gerçekten de "hikaye"den çok empresyonist birer tablo gibi.

Yaşantılar belli belirsiz, karakterler flu. Fakat unutulmuş, betimlenmeden bırakılmış, öykünün geri kalanıyla ilişkilendirilmemiş tek bir unsur yok. Monet'nin Gündoğumu tablosu gibi söz gelimi. Gözümüz ufka doğru kaydıkça gördüğümüz kayık mı, limanın bir uzantısı mı, bir fabrika mı bilemediğimiz bu resmin öyküsünü yazabilir bize Kamil Erdem pekala.

Image result for impressionist painting
Bu söylediğim şey sadece öykülerin durgunluğundan, renklerin yumuşaklığından, havadaki hüzünden mi, yoksa kopacak fırtınadan mı olduğu belirsiz sükunetten ileri gelmiyor. Öyküler bazen durup dururken çok kısacık manzum bir form kazanıp geri döndüğünde de insanın aklına bunun öyküdeki ufak bir söz sanatı değil, bir tablodaki ışık yansıması detayı geliyor mesela.

Öte yandan Kamil Erdem zaten farkında bu hikayesizliğinin. Örneğin önce bir paragraf boyunca iş arayan insanların hikayesini anlatıp sonra bu anlatıyı eklediği tek bir satırla çatıştırıyor: "Tabii çok yalın bir gerçek de olabilir. Belki de sadece açtırlar." (Sf 82-83).

Evet, Kamil Erdem'de gerçekten de "hikaye" yok. İş arayan insanların yalın gerçekliği (?) ve Kamil Erdem'in dili var. Kamil Erdem, iş arayan bir insanı "hikayesi olan" bir yerde değil, en alelade yerde, iş bulma kurumunda resmediyor. Onların yalın gerçekliği işsiz olmaları, dolayısıyla mekanları da orası.

Yine aynı öyküde, bu kez sayfa 84'te şöyle anlatılıyor işsizler: " İşten atıldığımız gün, öğleden sonra saat beşte, midemizde keskin bir bıçak hissi ile yokuş yukarı otobüs durağına yürüyorduk bulanık eski bir göğün altında. Aklımıza o bıçağı çıkarıp yalaka müdüre, sarhoş enişteye, şişko mali müşavire saplamak gelmemiştir de nereye yetişeceksek, geciken otobüsün şoförünü dövmek arzusuyla yetinmişizdir. Gece bir yerlerde bir cam kırılmıştır."

Bu insanların sınıf bilincinin kırıntısına bile sahip olmaması, yazarın öyküsünü bir propaganda metnine dönüştürmek istememesi olarak hoşgörülebilir. Fakat sınıf bilinci şöyle dursun, bu insanlar geciken otobüs şoförüyle bile kavga edemeyen, bunun ancak arzusuyla yetinen, adeta bu dünyada fiziksel olarak var olmayan, "kırılmıştır" yükleminde hem var olup hem de olmayan gizli özne gibi, (empresyonist resme atıfla) belli belirsiz insan siluetleri onlar.  Eylemsizler.

İşte bu eylemsizliğin boşluğunu dille dolduruyor Kamil Erdem.

Bununla tezat oluşturacak biçimde, politik tavır öykülerin içinde kendini belirgin biçimde gösteriyor. Fakat bu tavırda da (dağın zirvesine çıkan Kamil Erdem, geriye yani kendi geçmişine baktığından olsa gerek) bugünkü somut durumla pek uyuşmayan bir şeyler var. İlk öyküdeki "yorgun demokrat", 80'lerin bunalımlı havasını veriyor mesela. İkinci öyküdeki "Seküler mahalleyle diyaloğa açık hakkaniyetli İslamcı kadın" umudu, 2010 öncesi Hilal Kaplanperver çiğ feminizmi hatırlatıyor. İş bulma kurumundaki müdür yardımcısı kadınsa, "Eski Türkiye"yi hatırlatacak biçimde, yüksek topuklu ayakkabılarıyla şakır şakır sesler çıkarıyor (sf 83). Zaten sonraki öykülerde, siyasi konulara değinsin ya da değinmesin, iyiden iyiye nostaljik (otobiyografik?) bir yola girerek bugünden kopuyor.

Erdem'in dağa tırmanırken zorlu bir yol seçmediği, kolaycacık bir patikadan üstü başı kirlenmeden zirveye ulaşıverdiği, yalnızca karakterlerinin yalnızca eylemsizliğinden değil alabildiğine masum, tertemiz oluşlarından da anlaşılıyor. Yetmiş yaşını aşmış bir insanın içinde kendini asla affetmediği bir hatanın sızısının kalmaması, hatırladıkça o günkü gibi öfkelendiği bir haksızlık yaşamamış olması, yıllar önceki bir küskünlük yüzünden hala görünce yolunu değiştirdiği birilerinin olmaması mümkün mü? Kamil Erdem'in öykülerine bakılırsa mümkün görünüyor. Erdemin'in "geriye bakış"ında izlenimlere tecrübe eşlik etmiyor.

"[...] yedi, sekiz yaşlarındaki kıvırcık saçlı, eli basma entarisinin cebindeki kız çocuğundan masum bir gülümseme öğrenmek için duraksıyordum. [...] Durmadan, durmadan öğrenmeli, yeniden ve yeniden edinmeliyim bu gülümsemeyi diyordum." diyor Kamil Erdem (sf 111).

Evet gülümseyen çocuklar güzeldir, onların saflığı umutlu bir şeydir. Fakat o gülümseme öğrenilemez, kendini asla affetmeyişin sızısı, unutulmayan haksızlıklar, yıllar süren küskünlükler "gülümseme öğrenilerek" silinemez. Fakat gülümsemek çocuklara has bir meziyet değildir. Aksine, bir ihtiyarın "her şeye rağmen" gülüşü, masum bir çocuğun gülümsemesinden daha bile umut vericidir. İnsan, feleğinden çemberinden geçmiş bir yazardan kendisine işte o "ihtiyar gülüşünü" öğretmesini bekliyor. Fakat bunun yerine tam tersine onun çocuk gülüşü öğrenmeye çalışmasıyla karşılaşınca hak verirsiniz ki hayli tuhaf hissediyor.

Kazancakis'in meşhur romanında, kitaba adını veren Zorba geçmişi haydutlukla, itlik serserilikle dolu bir insandır. Anlatıcı olan yazar ise onun tabiriyle bir "kağıt faresi"dir. Ve roman, anlatıcı ve Zorba arasındaki dostluğun diyalektik ürünüdür: Bütün hayat derslerini Zorba'dan alırız, ancak Zorba yaşamaktan yazmaya vakit bulamaz, dolayısıyla anlatıcı olmadan Zorba'nın yaşadıkları anlatılamaz. Öte yandan Zorba olmazsa da anlatıcı için ortada anlatılacak bir şey yoktur. Hem inanılmaz şeyler yaşayan, hem de bunları yazan insanlar da vardır elbet, Hemingway gibi. Fakat hiçbir şey yaşamadan yazmanın sonu nereye varır?

Usta öyküsünün giriş paragrafına bakalım:

"Akasyalı istasyon yolundan yukarıya doğru tırmanırken hayal gücüm tarafından değiştirilmiş ve onarılmış geçmişimi, yanlış tarihimin, sıkıntılı zamanlarımın yerine koymaya çalışıyor, ışıkları yanmaya başlamış çarşıda esnaf tanıdıklarımı bu değiş tokuşla yüzümde belirdiğini umduğum ıssız gülümsememi de katarak selamlıyor, tenhalaşan toprak zeminli dar sokakta kümbetin yanındaki kalın ahşap kapıyı yol boyunca elimde tutup ısıttığım demir anahtarla açıyor ve karanlık avluya yavaşça dalıyorum."

Altmış sözcükten oluşan bu paragrafta bir sıfat tamlaması içinde yer almayan bir tek isim yok. Hikayesizliğin yerini sıfatlar, tasvirler, silüetler, hayaletler dolduruyor.

Evet, muhteşem renk kullanımı, usta işi fırça darbeleri, yerli yerinde oranlar.

Evet Kamil Erdem iyi bir anlatıcı. Bin kez kabul. Fakat "öğretici bir anlatıcı" olmak için insanın ya içinde, ya da hayatında bir Zorba olması gerekiyor.

1 Şubat 2018 Perşembe

Dans Ediyor Bir Hane - Orçun Türkay

Ülke olarak sanatla ilişkimiz sakattır. Bulmaca çözerken "yedinci sanat" sorusuna "sinema" diye yapıştırırız ama diğer altı sanatı saymaya kalksak zorlanırız. Örneğin Manisa'da büyümüş bir ergen olarak o güne dek estetik bir mimari görmediğim için lisede babası mimar olan bir arkadaştan mimarinin bir sanat olduğunu öğrendiğimde yaşadığım şaşkınlığı hala unutamıyorum.

Burası işin kolay kısmı. Yetişkinliğe eren, hele hele üniversite okuyan birçok insan estetik değerlerden yoksun bir hayat sürmeye devam etse de en azından kategorik olarak sanatsal olan/olmayan ayrımını yapabilme kabiliyetini ediniyor. Fakat bu dediğim geleneksel sanatlar için geçerli tabii. Ya peki, söz gelimi, kavramsal sanat veya performans sanatı? Sanatın sosyal, psikolojik ve mekansal sınırlarını zorlayan işler? Fiziksel ya da zihinsel olsun, sanatın alıcısından da efor bekleyen bu tarz işler çıkaran bir sanatçının Türkiye'de alacağı en pozitif tepki "Bu kişi ne yapmak, nereye varmak istemektedir?" çıkışması olmayacak mıdır?

İroni bir tarafa, her an bir öncekini "aşma" zorundalığının sanata değil akademiye mahsus olduğunu da düşünürsek, gerçekten de denklemin en önemli girdilerinden biri olan alıcı kitlesinin kültürel sermayesi dikkate alınmadan yapılan çalışmaların "sanatsal ürün" değil "uygulamalı bilim" olduğunu düşünüyorum. Bu açıdan değerlerini teslim ediyorum, sanattaki teknik tıkanmaların aşılması bu tür deneylerle mümkündür. Ancak bu yenilik önerileri teknik düzeyde kalmaya mahkumdur. Aslolan bu teknik yeniliği güçlü bir içerikle buluşturabilmektir.

Dans Ediyor Bir Hane'nin tanıtım yazısında bu "bilimsel ürün" tanımına tam olarak oturan bir kısım var: "...özellikle edebiyat entelektüellerinin ilgisini çekecek. Çünkü günümüz anlatısına yepyeni bir perspektif önerisi sunuyor." diyor arka kapak. Bir kitabın edebi olmaktan çok edebiyat üzerine konuştuğu daha iyi ifade edilemezdi.

Dans Ediyor Bir Hane, bir evin içerisinde, üç boyuta dördüncüsü olan zamanı da dahil ederek gezinirken enteresan teknik tartışmalar açıyor: 

İlkin, nesnelerin insanı perdelediği bir anlatının aslında neyi anlattığını sorguluyor okur. Kitap, insanın objeleştiği bir dönemde "insan hikayesi" ile "nesne hikayesi" anlatmanın bir farkı yoktur diyen kocaman bir mecazdan mı ibaret? Yoksa yazardan bir olay örgüsü bekleyen müşteri-okurluğa bir protesto olarak, ya da okura yazarın yarattığı nesnel evrende gezme hakkı tanıyarak onu yazarın ideolojik müdahalesinden özgür bırakan, ancak bu özgürlüğün doğal sonucu olarak "olay"a dair ipuçlarını toplama sorumluluğunu da ona yükleyiveren bir manifesto mu? Yine bunlarla bağlantılı olarak, okuru alabildiğine yoğun betimleme ve salt okuma eylemiyle deşifre edilemeyecek geometrik detaylarla yorarken bölüm sonlarına bırakılmış kısa insani detaylar ile rahatlatarak tasvir-hikaye dengesinin sınırlarını araştırıyor olabilir mi?

Bunlar verimli sorular. Bu tür kitapları işte bu açıdan önemli buluyorum. Fakat yukarıda da belirttiğim gibi sanatsal olmaktan çok sanatı irdeleme iddiası taşıyan, bilimsel sorular. Sanatsal haz içermiyor.