bilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Kasım 2019 Salı

Karanlığın Sol Eli - Ursula K. Le Guin (Ağır Spoiler İçerir)


Ursula Ana benim gerçekten de sembolik annem denilebilir. Tolkien, David Eddings vb. fantastik edebiyatın sınırlarını aşamadığım ergenlik çağlarımda karşıma tesadüfen çıkıp beni Ged'le beraber büyüten kadındır Ursula. Daha sonra anarşizme meylettiğimiz yıllarda Mülksüzler o dönemki ben için her ne kadar "kuru" bir metin olsa da (bu "kuru"luğun belki de metnin esas verimi olduğunu on yıl kadar sonra fark edecektim) Ursula'yla bağımı hiç koparmadım. Çocuklar anneleri için hep çocuktur, anneler çocukları için hep anne.

Image result for Karanlığın Sol Eli - Ursula Le GuinKaranlığın Sol Eli'nde, daha ilk cümleyi bile okumadan, bölüm başlığında ("Erhenrang'da Bir Geçit Alayı") ve altındaki açıklamada ne olduklarını sonradan öğreneceğimiz bir dolu bilinmeyen kelimeyle karşılaşıyoruz: Erhenrang, hain, yanıtlayıcı, gethen, ollul, genli ai, birinci gezici, ekumen... Henüz başlamadığımız bir kitap bize ancak bu kadar "yabancı" olabilir. Amaç da budur zaten. Ursula,  bizi asla evimizde hissetmeyeceğimiz, yabancı olmanın tedirginliğiyle karışık bir geri dönme arzusunun hakim olduğu bir okumaya zorlar böylece. Bu geri dönme arzusu okur için kitabı kapatıp kaçmak, "bizden" olan bir dile, "normal" bir anlatıya sığınarak o güne kadarki edebi deneyimimizi yeniden üretmeye tekabül eder. Böylelikle okurun dilsel deneyimi, "öteki" ile ilk kez karşılaşmanın metaforu olarak kendini dayatır. 

Sonrasında derhal; "monarşi" olarak nitelendirilmesinde hiçbir sakınca olmamakla beraber, savaşı ve silahı eski barbar dönemlerde bırakmış, kralların tahtırevana binmediği, temel atma töreninde hakikaten temel attığı tuhaf bir düzenle tanıştırılırız. En görünürü cinsiyet farklılığı olmak üzere, temelinde ikili karşıtlıkların olmadığı bir evren vadeden bir kitabın "ütopya" olacağını düşünürken okur yalnızca anakronik unsurlar barındıran, tarihin akmasını beklediğimizden farklı seyrettiği bir dünyamsı ile karşılaşır. Tabii burada ciddi bir muğlaklık da vardır, bu yeni dünyayı kendi gezegenimizden olmayan ikinci bir ağızdan dinlemekteyizdir. Bir emperyalist uluslararası sisteme çok benzeyen ama yine de tam olarak net bir bilgi sahibi olmadığımız bir koalisyonun temsilcisidir bu kişi, üstelik. Dolayısıyla taraflı, ama tarafını net olarak bilmediğimiz bir süzgeçten geçer tüm anlatı. Fakat en azından cinsiyetsiz insanları "adam", "erkek kardeşler" vs. şeklinde tanımlayarak tarafsız olmadığını ilan edecek kadar dürüsttür bu anlatıcı. 

Ursula'nın cinsel "tuhaflığı" çetin kış koşullarının hakim olduğu bir gezegende konumlandırma yönündeki tercihi de oldukça önemli göründü bana. Üzerinde hayat olduğu bilinen tüm gezegenleri tanıyan gözlemci tarafından da "kış" olarak adlandırılan bir dünyadır çünkü burası. "Anormal" bir toplumsal cinsiyete sahip olmanın gerilimini tariflemek için soğuğun seçilmesi pek çok alternatif yorumu da olanaklı kılar. Örneğin "soğuk"tan korunmak için bedenini gizleyecek kadar kat kat giyinmek zorunda kalmak, öteki'nin normaller arasında varolabilme koşullarını açıklıyor, diye düşünülebilir. Aynı zamanda sıcağa olan özlem, cinsel partner eksikliğine de denk düşüyor olabilir söz gelimi. Soğuğun cinsellikle ilişkisine, gezegenin dışarıda "kış" olarak adlandırıldığını öğrenmemizle son bulan ilk bölümün ardından gelen kısa öyküde de işaret edilir zaten. Bu öykü aslında kitabın esas derdinin bir özeti gibidir de aynı zamanda. Bir bireyin toplumun cinsel yasalarıyla uyuşmazlığı (evet cinsiyetin olmadığı bir dünyada dahi cinsel yasalar vardır, hatta bir sonraki bölümde "sapık" tabirinin bile varlığını öğreniriz. Ursula'nın edebiyatını yıkıcı yapan taraf da bu kılçıklardır işte.) ve neticesinde yalnızlaşması, "soğuğa" doğru yolculuğa çıkması, yaşadığı yüzleşme, ödediği (donmuş bir sol el) ve ödettiği (reddedildiği yerde kaçan bereket) bedel, romanı da özetler. 

Kitabın en ayrıksı, özel bir dikkat istediğini ilan eden bölümü ise inzivacılar/kehanet öyküsü sanki. Bu bölümde kehanetin ortaya çıkması için gerekli kadronun bir sapkın, bir çift akıl hastası, biri kemmerde olmak üzere bekaret yemini etmiş iki kişi vs.den oluşması; "anormal"liğin aslında sıradışı önemde durumların ortaya çıkması için lüzumunu gösterir ("Güzel sesli bir şarkıcıyı tedavi eder miydin?"). Bu kadronun lideri "dokumacı"nın kehanetin patlama anında bir kadın olarak görünmesi; bu sıradışı durumun gerekliliğini de orgazm anıyla eş tutarak vurgular. Öteki, bilinmeyene vakıf olmanın hazzını getirir. Burada yeni bir parantez açmak lazım: Geleceği bilmenin mümkünlüğü (hatta kesinliği) ama faydasızlığıyla ilgili bir ön-öyküyle başlayan bu bölüm, yine aynı mesajla bitiyor: Ve bu mesaj kitap boyunca da kendini sık sık hatırlatıyor, örneğin sf 141'deki karanlığın henüz gelmemiş ışık olduğuna dair yorum gibi. Ursula'nın sosyal bir problemin felsefi izdüşümünde determinizmi görmesi tartışılmaya değer değil mi? 

Sayfa 84'e geldiğimizde bir başka anlatıcının gözlemleri sayesinde gezegeni biraz daha tanırken aslında bir karşılaşmanın ilkin ne kadar da "dışarıdan" kurulan ilişki olduğunu, karşılaşılan öznenin aslında bir bilimsel nesne olarak görüldüğünü de anlıyoruz. Yine "bilimselleştirme" bağlamında; sf 154'teki bir paragrafta cinsiyet gibi etki gücü su götürmez meseleler tartışılırken aslında çok küçük detayların bile ne derece dönüştürücü olabileceğine dair minik ama etkili açıklamayla karşılaşıyoruz: komünal yaşayan böcek türlerinin yokluğu, komünal yaşamın öğrenilmesine mani oluyor. 

Sf 158'le birlikte kitabın neredeyse yarısını kaplayan o büyük "kaçış" başlıyor. Gezegenin yerlisinin bile dayanamayacağı kadar çetin olan bu yolculuğu, cinselliği imkansız bir aşka adım atmanın zorluğuna dair bir metafor olarak okumak gerek gibi görünüyor. Zaten Genli Ai'nin yalana yer olmayan düşünce-konuşmasında Estraven'in kafasında eski ensest ilişkisinin sesiyle belirmesi bunu ortaya koyuyor. Bunun bir kaçış olması önemli, toplumsal baskının cismani varlığını ortadan kaldırıp içselleştirilmiş haliyle (soğukla) yüzleştiriyor çünkü. Bu da karşılaşılan zorlukların farklılıkların birbirini tamamlamasıyla, dayanışmayla atlatıldığı bir sonucu getiriyor. 

Bu uzun yolculuk zaruri bir iletişim getiriyor beraberinde. Kitabın üzerinde durduğu temalardan biri de kesintisiz, sorunsuz iletişime olan ihtiyacın aksine sağlıklı iletişimin önünde, bazen kendi dilimizde tanımlamakta bile zorlandığımız ("şifgretor") pek çok kültürel, yapısal vb. engel olması. Elinizde en uzak mesafeleri yakın eden "yanıtlayıcı"ların bulunması, düşünce gücüyle konuşabiliyor olmanız müthiş bir iletişim başarısı sağlamanızı garantilemiyor: Bu problemin üstesinden ancak ortak mücadeleyle gelinebiliyor, diyor Ursula Le Guin. Bu arada "dünya dışından gelen ve bir vaadi olan bir yabancı"nın, öteki olarak yaşadığı zorluklar da düşünülürse, "peygamber" olgusuna ne kadar benzediğine dikkat etmek lazım. 

Evet, kitabın bir iddiası da bu belki de: Öteki bir peygamberdir - çünkü tüm ön kabulleri yıkma, yerine yeni olanı, ihtiyaç duyulanı koyma potansiyeliyle birlikte gelir. 

Kısacası kitabın devrimci tavrı, her an yeni ötekilerle karşılaşmakla müsemma hayatın aslında yeni imkanlar anlamına geldiğinin altını çizmesi olarak karşımıza çıkar. Zaten kitabın sonunda, çiğnenen bir yasak neticesinde ortaya çıkan yeni jenerasyon, diğer başka yasakları da elinin tersiyle itebilen bir karakterle karşımıza çıkarak umudu simgelemiyor mu?

23 Temmuz 2019 Salı

H. G. Wells - Doktor Moreau'nun Adası

Image result for H. G. Wells - Doktor Moreau'nun AdasıŞunu biliyoruz: Bütün okunması gerekenler asla okunamıyor, bütün izlenmesi gerekenler asla izlenemeyecek. 

Yalnız bir sorun daha var, biraz daha kompleks. İnsan sanatın gelişimini tersten izliyor çoğu zaman. Temellerine hakim olmadığı bir akademik disiplinde okuma yaparken referans verilen çalışmaya dönüp orada da geri dönülecek başka bir atıfla karşılaşmak ve nihayetinde disiplinin temellerine doğru geri geri gitmek gibi. Sanatta da, söz gelimi romanda, "Don Kişot'la başlayayım da roman sanatının gelişim serüvenini 21. Yüzyıla kadar takip edeyim" deme şansınız yok. Mutlaka atlamalar yapmak zorunda kalırsınız ve bir gün bir referans sizi atlanmış bir metne geri gönderir.

Morel'in Buluşu'nu Doktor Moreau'nun Adası'ndan önce okumak da benim talihsizliğim oldu. Bir "yeniden yorum"u okuyordum ancak yorumlanan metni bilmiyordum. Wells'in Zaman Makinası ve Dünyalar Savaşı etrafında kopan yaygara yüzünden adını bile duymadığım, aslında çok önemli bir referans kitapmış Doktor Moreau'nun Adası. "Recency effect"in sonucu olarak insanın bu kitabı Morel'in Buluşu'yla kıyaslayası geliyor tabii öncelikle, ister istemez. Biri "Aşırılıklar Çağı"nın eşiğinde, diğeri neredeyse ortasında, bir dünya savaşı bitmiş, ikincisi henüz başlamışken yazılmış, birbiriyle konuşan iki roman bilimin ışığında insan olmaya dair ne söyler?

Sözgelimi, Doktor Moreau'nun Adası'nda kahramanımız adada yapılan deneyler hakkında fikir yürütürken dehşetle titrer: "Mümkün olabilir mi, diye geçirdim aklımdan, insanlar üstünde diri diri deney yapılıyor olması mümkün olabilir mi?" Oysa Adolfo Bioy Casares Morel'in Buluşu'nu yazdığında modern Alman devleti, üstelik gizli saklı bir adada değil, Avrupa'nın göbeğinde çoktan sistematik insan deneyleri yapmaya başlamıştı. Casares bunu henüz duymuştu ya da duymamıştı, bilmiyorum, ama şunu biliyorum: Casares'in kırk sene gerisinden bakan Wells, ipini koparmış modernizmin alabileceği boyutu Casares'e göre çok daha berrak görüyordu. Oysa Casares, çağdaşları dünyayı yakıp yıkarken, halen Wells'in açtığı metafizik tartışmayı genişletmenin derdindeydi. Sanat, en çok da bu aslında: Bir felsefeci gibi felsefe yapabilmek, ve bunu vaktinde yapabilmek. (Arada geçen kırk senede Casares'in hiçbir katkısı olmamış mı peki? Kusurlu da olsa, evet olmuş: 1900'lerle beraber esen Freud Kasırgası Casares'in memleketi Latin Amerika'ya da ulaşmış ve kitabında henüz bir "özne" olmasa da en azından uyandırdığı arzular vasıtasıyla olayların akışında bir "faktör" olabilen kadın karakter düşünebilmiş. Wells'in adasıysa libido yokmuş gibi kurgulanan bir erkek dünyasıdır.)

Fakat ortada Morel'in Buluşu gibi apaçık bir uyarlaması bulunsa da Doktor Moreau'nun Adası'nı okurken kafamı kurcalayan başka bir ada kitabı meşgul edip durdu: Sineklerin Tanrısı. İşte edebiyatın en güzel yanı! Bir kitabın okumasının bizzat ona binaen yazılmış bir başkasıyla değil; konusu, kurgusu, karakterleri bambaşka bir kitapla zenginleşmesi.

Malumunuz Sineklerin Tanrısı "doğa durumu"nu göstermenin derdindedir: Leviathan'ın yokluğunda insan insanın kurduna dönüşür. Bütün bir roman, pür demokrasinin adım adım yenilgisi karşısında faşizmin "doğal" yükselişi üzerine kuruludur. Tartışmasının pek derin olduğu söylenemez, yalnızca kullandığı argümanlar çok güçlüdür.

Doktor Moreau'nun Adası'nda ise tartışma daha derinden yürür:

Doğadaki evrimi çoktan keşfeden bilim, Doktor Moreau'nun adadaki çalışmaları neticesinde evrimin yönetimini bile Doğa'nın elinden alacak güce erişmiştir. Tanrı'nın "beyin ölümü" çoktan gerçekleşmiştir ama Tanrı'nın tüm "biyolojik fonksiyonlarının" durduğu hakiki ölümüne, yani "insan" denen nesnenin imal edilebilir hale geldiğine, Doktor Moreau'nun adasında şahit oluruz. Aydınlanma, insanın her şeyi, kendini bile yeniden üretebilir olmasından başka nedir ki?

Bu noktada Doktor Moreau insanın evrimsel gelişimine ilişkin müthiş Aydınlanma tartışması açar: Topluma konan yasalar biyolojik saptırmalar (arzunun ve içgüdünün kanalize edilmesi) olduğuna göre, ve evrim yararlı olanın kalıp yararsızın ortadan kalkması ise, yasalar koyarak da evrime dolaylı yoldan müdahale etmiş olmuyor muyuz? Öyleyse neden bu müdahale doğrudan, fizyolojik olarak gerçekleşmesin?

Wells muhtemelen öjenik tartışmasını yakından takip ediyor ve bu tartışmanın insanlığı götüreceği yeri düşündükçe dehşete düşüyordu - ki konuştuğumuz gibi, insanlık gerçekten de oraya kadar gitti. Fakat bu güçlü argümanların karşısında da duramayacak gibiydi. Kitapta da, Wells'in düşüncelerini dile getirdiğini varsayabileceğimiz Anlatıcı, Moreau'ya hiçbir zaman tam anlamıyla ikna olmasa da bu doğrultuda ciddi bir bocalama yaşar. Ve bu bocalamanın içinden bilimin Tanrı/Doğa'nın yaratım sırlarına asla tam anlamıyla vakıf olamayacağı inancı/iddiası ile çıkabilir ancak. Varoluşun derinlerinde bilimin müdahale edemediği (edemeyeceği?) öyle bir yer vardır ki bu müdahaleleri geçici kılar. Varlığın içindeki doğal güç, yasaların yalancı boyunduruğunu silkeleyip atar. Fakat bu doğa durumu, Leviathan/Sineklerin Tanrısı'ndaki gibi yıkıcı değil, Rousseau-varidir: Uygarlık tarafından dengesi bozulmamış vahşettir medeni olan.

10 Eylül 2018 Pazartesi

Temiz ve Soylu Türküler Söyleyelim - Özgür Balkılıç

Image result for "Temiz ve Soylu Türküler Söyleyelim"Sosyal bilimlerden geri kalmayacağız diye mutlaka Lacan'ın seminerlerini vs okumak gerekmiyor. Zaten 101 dersini almayana 102 dersi verilmezken sosyal medyanın verdiği gazla böyle yüksek seviye okumalara girişince insan bildiğini de unutuyor (elbette konuyla ilgili kişileri tenzih ederek). Oysa iyi bir doktora tezinin bir konu hakkında edinmek istediğimiz bilgiden fazlasını içereceği kuşkusuz.Şimdi şimdi, İletişim gibi yayınevleri nitelikli bulduğu master tezlerini de yayınlamaya başladı. Tarih Vakfı Yurt Yayınları'ndan da bu kitap ilgimi çekince düşünmeden aldım. Kütüphanede bir süre yedek kulübesinde oturduktan sonra "Hocam şans istiyorum," dedi. Kıramadım, denedim. Bekleneni veremedi.

Aslında "Temiz ve Soylu Türküler Söyleyelim", Erken cumhuriyet döneminin Batılılaşma çabaları ve ırkçı/milliyetçi burjuva ideolojisi çerçevesinde müziğe yaklaşımını bir yüksek lisans tezinden beklenmeyecek bir derinlikte ele alıyor. Ziya Gökalp'in "hars" ve "medeniyet" ayrımı üzerinden okunabilecek şekilde, "Bizde neden opera/çoksesli müzik yok?" gibi Batının müzikal gelişmişliğini ölçüt alan bir politika ile Osmanlı'dan koparken özle devamlılığı sağlamak için köylünün, köy kültürünün romantizasyonunun beraber seyrettiği tespitini yapan kitap bu çelişkili politikanın (ve bunun sonuçlarının) izini titizlikle sürüyor.

Buraya kadar güzel. Fakat kitap ne yazık ki yazarının ideolojik hıncıyla malul. Malumunuz, sosyal bilimde araştırmacının analiz ettiği malzemeyle mesafesini koruması çok zor. İdeolojisiz sosyal bilim olmaz elbette, bu ideoloji araştırmacıya bir kavram seti, bir analitik yaklaşım sunar. İnceleme sonunda elde edilen sonuçlar ideolojinin öngörüsünü doğrulamayabilir. Oysa kimi verilerin önemini abartmak, belirli dönemleri titiz bir bilimsellikle incelerken başka dönemlere üstünkörü ideolojik ezberleri yapıştırmaksa araştırmaya ideolojiyi doğrulamaktan başka fırsat vermez.

Tabii burada bu tarih çalışmasını da tarihselleştirmek gerek. Çalışma, yüksek lisans tezi olarak 2005 yılında sunulmuş. Kemalizmin mezarının kazıldığı, liberal meltemin tatlı tatlı üfürdüğü yıllar... Zaten yazar da Zaman gazetesinde ve Şehir Üniversitesinde aldığı görevlerden kumaşı anlaşılabilecek Cem Behar'ın çalışmalarından bol bol yararlanarak eğilimini belli etmiş. Ve hâl böyle olunca, Demosthenes ağzındaki Kemalist çakıl taşlarını tükürmüş, konuşabilmenin verdiği hazla bağırmış da bağırmış. 

Örnek mi?

Henüz  16. sayfada, Afet İnan'ın bir bildirisinin "Türklerin 'fıtraten', doğuştan medeniyete yatkın bir 'millet' olduğu" sonucunu içerdiği belirtiliyor. Yazar buraya nedense bir dipnot düşme gereği duyuyor ve Kemalistlerin medeniyeti bir "süreç" olarak görmediklerini, onu kolayca yaratılacak, ikame edilecek soyut bir şey olarak ele aldıklarını öne sürüyor. Fakat yine aynı sayfada, Afet alıntısının İnan hemen sonrasındaki cümlede yine aynı yazar "Kemalist Türk Tarih Tezine göre medeniyet yolundaki ilk adımları Türklerin attığını" söylüyor. Nedir bu "yolda atılan adımlar", yoksa bir sürecin metaforları olmasın? Kemalistlerin (genelleyerek Leninistler de dâhil olmak üzere "dünyadaki tüm Jakobenlerin" diyelim) medeniyetin devrimci bir dönüşüm geçirebileceğine olan inancı, bu insanların medeniyet denen şeyden hiçbir şey anlamadıkları, onun evrimsel bir gelişim çizgisi de izleyebileceğini düşünemeyecek kadar kör olduklarını iddia etmesine bu kadar kolay olanak tanımalı mı gerçekten? Bu, nasıl desem, bugün artık insanın kusasını getiren liberal zihniyetin ezberlerinden biri değil mi?

Benzer bir örnek 22. sayfada karşımıza çıkıyor. Yazar, Kemalist söyleme içkin olan Türk köylüsünün "ulusun öz ve soylu ruhunu temsil ettiği" düşüncesinin çelişkilerine dikkat çekmek istiyor. Peki, kanıt olarak ne öne sürüyor? Kimi Halkevi çalışmalarında yer alan tekil bazı köylü eleştirileri. Sözgelimi, Denizli Halkevi dergisinin bir sayısında (kitap yanımda değil, il adını karıştırıyor olabilirim) köy yollarının çok bozuk olduğu söyleniyor ve köylülerin yolları neden tamir etmediği sorgulanıyormuş. Şu çelişkiye bakar mısınız? Kemalistler ağlıyor şu an. Yani şaka bir yana, bir tarihçi gerçekten de herhangi bir ideolojinin etrafında bir araya gelen bütün bireylerin bütün pratiklerinde o ideolojinin bütün söylemleriyle total bir yöndeşme bekliyor olabilir mi? Bugün "Bakın Tayyip Erdoğan 'Eeey Batı,' deyip duruyor ama bizim AKP ilçe başkanı İngiltere'den kız aldı" diye AKP eleştirisi yapmaktan bir farkı var mı bunun? 

Bence bu ideolojik sakatlığın en güzel örneği ise sayfa 32'de kendini gösteriyor. Şöyle diyor yazar: "Halkın kolektif alt bilincinin ürünü olan folklor, tam da bu icat çabasıyla (Kemalistlerin milli kültürü yeniden icat çabası kast ediliyor- benim notum) birlikte işlenmiş ve dönüştürülmüştür." Güzel kardeşim, sen tarih alanında bir tez yazıyorsun. Egemen sınıfın kültürel ürünlere ideolojik müdahalesinin gerçekten de Kemalizmle başladığını sanıyor olabilir misin? Folklorun "halkın kolektif alt bilincinin ürünü" olduğunu iddia ettiğine göre, Kemalizmden önce Anadolu'da ilkel komünal yaşam vardı zannediyorsun sanırım ama maalesef öyle değildi. Kurumsallaşmış din çok belirleyici bir üretim faktörüydü örneğin. Veya dönemin sınıfsal yapısı gereği (halihazırda var olan folklorik unsurlara hiç müdahale olmadığı kabul etsek bile) üretim sürecinde patronaj ilişkileri vardı. Yalnızca sarayda değil, taşrada da vardı patronaj. Ağaların, beylerin himayesinde sanat yapan köy müzisyenleri vardı.

Kemalist değilim, hatta Kemalizm'in saçmalıklarının unutulmaması, Kemalistlerin 20. yüzyılın demokrasi tecrübesini değerlendirerek kendilerini güncellemelerinin, en azından anayasal vatandaşlık üzerine düşünmelerinin taraftarıyım. Bu zaten kaçınılmaz da bir rota. Öte yandan Kemalizmin tarihin tatlı tatlı seyreden doğal akışını bozan saf bir kötülük hareketi gibi sunulmasını da bilimsel pratiğe yakıştıramıyorum. Tam da Kemalist olmadığım, Kemalistlerin tarih bilgilerini güncelleyecek doğru düzgün bilimsel çalışmalara olan ihtiyacını bildiğim için.

27 Ağustos 2018 Pazartesi

Mucizeler Dükkanı - Jorge Amado

Başlığı girerken kitaba dair çok açıklayıcı bir hata yaptım: Az kalsın "Mucizeler Dükkanı - Pedro Arkanjo" yazıyordum. 

Böyle olur. Bazı roman kahramanları yazarının önüne geçer. Öyle ki yazarın rolü sanki ruh çağırma seansında bedenini araçsallaştıran medyumunkiyle aynıdır: Aslolan ölüler aleminden geri dönen misafirin onu çağıran sevdiklerine (karakterin okura) ileteceği mesajdır, "medyum" (adı üstünde) bu mesajın taşıyıcısı olan bir aletten ibarettir. O olmazsa bir başkası da pekala aynı işlevi görebilir, yeter ki "doğru çalışsın."

Image result for Mucizeler Dükkanı Jorge Amado satın alEdebiyatta aradaki fark çağrılan bu ruhun hapsedildiği alemin bu kez "öte dünya" değil "zihinsel dünya" olmasıdır. Bu nedenle sırf aile bağı gibi nedenlerle çağrılan alelade ruhlara benzemez o, aksine insanlığın ortak belleğinden fışkırır. Günahları, sevapları, yer aldığı kurmacaya müdahaleleriyle belirli bir (etik/manevi/felsefi) anlama bürünür, İncil'deki İsa gibi, meseller vasıtasıyla okura yol gösterir. Ve yine tamamen zihinsel bir varlık olduğu için farklı zihinlerde bambaşka bedenlerde, bambaşka zaman ve coğrafyalardadır vücut bulur  o aynı karakter, tıpa tıp aynı ruh olsa bile. Bu açıdan en güzel örnek sanırım belirli kişi kültlerinin anonim eserler vasıtasıyla kolektif olarak yaratılmasıdır fakat bu konuya hiç girmeyip modern edebiyattan örnek verelim. Örneğin Pal Sokağı Çocukları'ndan Nemeçek'in sızısı insanın yüreğinden hiç geçmez fakat yazarını zihnimi zorlasam da hatırlayamam. Madde 22'nin Yossarian'ını bilirim ama yazarı için google'a danışmak zorunda kalırım. Gibi.

İlk bakışta, Mucizeler Dükkanı için de benzer bir şey söylememek güç (bu "ilk bakışta"ya en sonda değineceğiz). Kitabın çok sayıda kahramanı (ve bir anti-kahramanı) olsa da bütün anlatı baş karakter olan Pedro Arkanjo üzerine kurulduğu için ister istemez yazarın gölgelendiği bir metin ortaya çıkıyor. Brezilya'nın Bahia bölgesinde siyahi ve melezlerin kültürel zenginliğini, bu kültürün devlette yerleşik ırkçılığa karşı ayakta kalma mücadelesi içerisinde tanıtan bu harika kitapta Pedro Arkanjo'nun parıldamasının özel bir sebebi var. söz konusu yerleşik ırkçılık ile melez kültür arasındaki mücadele iki cephede, yani entelektüel ve materyal zeminlerde aynı anda yürüyor ve Pedro Arkanjo bu iki alanda da -biraz muzır bir ifade olacak ama- "ön açıyor."

Entelektüel zeminde ırkçılığın "bilimsel" dayanaklarına (beyaz adamın üstünlüğünü, siyahların suça ve akıl hastalığına yatkınlığını vesaire gösteren, kerameti kendinden menkul çalışmalar) karşı yazdığı kitaplar vasıtasıyla mücadele yürüten Pedro Arkanjo; "ırklar karışmasın" diye yaygara koparan ırkçı yapıya karşı da çükünü ezilen halkın kalaşnikofuna dönüştürüyor ve vuruyor ha vuruyor. Bu ifade biraz hoyrat kaçtı ama yerine de oturdu, kusura bakılmasın. Zira romanda gerçekten de bir cinsiyet problemi var. Çoğalma metaforu olarak en kolay yolu seçmiş yazar: Sperm saçmak. Evet bu gerçekten de çok verimli bir metafor, doğurgan kadın bedeninin toprak olarak okunması, ona tohum saçmak, böylece bir aşk ilişkisinin kolonyal bir ilişki olarak da okunmasına imkan tanıyorsunuz falan filan, fakat "en kolay", "en verimli" olanın "eril" olmasındaki probleme gözlerini yummak da yazarın ne Marksist ve anti-kolonyal görüşleriyle başdaşıyor, ne de büyülü gerçekçiliğin imkanları ortadayken mazur görülebiliyor.

Image result for jorge amado
Jorge Amado
Bu büyük falsoyu bir yana bırakırsak kitabın en beğendiğim yanı kahraman ve anti kahramanı birlikte sunan yapısı. Kitapta bir meşhur Pedro Arkanjo var, bir de Fausta Pena. Pedro Arkanjo'nun ölümünden sonra yeniden keşfedilişini borçlu olduğumuz ABD'li profesörün ufak bir işini yaptırdığı, bu arada aşığı güzeller güzeli melez Ana Mercedes'i de elinden aldığı Fausta Pena, aynı zamanda şöhret olabilmek (ya da "hak ettiği yeri bulabilmek") için kültür endüstrisinin çarkları içerisinde ezilip duran bir amatör yazar. Acaba bu "Faust" ruhunu hangi şeytana satmış olabilir? 

Aslında, daha önceki blog yazılarımda da papağan gibi tekrarladığım ve tekrarlamaya da devam edeceğim gibi, baş kahramanı bir yazar olan ya da "dil üzerine bir roman", "kendini arayan bir roman" vesaire diye göklere çıkarılan, edebiyatın kendi içine kapanışını -ki açık bir biçimde kötüye işaret değil midir- simgeleyen romanlardan oldum olası hazzetmem. Fakat bu yola girip hakkını veren romanlardan biri Mucizeler Dükkanı. Kahraman ve anti-kahramanın mukayesesinden çıkan sonuç, yazıya değerini, kutsiyetini veren şeyin öncelikle onun niyeti oluşu. Yazmak bir eylem biçimidir, bu anlamda söz gelimi sömürge karşıtı bir yazıya kalkışıyorsanız eğer, yalnızca sömürgeciye sıkılacak kurşundan daha etkili bir yazı yazılmaya değerdir. Bir yazara şöhreti getiren de işte sıktığı bu entelektüel kurşunun isabetliliğiyle ölçüdür, yazarın amacı ancak ve ancak kitap dağlarının gerillası, yazının Che Guevara'sı olmaktır. Ne kadar çok somut zafer, o kadar şan ve onur. 

Fakat kültür endüstrisi (işte Faust'un Mefisto'su) her şey gibi bu basit denklemi de ters yüz etmeyi başarmıştır: yazar artık yazıdan önce gelmektedir, yazar da bir "star"dır artık ve bu "star"dan yayılan ışık yazının içeriğini de önemsiz kılar. Değil mi ki o yazı o yazara aittir, öyleyse kıymetlidir. İşte Fausta Pena da "o" yazar olmak için çırpınmakta ve çırpındıkça batmaktadır.

Dolayısıyla bir edebiyatçı olarak Amado, çağdaşı olduğu, ucuz edebiyatları ve berbat ilişki ağları içerisinde (Fausto Pena'nınki gibi bok ve sidik kıymetinde işler yapan, bir gazete haberi için yatağa giren, al gülüm ver gülüm birbirini öven) sürünen yazarların suratına Pedro Arkanjo'yu fırlatmıştır: Irkçı profesörlerin hakimiyetindeki akademiye karşı akademinin ne içinden ne de dışından, çeperinden (tıp fakültesinde odacılık yaparak) savaş açar Pedro Arkanjo. Ne o dünyaya aittir ne de tamamen dışında, ona alternatiftir. Onu sıkıştırmak, onunla yüzleşmek üzere hep oradadır fakat ondan hiçbir lütuf talep etmez. Yalnızca üretir.

Şeytan dedik, kültür endüstrisi boş durur mu? Elbette Pedro Arkanjo'nun önlenemeyen yükselişi için bir B planı olacaktır. Gazeteler, akademi vesaire vasıtasıyla; halkın Pedro Arkanjo'suna çok benzeyen fakat revize edilmiş, makaslanmış, yepyeni elbiseler giydirilmiş, sistemle uyumlu, reklam kahramanı olmaya müsait bir başka Arkanjo yaratılır. Bu böyledir, böyle olacaktır. Arkanjo'nun sisteme ne içeriden, ne de dışarıdan, çeperden saldırdığını söyledik, kültür endüstrisinin çeperden karşısaldırı da budur işte. Kredi kartı reklamında Imagine çalar, Yapı Kredi Yayınları Nazım Hikmet kitaplarını gururla sunar. İşte yazı, bunun da mücadele alanıdır: yalana karşı gerçeği, fakat halkın gerçeğini (bu gerçeğin içine ne kadar mitos karışmış olursa olsun -ki hatta karışması daha da iyi mi ne?) yazmak. 

Fakat yazmak mı sadece?

Hayır. Yazının başında Mucizeler Dükkanı'nın ilk bakışta kahramanıyla müsemma göründüğünü söylemiştik. Kültür endüstrisi adı üstünde bir endüstridir, içerik üretimiyle sınırlı bir sistem değildir o. Diğer sanayi kolları gibi, üretim-dağıtım-tüketim döngüsünden oluşur ve belki de dağıtımın üretimden daha önemli olduğu bir alandır. Kitabın adının önemi de burada ortaya çıkıyor: Kitaplar Pedro Arkanjo'nun eseri olsa da o kitaplar basılsın diye, ulaşabileceği her yere ulaşsın diye canını dişine takan Lidio Corro'dur. Mucizeler Dükkanı'nın sahibi, Arkanjo'nun can dostu Lidio Corro. Geç de olsa itibar gören, hak ettiği star mertebesini edinen Pedro Arkanjo'nun yanında adı asla anılmayan, görünmeyen emeğin değerini bilen birileri, yani yazarımız Amado, kayda geçirmese adı unutulacak olan Lidio Corro. Ya üretim malzemesinin tedarikçileri? Arkanjo'nun (ve tabii Amado'nun) kayda geçirdiği o kültürün, hikayelerin esas yaratıcıları yani? Ya da ona ek kaynak sağlayan, teşvik eden halkçı profesörler?

İşte kültür endüstrisine karşı sanatsal üretim budur: Kapakta bir kişinin adı dahi yazsa kolektiftir o. Gücünü halktan alır, halkı anlatır, halkı güçlendirir.

20 Temmuz 2018 Cuma

Elias Canetti - Kitle ve İktidar / Körleşme

Canetti'nin daha önce yalnızca Kitle ve İktidar'ını okumuş ve yarı yarıya hazzetmiştim. Kitabın öncelikle bilimsel olma iddiası can sıkıcıydı. Zira -özellikle "Kitle" bölümü- açık ve net biçimde felsefi deneme türünde yazılmış olmasına karşın yazarın üslubu da, arka kapak yazısı başta olmak üzere çeşitli tanıtım metinleri de sanki bilimsel bir kitapmış havası vermeye çalışıyordu.

Bakın Ayrıntı Yayınları'nın tanıtım yazısı şöyle diyor:

"Elias Canetti'nin 30 yıllık çalışmasının ürünü olan Kitle ve İktidar sosyoloji, antropoloji, psikoloji... gibi disiplinleri içeren; ama onların sınırlarıyla yetinmeyen benzersiz bir çalışma olarak tanınıyor."

Kitle ve İktidar"Bu disiplinleri içeren ancak onların sınırlarıyla yetinmeyen" alan spekülasyonun alanıdır sevgili Ayrıntı Yayınları editörü. Elbette adı geçen bilimler de bol bol spekülasyon içer(ebil)ir, fakat yöntem olarak spekülasyon, felsefe olarak nitelendirilebilir olsa olsa. Fakat yazar felsefi bir yöntem de uygulamıyor, tabiri caizse "bam bam bam" argüman sıralıyordu. 

Kitabın "bilimsel" yönü ise "İktidar" bölümünde iyice açığa çıkıyor, Canetti kanıta dayalı argümanlar yerine argümanlarını destekleyici tekil kanıtlar buluyordu. ("Bütün iktidarlar gücünü ayaklardan alır, örneğin Kenya'daki Tiri Tiri kabilesinin üyeleri her sabah sıraya geçip şeflerinin ayak baş parmağını öper" gibi zırvalar.)

Ha, kötü bir kitap diyebilir miyim? Hayır. Katiyen ebediyen. Aksine "kitle" ve "iktidar" gibi özellikle faşizmi anlamak için aşırı önemli olan iki kavram hakkında ciddi bir mülahazaya davet eden önemli bir kitaptı. 

Benim ayar olduğum mesele, başta da söylediğim gibi, (zirvesini Walter Benjamin'de gördüğümüz) bilimsellik iddiasındaki Alman tipi "felsefe sanatı"nın etrafındaki bu gereksiz aura. Ben bu oyunu bozarım arkadaşlar.

Yazarımıza ilham gelir, X konusu üzerine ilginç çıkış ve varış noktaları içeren fakat bir sistematiğe sahip olmayan bir tez ortaya atar, bunun adı "bilim" olur, öyle mi?

Tamam o zaman, ben de size tam da şimdi götümden bir tez uyduruyorum:

"Yenikapı dolgu alanı, modern çağdaki yenilmişlik hislerini İslam ordularını simgeleme yoluyla ikame eden muhafazakar kitlelerin, Müslümanların objet petit a'sı olan İstanbul'un fethedilişi öncesindeki arzunun (dolayısıyla tatminin) sonsuza dek yeniden üretilebilmesi maksadıyla surların önüne yeniden ve yeniden çağrılabilmesi için oluşturulmuştur."

Oldu mu? Bence şahane oldu. Kendim uydurdum diye söylemiyorum, tez gibi tez. Çünkü buradan güzel tartışma çıkar. Fakat bilimsel mi? Tabii ki değil. Neden değil? Çünkü bu konudaki diğer iddialarla tartışmaya girmediği gibi, tezin içerisindeki varsayımları da doğru kabul ediyor. Eğer bu iki konuda sayfalar sürecek yeterli bir tartışma yürütülürse bilimsel olduğu iddia edilebilir. Fakat şimdilik bir "tez" değil, yalnızca bir hipotez. Ve bunun gibi onlarca hipotez bir araya gelince tez olmuyor.

Geçelim. Ben zaten esas Körleşme'ye kuruldum. Biliyorsunuz amatör okur için beş yüz sayfa kritik eşiktir. Beş yüz sayfa üstü romanlar modern kutsal kitaplardır. Öğüt isteyene öğütler, ibret isteyene ibretler fazlasıyla vardır. Sanki içlerinde eşit derecede malumat yokmuş gibi, yüzer sayfalık beş kitap okuyarak bir bok olamazsınız ama beş yüz sayfalık bir kitabı okursanız "o kitabı okuyanlar kulübü"ne girersiniz. Okuyanlar olarak birbirinize kozmik bir sırrı paylaşıyor gibi manalı gözlerle bakar, okumayanların "Aaa okudun mu, ben de çok okumak istiyorum ama işte..." bahanelerini istihzayla karışık bir anlayışla dinlersiniz.

Edebi dostlardan biri tarafından (o kendini biliyor) Körleşme tavsiye edildiğinde, bu ayrıcalıklı kulüplerin bir yenisine katılım teklifi karşısında heyecanlanmamam kabil değildi. Üstelik Körleşme'yi "zor kitap" sanıyordum. Çünkü "zor kitabı bitirenler" yalnızca kulübe üye olmaz, onlara ödemesi hayranlık olarak yapılan bir tür gazi maaşı bile bağlanır. Düşünün ki zor ve uzun bir kitap beni bekliyordu, heheeeyy...

Amma, lakin ki, öyle olmadı. 

Bir kere "zor kitap" değilmiş. Basit bir dil, basit bir kurgu ve hatta, yaşadığım hayal kırıklığının temel sebebi de budur, aşırı basit karakterler. Ölümüne bir tek boyutluluk, öngörülebilir davranışlar, boğucu tekrarlar. Hele hele başından sonuna dek bitmek bilmeyen o fars üslubu, yanlış anlamalar "komedisi"... Bakın ciddi söylüyorum, o Elias Canetti yanımda olsaydı var ya, zaten bacaksız, tıfıl bir şeye benziyor, gırtlağını sıkıverip oracıkta boğardım.

Image result for Elias Canetti - Körleşme
Yahu beş yüz elli sayfalık romanın ilk iki yüz sayfası tamamen kocasının parasına çökmeye çalışan bir kadının adamla mal mülk kavgası. Aman allahım, modern başyapıt!

Güzel bölümler yok mu, var elbette. Her beş sayfada bir oldukça iyi bir cümle var. Her yirmi bölümden biri epey iyi bir bölüm. Bu cümleleri, bu bölümleri okuyunca Canetti'nin aslında yetenekli biri olduğunu anlıyorsunuz. Fakat iyi sanatçılık bir "süzme" işidir, bir heykel mükemmel hale gelene kadar yontulur. Bir romanın da iyi olması için gereksiz bölümler acımasızca atılmalıdır. Körleşme'de maalesef bu yok.

Son olarak, "kitaplar hakkındaki kitaplar" hakkındaki nefretimi bilen biliyor. Ve neymiş efendim, Körleşme romanı "çoktandır kendi fildişi kulesine çekilmiş bir aydının trajedisinde" cisimleşiyormuşmuş. Yahu o fildişi kuleye çekilen kişi, kendine başkişi olarak bir "aydın"dan başka birini seçemeyen Canetti'nin bizzat kendisi olmasın asıl?

Bakın buna sanat teorisinde ileride "Arif Mutlu Prensibi" diyecekler: Eğer bir romanın başkahramanı yine bir roman yazarıysa, bir filmde "son filmini çekmeye çalışan bir yönetmenin hikayesi" anlatılıyorsa, vesaire, o roman/film kötüdür arkadaşlar. 

Ve "aydın sorunu" diye bir şey de yoktur, "aydın sorunu" kendine aydın diyen fakat aydınlar dairesinin içinden çıkamayan yetersizlerin kendi kendilerine uydurduğu bir oyundur.

9 Nisan 2018 Pazartesi

Morel'in Buluşu - Adolfo Bioy Casares (Spoiler İçerir)

Borges'in yalnızca Kum Kitabı'nı okudum, kendisi hakkında uzun boylu laflar edecek kadar derinlemesine incelemişliğim yok. Fakat bu kitaba yönelik eleştirim, Borgesperestlerin verdiği izlenimle çakıştığı için rahatlıkla Borges'i sevmediğimi söyleyebiliyorum: Borges çok iyi öykü fikirleri bulan biri, orası kesin, ancak bu fikirler öyküye dönüşmüyor. Bence öykü "Bir kitap olsa, sonsuz sayfası olsa..." ya da "Bir adamın gençliği ve yaşlılığı aynı bankta buluşsa..." ifadelerinde üç noktadan sonra gelen "... ne olurdu?" sorusunun cevabıyken, Borges ortaya yalnızca o üç noktanın öncesini, yani fikri atıp çekiliyor. Açıkçası Arjantinli olduğu dışında hayat hikayesini bile bilmiyorum ama, ben seveyim ya da sevmeyeyim (edebiyat dünyasının da çok umrundaydı benim sevip sevmediğim), en azından Latin Amerika edebiyatı için Borges'in bir düğüm noktası olduğu aşikar. Sanki Latin Amerika edebiyatının tarihsel çizgisi "Borges'i etkileyenler", "Borges" ve "Borges'ten etkilenenler" üzerinden gidiyor gibi görünüyor.

Morel'in BuluşuKapakta "Borges'in önsözü" olunca ve yalnızca nitelikli edebiyat basan ender ekiplerden Helikopter Yayınlarından bir şeyler okuma arzusu da dürtünce merak etmiştim bu kitabı ben de. Oldukça kısa bir kitap - önsöz de hayatımda okuduğum en kısalardan fakat yazıldığı tarih itibarıyla edebiyatçıların "Ne anlatmalı?" sorusu karşısında ciddi anlamda bocaladığını pek güzel anlatıyor. Rus yazarlar sağ olsun insan psikolojisinin edebiyat vasıtasıyla keşfedilebilecek bir yanının kalmamış olabileceği, "olay"ın da "olay yaratan" eserler ortaya konmasına git gide daha az katkı sunduğu, bir bakıma edebiyatın tıkandığı tespiti yapıyor Borges. Casares'in kitabının da bu anlamda çığır açıcı olduğunu iddia ediyor.

Gerçekten öyle mi? Tabii ki hayır. Eş dost ilişkilerinin seviyesini bilemeyeceğim ama muhtemelen bir dostu tarafından yazılmış, zira Borges'in kendisine ithaf edilmiş bir kitabın önsözünde "Aman canım alelade bir kitap işte" yazacak hali yoktu herhalde, herkes gibi Borges de arkadaşını biraz fazla övmekle malul olacaktı elbet. 

Spoiler'lı bölüm geldi, dikkat:

Bu tür "Burus Vilis aslında ölüymüş" oyunlarına yaslanan kitaplarda okura ipuçlarını verme ve gerçeği açıklama dengesi kritiktir, bilirsiniz. Bu kitapta ne yazık ki okura neredeyse gerizekalı muamelesi yapılıyor, her şey ayan beyan ortada olmasına karşın karakterin olayı anlamamaya devam etmesi yıpratıcı oluyor. Morel'in Buluşu bence en çok bu nedenle mükemmellikten uzak.

Fakat yine de etkileyici bir kitap olduğu da kesin. Bunun iki sebebi var:

1) Tür: Kitap bir tür Robinson Crusoe hikayesi, öte yandan içinde en iticisinden romantizm de var, ve ta ta ta tam - bilim kurgunun da hası var. Kolay değil: Genç Werther'in Acıları stili ağlak bir aşk anlatısını Jules Verne'vari bir bilimkurguyla çakıştırarak buradan yeni bir felsefe üretmek.

2) Felsefe: Peki nedir bu üretilen "felsefe"? Bunu detayda yakalıyoruz. Öykü henüz ilk sayfada "Malthus'a övgü" adını almak üzere yazılmaya başlanan bir günlük. Bambaşka bir olayın anlatısına sonra sonra evriliyor. Yine de satır aralarında Malthus atıfları yapılmaya devam ediliyor. Malthus: İnsan nüfusunun besin miktarına göre çok daha hızlı arttığını hesaplayan ve buna çözüm aranması gerektiğini ileri süren adam. Bu Malthus referansı, insanları kaydedip gelgit enerjisi vasıtasıyla yeniden ve yeniden oynatarak ölümsüzleştiren Morel'in buluşuyla beraber düşünüldüğünde müthiş bir kapı açmıyor mu? "Evet, insanlık kendini tüketmeye doğru gidiyor," diyor kitap, "Fakat bunun acısıyla başa çıkacak tekniğe sahip olmaya doğru da hızla ilerliyor." Bu yönüyle müthiş derecede bilimperver bir öyküyle karşı karşıyayız.

Fakat... Aşık olunan kadın karakterimizin adının Faustine olmasına ne demeli? Faust'a gelen bu güncelleme de neyin nesi? Morel'in insanları onların rızasını almadan ölümsüzleştirdiğini ve kahramanımızın da makinelerin kontrolünü ele geçirdiğinde bu ölümsüz zamanı kendi arzusunca manipüle ettiğini hatırlayalım. Şunu anlıyoruz: Bugün Goethe'nin Faust'undaki gibi Şeytan'la rasyonel bir anlaşmanın zemini ortadan kalkmış durumdadır. "Ben sana ruhumu satayım, sen de bana karşılığında şunları şunları ver," pazarlığı bitmiştir. Şeytan artık bizim ruhumuzu "istimlak" etmekte ve karşılığında kendince bir karşılık vermektedir. Faust Faustine olmuştur, yani dişil, pasif, maşuk; Şeytan'sa Goethe'deki gibi tüccar değildir, aşıktır o, fakat tek taraflı, deli bir aşk. Bireyin ruhunu çürütme pahasına ona cenneti bu dünyada vaat eden 19. yüzyıl aydınlanması geçersiz bir naif düşüncedir artık; 1940 yılına geldiğimizde gücü elinde bulunduranlar kimse cennetin tanımını da onların yaptığı ve bize dayattığı anlaşılmıştır.

Dolayısıyla Aydınlanma'ya doğru ilerlerken ışıktan gözleri kör olmadan eleştirel de bakabiliyor Morel'in Buluşu. 1940 yılında yazılmış bir Black Mirror bu, fakat önerdiği şey "yeni"den nefret etmek değil, "yeni"nin tanımını değiştirmek.

1 Şubat 2018 Perşembe

Dans Ediyor Bir Hane - Orçun Türkay

Ülke olarak sanatla ilişkimiz sakattır. Bulmaca çözerken "yedinci sanat" sorusuna "sinema" diye yapıştırırız ama diğer altı sanatı saymaya kalksak zorlanırız. Örneğin Manisa'da büyümüş bir ergen olarak o güne dek estetik bir mimari görmediğim için lisede babası mimar olan bir arkadaştan mimarinin bir sanat olduğunu öğrendiğimde yaşadığım şaşkınlığı hala unutamıyorum.

Burası işin kolay kısmı. Yetişkinliğe eren, hele hele üniversite okuyan birçok insan estetik değerlerden yoksun bir hayat sürmeye devam etse de en azından kategorik olarak sanatsal olan/olmayan ayrımını yapabilme kabiliyetini ediniyor. Fakat bu dediğim geleneksel sanatlar için geçerli tabii. Ya peki, söz gelimi, kavramsal sanat veya performans sanatı? Sanatın sosyal, psikolojik ve mekansal sınırlarını zorlayan işler? Fiziksel ya da zihinsel olsun, sanatın alıcısından da efor bekleyen bu tarz işler çıkaran bir sanatçının Türkiye'de alacağı en pozitif tepki "Bu kişi ne yapmak, nereye varmak istemektedir?" çıkışması olmayacak mıdır?

İroni bir tarafa, her an bir öncekini "aşma" zorundalığının sanata değil akademiye mahsus olduğunu da düşünürsek, gerçekten de denklemin en önemli girdilerinden biri olan alıcı kitlesinin kültürel sermayesi dikkate alınmadan yapılan çalışmaların "sanatsal ürün" değil "uygulamalı bilim" olduğunu düşünüyorum. Bu açıdan değerlerini teslim ediyorum, sanattaki teknik tıkanmaların aşılması bu tür deneylerle mümkündür. Ancak bu yenilik önerileri teknik düzeyde kalmaya mahkumdur. Aslolan bu teknik yeniliği güçlü bir içerikle buluşturabilmektir.

Dans Ediyor Bir Hane'nin tanıtım yazısında bu "bilimsel ürün" tanımına tam olarak oturan bir kısım var: "...özellikle edebiyat entelektüellerinin ilgisini çekecek. Çünkü günümüz anlatısına yepyeni bir perspektif önerisi sunuyor." diyor arka kapak. Bir kitabın edebi olmaktan çok edebiyat üzerine konuştuğu daha iyi ifade edilemezdi.

Dans Ediyor Bir Hane, bir evin içerisinde, üç boyuta dördüncüsü olan zamanı da dahil ederek gezinirken enteresan teknik tartışmalar açıyor: 

İlkin, nesnelerin insanı perdelediği bir anlatının aslında neyi anlattığını sorguluyor okur. Kitap, insanın objeleştiği bir dönemde "insan hikayesi" ile "nesne hikayesi" anlatmanın bir farkı yoktur diyen kocaman bir mecazdan mı ibaret? Yoksa yazardan bir olay örgüsü bekleyen müşteri-okurluğa bir protesto olarak, ya da okura yazarın yarattığı nesnel evrende gezme hakkı tanıyarak onu yazarın ideolojik müdahalesinden özgür bırakan, ancak bu özgürlüğün doğal sonucu olarak "olay"a dair ipuçlarını toplama sorumluluğunu da ona yükleyiveren bir manifesto mu? Yine bunlarla bağlantılı olarak, okuru alabildiğine yoğun betimleme ve salt okuma eylemiyle deşifre edilemeyecek geometrik detaylarla yorarken bölüm sonlarına bırakılmış kısa insani detaylar ile rahatlatarak tasvir-hikaye dengesinin sınırlarını araştırıyor olabilir mi?

Bunlar verimli sorular. Bu tür kitapları işte bu açıdan önemli buluyorum. Fakat yukarıda da belirttiğim gibi sanatsal olmaktan çok sanatı irdeleme iddiası taşıyan, bilimsel sorular. Sanatsal haz içermiyor.

13 Kasım 2017 Pazartesi

Jules Verne - Edom,Frrit-Flakk,Humbug (Fantastik Öyküler)

Edebiyatçılar üzerine yazılan tezlerden nefret ederim. Bu çalışmalar çoğunlukla zorlama olurlar, edebi ürünlere boylarını fazlasıyla aşan önemler atfederler. Ama sanırım Jules Verne üzerine yazılan nitelikli bir tez basılsa parası neyse verip alırım. Hele ki "çocuklara pozitif bilimi sevdirme" misyonunun Jules Verne edebiyatına bindirilmesi olgusu başka ülkeler için de geçerli midir, ciddi merak ederim. Bir de Jules Verne'nin döneminin toplumu ile ilişkisini tabii, çünkü metinlerine baktığımızda denizler altıydı, aya yolculuktu derken Jules Verne için bilim toplumdan kaçıştan başka bir anlama gelmez. Zaten bu iki husus birbiriyle ilişkilidir bence: 19. yüzyılın bilim sevdasına toplumsal ilerleme ve refah gibi somut imkanlar üzerinden değil, dünyayla oyuncak gibi oynayabilecek olmanın heyecanıyla kapılmış gibidir Jules Verne. Bu yönüyle bilime yönelik heyecanı saf bir çocukluktur. İşte tam bu yüzden yeni felsefi/toplumsal sorgulamaların alanı olan bilimkurgu türü onun elinde çocuksu bir macera oyunu olur.

Jules Verne'in daha önce hiç duymadığım, tesadüfen karşılaşınca nostaljik bir merak içinde bitiriverdiğim bu kitabı da görüşlerimi değiştirmedi. Jules Verne gerçekten bir edebiyatçı olarak çok kötü. Kullandığı edebi tekniklere bakılarak değerlendirildiğinde ona "edebiyatçı" demek, eline makas alan herkese "terzi" demekten farksız. Fakat resimdeki bu sakallı makallı adamın bilimin herhangi bir dalını gözünün önüne getirdiğinde "Bu bilim ne maceralara kapı açar be!" diye kendisinden hiç beklenmeyecek şekilde kapıldığı o çocuksu heves ne yalan söyleyeyim bende tuhaf bir saygı uyandırıyor.