yapı kredi yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yapı kredi yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Haziran 2020 Cuma

Kafamda Bir Tuhaflık - Orhan Pamuk

Orhan Pamuk'un Veba Geceleri'ne hazırlık babında, daha en başından pek de ilgimi çekmemesine rağmen okudum Kafamda Bir Tuhaflık'ı. Ve başıma bir iş gelmeyecekse hiç beğenmedim. 

Kafamda Bir Tuhaflık , Orhan Pamuk - Fiyatı & Satın Al | idefix
Pamuk'un romanın başında vaat ettiği "birbirinden tuhaf olaylar" yok bir kere kitapta. Tam aksine, hususi bir epigrafı bile olan sondan bir önceki bölümün ciddi ciddi alelade bir aile içi emlak anlaşmazlığı mevzuuna ayrılmış olmasında berrakça görebileceğimiz şekilde çok zayıf bir hikayesi var. Tekil bir örneği (Boğaz'daki koyun sürüleri) saymazsak Kara Kitap'taki "İstanbul mitleri"nin (ki Orhan Pamuk'a Nobel'i getiren özelliği bu mitleri üretebilmesidir) esamisi okunmuyor. 

Evet "alkolsüz alkollü içecek" olarak boza özgün bir İstanbul sembolü olarak iyi düşünülmüş ve göç sonrası İstanbul'unun ruhu bozacı Mevlut'ta başarıyla tecessüm ettirilmiş, fakat bu Pamuk'un kapasitesi düşünüldüğünde İstanbul okumamızı ne derece derinleştirici, "keskin" bir fikir emin değilim açıkçası. Yine bir içsel kazı alanı olarak resmi görüş/şahsi görüş ile dilin niyeti/gönlün niyeti ayrımlarının çakıştırılması başarılı bir detay gibi görünüyor, fakat yan hikayelerle desteklenen, ayrıntılarla zenginleştirilen bir boyuta taşınamamış, bir "izlek" değil, tespit düzeyinde kalmış. 

Biçimsel olarak baktığımdaysa, daha önce (örneğin Masumiyet Müzesi'nin Kemal'i) anlatıcıdan rica ederek söz alan karakterlerin bu defa (İstanbul'un arazilerine "konmaları" gibi) anlatıyı teklifsiz işgal etmeleri hoşuma giden bir teknik detay oldu. Karakterlerin sınıfsal durumları yalnızca dil ve/veya içerik değil, biçim üzerinde de belirleyici olabilir, diyor Pamuk bu tercihiyle (elbette bu sınıf okuması gayet burjuva bir yerden yapılıyor, o ayrı konu). Ama salt bunun için 500 küsur sayfalık bir romanın okunması göze alınır mı emin olamıyorum. Ben en azından Süleyman-Ferhat çekişmesiyle resmedilen makro (siyasal) sandığımız çatışmaların aslında mikro (bireysel) husumetlerin projeksiyonu oluşu meselesinin daha ustaca bir kurguyla işlenmesini bekledim, ama bu hikayeler de apar topar yayından kaldırılan dizilerin finalleri gibi sonuçlara bağlanıp kaldı maalesef. 

Neticede bu kitabı okuduğum için elimde hiçbir şey kalmadı. Daha çok İstanbul'a gelmeden önce okuma yapmak isteyen entelektüel okura kurmaca soslu bir yakın tarih rehberi olsun diye yazılmış bir roman gibi sanki Kafamda Bir Tuhaflık. Umarım Veba Geceleri de aynı hayal kırıklığını yaratmaz.

17 Eylül 2018 Pazartesi

Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana - Yaşar Kemal

Yaşar Kemal pre-modern bir edebiyatçıdır, desem -bu cümlenin derdimi ifade etmekte ne kadar başarılı olduğu tartışması bir yana- sanırım herkes ne kast ettiğimi anlar, çünkü alelade bir gerçekten bahsediyorumdur. Yaşar Kemal pre-moderndir çünkü her şeyden önce modernite öncesi geleneksel kurumların (din, aile vb.) gücünü koruduğu kırsalın yazarıdır. Evet siyasal açıdan elbette moderndir, kırsaldaki hayatı idealize eden, gerici bir tutumu yoktur, sınıfsal olarak taraf tutar. Fakat edebi anlatım tekniğiyle sunulan sınıfsal analiz dokümanları kataloğu olarak tanımlanabilecek "köy romanı" kategorisine sokulamayacak şekilde kırın yalnızca sınıfsal ilişkileriyle ilgilenmekle de kalmaz. Hatta tam tersine, sınıfsal analizin insanı rasyonel bir tarihsel ilerleyiş zeminine oturtma çabasına kıyasla Yaşar Kemal, kırsaldaki binlerce yıllık kültürel birikimi insan denen canlıya dair bir arşiv olarak kullanarak rasyonalitenin ötesini araştırır. Daha açık ifade edersem, insanın maddi gerçekliği anlamlandırma sürecinde uydurma, çarpıtma, abartı vs tekniklere sık sık başvurmasından hareketle insan zihninin çalışma prensibi içerisinde mitlerin ne kadar önemli bir bileşen olduğunu gösterir ve böylece mitsel düşünceyi feodal toplum yapısı içerisinde "hakim sınıfın ideolojik hegemonyasının bir ürünü" olarak gören ve insan-doğa ilişkisini gerçekçi zemine oturtan toplumlarda bunun geride kalacağını öne süren (buna kapitalizm de dahildir ki bu yüzden Aydınlanma el üstünde tutulur) klasik Marksizmden ayrılır. Ona göre insan sınıfsal ilişkilerden bağımsız olarak tam da bu mitlerle yaşayan varlıktır ve "bilimsel" bir sınıf analizi de insanın bu şekilde kabul edilmesiyle başlamalıdır. 
Image result for fırat suyu kan akıyor baksanaBuna karşı verilecek hızlı ve yüzeysel tepkinin nasıl olacağını öngörmek mümkün: Batı toplumları başta olmak üzere kapitalizmin geliştiği yerlerde dini inançlar, hurafeler vs. gerilemiştir. Fakat yine aynı toplumlardaki yoga başta olmak üzere spiritüalizm sevdası, olmadı scientology ve benzeri new age tarikatlar, Madonna (ki adındaki sembolizmi ayrıca vurgulamak lazım) gibi pop ikonları, Brigitte Bardot gibi seks ilaheleri, "Lombardo duvarda bozuk para saydırıyormuş" menkıbeleri, bunların halo etkileri (kıçıkırık instagram ünlülerinin bile influencer'lık iddiasında bulunmaları) pek de rasyonal düşünceyle açıklanabilecek gibi de değildir sanki... 


Tabii Yaşar Kemal'in "Halk mitlerle yaşar ve halkı anlatmak onları o düş dünyalarının içinde anlatmaktır" gibi salt gerçekçi bir kaygıyla hareket ettiğini de düşünmüyorum. Kanımca sanatla iştigal etmekten de ileri gelen bir bakış açısıyla -mesleki deformasyon diyorlar buna şimdilerde- Yaşar Kemal'in normatif bir tavrının da olduğunu, yani "İnsan mitlerle yaşar"ın ötesinde "İnsan mitlerle yaşamalıdır" diye de düşündüğünü zannediyorum. İnsanlar geceleyin gökyüzünde akan bir ateş topu gördüklerinde birbirlerine "Bak bir gökcismi atmosferimize girdi ve sürtünmenin etkisiyle alev aldı," demek yerine -yalan olduğunu bilseler de- "Yıldız kaydı, hadi dilek tutalım," desinler;  dünyanın tatsız tuzsuz yalın gerçekliğine azıcık baharat katsınlar istiyor Yaşar Kemal. Kendi sanatını da bu nedenle araçsallaştırmıyor, Anadolu'ya yeni mitler katmak için bir adım öne çıkmıyor mu?  "Beni okuyan katil olmasın, savaş düşmanı olsun, insan sömürüsüne karşı çıksın," diyerek bu "işlevsel mit" icadını dile getirmiyor mu?


Fakat bu noktada Yaşar Kemal'in edebiyatında gerilimli, çelişkili bir durum ortaya çıkıyor: Neyi mitleştirip, neyi çıplak gerçekliği içinde göstereceksin? Aşırı "kör parmağım gözüne" bir örnek olacak ama söz gelimi yoksulluğu gösterecek misin, yoksa ideolojik araçlar vasıtasıyla başka bir mit evrenine sokulmuş, onca yoksulluğun içinde "Dünya lideri olduk, hastaneler pırıl pırıl, Almanya bizi kıskanıyor" hülyalarına dalmış insanların sınıf mücadelesini gölgeleyen gerçekliğini kabul mu edeceksin? Böyle sorunca kolay oldu değil mi? Elbette sol bir yazar için ilki geçerli olacak. Mite karşı mit. Madem ki roman bir araç, çelişkileri örten yalana karşı çelişkiyi körükleyen yalan. 

Ama konu gri alanlara kaydığında konu tartışmalı bir hâl alıyor. Yaşar Kemal feodal hiyerarşiyi mutlaka olumsuz bir konuma yerleştirmiyor. Örneğin ilk romanı İnce Memed'de düşman karakter olarak köy ağasını görürüz evet, fakat aynı zamanda İnce Memed'in katıldığı ilk çetenin çadırında ziyaret ettiği Yörük aşiret lideri babacan biridir. Çete lideri ona zulmederken, okur aşiret lideriyle duygudaşlık kurar. Evet, bütün çeteler iyi değildir. Evet, bütün aşiret liderleri de kötü karakterlere sahip olmak, Erol Taş gibi kahkaha atarak tavuk yemek zorunda değildir. Hatta aristokratik soyağaçlarına bakıldığında sıradan insanların gösterdikleri kahramanlıklardan ötürü bu unvanların onlara bahşedildiği, "Kahramanın oğlu da kahraman kanı taşır" düşüncesiyle de o soydan gelenlerin de aristokratik tabakada kalıcılaştığı tarihsel olarak bilinmektedir. Yani Yaşar Kemal'in - Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana'da Çeçen hanına, Arapların emirine yağdırdığı övgülerde bir gerçeklik payı vardır muhakkak. İyi ama, "çelişkiyi körükleyen yalan" silahımız ne olacak, neden toplumsal hiyerarşilerin üzerine mermi yağdırmıyoruz?

Lafı sonunda Fırat Suyu...'na (bundan sonra "Fırat Suyu" deyip geçeceğim) bağlamayı başarmışken Yaşar Kemal üzerine genel konuşmadan çıkıp kitaba odaklanalım. Fakat yine mitlere ve "pre-modernliğe" bağlayarak. Yaşar Kemal'i pre-modern yapan bir başka unsur da dilin/metnin kendi kabuğuna geri çekilişini allayıp pullayan postmodernizmin ve modern romana içkin "iş bölümü yazarlığının" (yani "İstanbul'u en iyi anlatan romancı, kadın ruhundan anlayan romancı, queer teori yazarı, milli dirilişin yazarı...) dışında kalan; bütünsel bir felsefi doktrin çıkarılmaya müsait "kutsal metin" üreticiliğine soyunmasıdır. Yaşar Kemal okuyarak "Yaşarkemalist" olabilirsiniz ve emekten kadına, ekolojiden, milliyetçiliğe kadar pek çok konuda çıkarımlar yapabilirsiniz. Elbette bu yukarıda çizdiğimiz Marksist-kültüralist çerçeve içerisinde gerçekleşiyor, yani "modern" olduğu söylenebilir. Fakat "modern olan" bu şey Yaşar Kemal'in "beslendiği" kaynaktır, verdiği ürün değil. Verdiği ürünse, belirttiğim gibi, pre-modern dinsel anlatılara benziyor. İşte bir başka gerilim de burada yatıyor Yaşar Kemal'de - ve roman üzerinde konuşacak olursak Fırat Suyu'nda. Marksizmde emeğe, emekçiye ve "insani dünya"ya atfedilen değerin dinsel metinlerdeki içsel tutarlılık zorunluluğuyla çakışması Yaşar Kemal'i kendini tekrara sürüklüyor. O emeği, emekçiyi ve insani doğayı överken; mesleği gereği her gittiği düğünün gelin ve damadını sanki dünyanın en özel çifti onlarmış gibi pohpohlayan bir düğün emekçisi ya da nikah memuru hissi yaratıyor. Her kuşu, her çiçeği, denizin günün her saatindeki her tür halini, güneşin ve ayın her doğuşunu ve her batışını dünyanın en güzel manzarasıymış gibi övmek öyle zor bir iş ki koskoca Yaşar Kemal'in tasvir repertuvarı bile yetersiz kalıyor. 

Gerçekten de her bal arısı renk renk ipilemek, mis gibi kokmak zorunda mıdır? Hayatı anlamlı kılan şeylerden biri de doğa korkusu, doğayla girilen mücadele, söz gelimi arı sokmasından sonra edilen küfür vs değil midir? Çirkinlikteki güzellik bu kadar kolay ihmal edilebilir mi, edilmeli mi? 

Benzer şekilde, Fırat Suyu'ndaki istisnasız bütün balıkçılar için "Buraların en iyi balıkçısı oydu," demeye getirmek neyin nesidir? Emek güzeldir evet ama, tam da bu yüzden beceriksiz bir balıkçının haybeye harcanan emeği de övülmeye değer değil midir? Beceriksizlik de insana dair bir detaydır, belki de en insani olanı; ne bileyim, dünyayı güzelleştiren şeylerden biri de komik beceriksizlik anları değil midir? Homeros destanlarında herkesin muhteşem savaşçılar olması gibi, bütün balıkçılar muhteşem olmak zorunda mıdır gerçekten? Yaşar Kemal'in dünyasında beceriksiz balıkçılara evrimsel olarak elenmek müstehak mıdır?

Bazen dünyalar tatlısı bir insan size kendi elleriyle yaptığı bir yiyeceği ikram ettiğinde ve hiç de güzel yapamamış olduğunda ne yaparız? O yiyecekten "emeğin lezzetini" alıp mest mi oluruz? Hayır, o yiyeceğin kötü olduğunu eşşek gibi biliriz (kendi kendimizi mitlerle kandırmayız), fakat emeğin kıymetini, yapana "Ellerine sağlık" demeyi, emekçinin gönlünü hoş tutmayı da biliriz. Hayat böyledir işte. Hangimizin saçını berbat kesen bir berberden sırf berber gariban bir insan olduğu için gıkını bile çıkaramadan teşekkür edip ayrıldığı, götüm gibi saç kesimiyle bir ay ortalıkta dolandığı olmamıştır ki? Hayat emekçinin iyi niyetiyle emeğinin niteliği arasındaki uyumsuzluk sayesinde daha da zenginleşmiyor mu?

İşte Yaşar Kemal'in bu tavrı ne yazık yeni bir Yaşar Kemal romanına başlarken ne okuyacağını önceden bilmek gibi bir dezavantajı beraberinde getiriyor. Bununla da kalmıyor, hayatın realitesiyle başka bir problemli ilişkiye işaret ediyor. Çocukları ne yaparsa yapsın öven, onlara kusursuz varlıklar gibi davranan, halının ortasına sıçsalar bile "Bak babası bak biz halıya ne kadar muhteşem sıçtık," diye övmek zorunda hisseden ebeveynler nasıl bomboş bir özgüvenle çıktığı yaşam sahnesinde gerçekliğin duvarına çarpan sorunlu çocuklar yetiştirerek o çocuklara en büyük kötülüğü yapıyorsa, emek ve emekçi dostlarının bu "mükemmel emekçi" tiplemelerinin de emekçiye faydadan çok zararı vardır sanıyorum.

Bu nedenden ötürü olacak, büyük umutlarla başladığım bu "ustalık eseri" bende yalnızca bir tekrar duygusu uyandırdı. Mimar Sinan'ın İstanbul'daki eserlerini gördükten sonra Edirne'ye Selimiye Camiine gidenler de bilirler bu hissi.

***

Bunun dışında beklediğim tadı alamamama sebep olan başka unsurlar da var.

1) Adadaki karşılaşma anının aşırı uzun tutulması gerçekten yorucu. "Vasili de kedi de acıkmıştı. Balığa çıktılar. Vasili balığın bol olduğu yeri çok iyi bilirdi. Üç tane kocaman balık tuttu. Birini kediye verdi. Topladığı kuru dallarla ateş yakıp ikisini de kendi pişirip yedi. Sabah kalktı. Vasili de kedi de acıkmıştı..." döngüsüne sanırım kırk-elli kez giriyor kitap. Kitabın ortalarında çok kez ara vermeme sebep oldu bu.

2) Yaşar Kemal'in Toroslar hakkındaki ansiklopedik bilgisi Yunan adalarının kültürü için geçerli değil. Bir kere 1920'lerde Yunanlar şöyle dursun, Anadolu'da bile çay içilmezdi (Kürtleri bilmiyorum, belki İran'dan o zamanlar da çay geliyordur.) Yunanlar, şimdi de çay içmezler. Bu nedenle her sabah kahvaltıda çay tasvirine biraz kuruldum. Ha keza Yunanları iyi tanımamanın en önemli nişanelerinden biri: Yunan halk dansı denince akla "sirtaki" gelmesi. Yunan'ı da beni de çıldırtan bir hatadır, Yaşar Kemal nasıl düşmüş bilemedim. "Sirtaki" kitapta yalnızca bir yerde geçiyor, ama o "bütün halk kültürlerine hakim Yaşar Kemal" imajına gözümde bir çentik atmaya yetti.

10 Eylül 2018 Pazartesi

Sadık Hidayet - Alacakaranlık

Yani, gerçekten ne diyeceğimi bilemiyorum. Sadık Hidayet'in Kör Baykuş'unu okumayanın dayak yediği dönemlerde Allah yüzüme bakmış ki direnmişim. Edebiyatta öyle ya da böyle uluslararası isim yapmış bir kişinin bu kadar kötü öyküler yazacağını kim tahmin edebilir? Bir tek Sabahattin Ali'nin Atsız dönemi öyküleri -ki bu öyküleri ne kadar kötü bulduğunu kendisi de söyler- beni bu kadar şaşırtmıştı. 

YKY baskısının arka kapağında öykülerin "... bugün bile Doğu toplumlarında güncelliğini koruyan dayak, çokeşlilik, sevgisizlik, vefasızlık, kötü arkadaş, hurafeler, sıtma ve esrar bağımlılığı gibi konuları" ele aldığı söylenmiş. "İki satırlık arka kapak yazısı," deyip geçmeyin, bu kitap hakkında "ilgili çekici bir şeyler" yazma görevini bana verseler ben de bu kadar saçmalardım. Öykünün birinde bir çocuğun sıtmalı, bir kötü adamın esrarkeş olması bu konunun ele alındığı anlamına gelmiyor tabii ama ne yapabilirsiniz ki?

İçindeki öykülerden yalnızca biri, Kocasını Arayan Kadın adlı öyküsü yoksul köylü dünyasının tasviri açısından edebi olarak sınıfı geçer (o da hocasından dayak yiye yiye), ama Yaşar Kemal'in Bebek öyküsünü okuduysanız Hidayet'inkinin yüzüne tükürmezsiniz.

Kimse okumasın, okuyan birini görürseniz de eline pat diye vurun. Hızır'la Musa kıssasında olduğu gibi hayrı sonradan ortaya çıkar.


Image result for sadık hidayet alacakaranlık

26 Şubat 2018 Pazartesi

Unutkan Ayna - Gürsel Korat

Ermeni soykırımı, ülkenin üzerine bina edildiği tarihsel bir moment olmanın ötesinde çok önemli bir siyasal ayraçtır da: Kendini sol, liberal, İslamcı, yurtsever vb. olarak tanımlayan her görüşten insanın ideolojik boyasını kazıyarak daha derinlerde yatan zihinsel sistemini ortaya çıkarıverir. Buradan kastım, örneğin kendine sosyalistim diyen ama iş soykırıma gelince yan çizen ve devletçi pozisyon alanların ifşasından ibaret değil, mevzunun sıklıkla sıkıştırıldığı çerçeve bu olsa da. Kişinin ürettiği söylem vasıtasıyla 100 yıl sonra bile sancısı sosyal ve politik olarak hissedilen büyük bir yaraya nasıl teşhis koyduğu/reçete sunduğudur aslolan. Okuru (artık hedef kitle olarak kimi seçtiyse) vicdan muhasebesine mi, diyaloğa mı, nedamet getirmeye mi çağırdığı; suçu İttihatçılığa mı, İslami fanatizme mi yıktığı yoksa gri alanlara (söz gelimi Ermeni çetecilerin de masum olmadığına) ya "büyük resme" (soykırımdaki Alman sorumluluğuna) mi odaklandığı gibi sorular üzerinden çıkar ortaya söz konusu "zihinsel sistem". Söz konusu söylem edebiyat düzeyinde üretiliyorsa iş daha da karmaşıklaşır, dil, kurgu vb. gibi teknik hususlar da nihayetinde konuya bağlanacaktır. Örneğin anlatılan felaketle rekabete giren işlemeli bir dil tepki çekebilir ya da netameli hususları atlamayı başarabilen bir kurgu okuru yazarın istediği pozisyona çekmekte fayda sağlayabilir, gibi...

Ermeni meselesine değinen Baba ve Piç, Gırnatacı gibi romanları okumuş biri olarak, Orhan Kemal Roman Armağanı da almış Unutkan Ayna'ya da işte kafamda bu sorularla başladım. Vardığım sonuç ise oldukça ilginç: Çünkü hiçbir yere varamadım. Kendisi de bizzat Kapadokya yöresinden olan yazarın oldukça iyi bildiği yöresel coğrafya ve tarihten faydalanarak ortaya çıkardığı anlatının neredeyse hiçbir şey söylememesi mümkün olabilir mi? Olabiliyormuş. Roman, yazarın Ermeni meselesi üzerine (bilinçli ya da bilinçdışı olarak sunduğu) tezlerini/tespitlerini ortaya koymak yerine, odağına soykırımı alan bir tür macera romanı gibi işliyor. Evet, soykırımın bölgede nasıl yaşandığına dair bir tarihsel roman işlevi görüyor, yaşanan acılara bakmaktan korkmuyor ve halkların kardeşliği vurgusunu da eksik etmiyor; fakat 270 sayfalık romanın ana aksı, herhangi bir macera romanında da söz konusu olabilecek bir "meraklandırma" stratejisi üzerine inşa ediliyor ("Acaba tabutta ne var?" "Acaba X'i yakalayacaklar mı?" "Y acaba Z'yi ele verecek mi?" vs.). Oysa soykırım gibi coğrafyası çok geniş bir "fiil"in belirli bir bölgedeki gerçekleşme biçimine odaklanmak beraberinde çok farklı tartışmalar getirebilirdi. Söz gelimi, Rum nüfusun Ermeni nüfusu kat be kat aştığı bu coğrafyada, din kardeşlerinin kırıma uğraması esnasında Rumların nasıl bir tavır sergilediğinin ortaya konması (ya da speküle edilmesi) çok farklı tartışmaları beraberinde getirebilirdi. Fakat yazar tek bir Rum devrimci karakteri -görece- ön plana alıp iyi bir insan yaparak ayağına taş değmeden bu tür tartışmalardan sıyrılmayı tercih etmiş.

 Peki bu hiçbir şey söylememe bize ne söylüyor? Bence şunu: Artık 1915'i konu aldığınızda "ezberleri bozmak" zorunda kalmayacağınızı, sırf "soykırım" lafı ettiniz diye ölüm tehditleri almayacağınızı. Soykırımın artık Türk edebiyatı için "olağan" bir konu haline geldiğini.

İşin kötü tarafı, bu durumu kabullenip romanı "olağan" bir anlatı olarak incelediğimizde de durumun hiç iç açıcı olmaması. 270 sayfa boyunca "edebi" cümlelerin sayısı iki elin parmağını zor geçiyor. Kötü tespitlerin [1] ve hatta teatral repliklerin [2] yanında bütün kitap olay örgüsünün anlatımına dayalı, öyle ki çok ama çok yoğun diyalog içeren romanda diyalogların da ana fonksiyonu olay örgüsüne hizmet etmenin ötesine çok az geçebiliyor. Elbette bir metnin "edebi" niteliği yalnızca dili ya da kurgusu oranında artıp azalmak zorunda değil. Basit bir dil ve sade bir biçim de bir tercih meselesidir. Fakat bu noktada en azından romanın bir "tema"sının olmasını bekleme hakkı vardır okurun.  Bu bağlamda okur, romanda merkezi bir yer tutacakmış gibi görünen "fotoğraf" unsuru etrafında ve toplamda belki yüzü bulan her bir alt bölümün başına özenle dizilmiş (teknik olarak "edebi" nitelik arz eden tek kısım) "zaman"a dair aforizmik cümlelerde meseleyi düz olay anlatımından felsefi alana çekecek bir tema imkanı arıyor ancak hayır, bu imkanların hiçbirinin altı doldurulmuş değil. Tarihin bugünde de yaşadığını fotoğraf üzerinden söylüyor aslında roman, "1915'in fotoğrafları vasıtasıyladır ki 1915 bugünün içindedir" diyor. Fakat bunu romanın hikayesiyle çakıştırmakta (örneğin olay örgüsünü bir fotoğraf üzerinden bugüne bağlamakta) öyle başarısız kalıyor ki romanın "tema"sı koskoca romana sonradan iliştirilmiş hissi yaratıyor.

Bu yönüyle bir romandan çok bir film senaryosuna benzediğini anlıyor insan. Holocaust'un varlığını unutturmama fonksiyonu dışında hiçbir fonksiyonu olmayan bir holocaust filmi gibi, sadece soykırım gerçeğine dair hafıza tazeleyen ikinci sınıf bir filmin senaryosu hem de. Dolayısıyla okuma sonrası yazarın bir röportajda bu konuyu önce bir film senaryosu olarak düşündüğünü öğrenince şaşırmıyor. Yazar, film senaryosu fikrinden vazgeçip roman yapmaya karar verdiğini söylüyor röportajda, gelin görün ki şeklen roman formuna sokulmuş bir senaryo, senaryo olmaktan çıkmıyor.


[1] "Bazen zihnimizin yakıştırdığıyla yetinir, yanlışa varırız; bazen de zihnimiz başka bir şeyi yakıştırır ve her nasılsa, bundan da doğruya varırız." (sf 75)
[2] "Kuru kellelerden yapılmış bir kalede insan ölümü bekler ancak..." gibi Shakespearyen bir iç geçiriş düşünün mesela (sf 154).

8 Şubat 2018 Perşembe

Necati Tosuner - Sisli ve Sonrası

Tosuner'i "Kambur" öyküsüyle tanıdığımda mutlaka okunmalı diye not etmiştim. Bir sahafta rast gelerek okudum "Sisli ve Sonrası"nı. "Bütün Eserleri - Cilt 2" olarak hazırlanmış bu derleme, yazarın "Sisli", "Necati Tosuner Sokağı" ve "Çılgınsı" adlı üç kitabından oluşuyor. 

Hakkında hislerim karışık. Dil ağrıyan dişle oynar, kabul. Tosuner'in engelliliğinin de edebiyatının merkezinde olmasına bu açıdan hiçbir itirazım yok. Sonuçta engellilerin sorunları ırksal, ulusal, cinsel kimlik ayrımcılıklarıyla aynı kategoride ele alınamayacak kadar materyaldir: Diğer tüm kimliklerin problemleri toplumsal bağlamın değişmesiyle beraber ortadan kalkabilirken iken engellinin hayatı yalnızca "kolaylaştırılabilir". Bu bağlamda diğer kimliklerden olup da eserlerini salt bu doğrultuda çıkaran onca sanatçı varken engelli bir edebiyatçının da öykülerinin merkezine engelini alması kadar anlaşılır bir durum olamaz.     

Tosuner'in dili oldukça iyi, düpedüz şiire geçtiği kısımlarda da gördüğümüz gibi hayli şiirsel. Öte yandan, herkesin elinde bir sanat terazisi varsa eğer, benimkinin kalibrasyonuna göre bir eserin ağırlığını artıran başlıca niteliklerden biri "ele alınan konunun açımlanabilirliği" olsa gerektir. Bir başka deyişle, yazarın şahsi gözlemlerini/sorunlarını tümevardırarak, okurunu kendi şahsi bağlamına çağırmaktan ziyade okurun ayağına (kendi bağlamını da içeren daha geniş bir panoramayla) gidebilmesi gerekir. Yaratıcılık en çok burada ortaya çıkar. Şüphesiz dilin, kurgunun vb. benzersiz kullanımları da yaratıcılıktır. Fakat yaratıcılığın bununla sınırlı kalması, bana kimi fotoğraf sanatçılarının muhteşem ışık, açı, derinlik kullanımlarıyla ana babalarının portrelerini çekmesi gibi gelir. Bu açıdan günlükleri, mektupları, sevgiliye yazılmış şiirlerin kamuya sunulmasını, bizzat yaşanmış hikayelerin başka isimler altında fakat aynı olay örgüsüyle eserlere yedirilmesini de edebi bulmam, velev ki muhteşem çözümlemeler, nakış gibi işlenmiş bir dil vesaire bulunduruyor olsun. Kazancakis'in El Greco'ya Mektuplar'ını ya da Marquez'in Anlatmak için Yaşamak'ını okuduğumda, yazdıkları birçok şeyin bizzat biyografilerinde de yer aldığını gördüğümde yaşadığım hayal kırıklığını hala unutamıyorum. Bu bana halihazırda yapılmış bir espriyi bambaşka kişilerin yanında yine yapmak için fırsat kollayan ortam çakallarını hatırlatıyor. Bu nedenle, söylediğim gibi Tosuner'in öykülerinin ciddi bir kısmını şahsi tecrübeleri üzerine inşa etmiş olmasını onun özelinde anlaşılır bulmakla beraber, öykülerin sanatsal değeri benim açımdan fazla yükseğe çıkamıyor.

Fakat edebi bir eserden ziyade bir psikolojik veri olarak bakıldığında, engelliliğe dair çok şey söylüyor bu kitap. Özellikle dikkatimi çeken şey: İnsanın ölümsüzlük arayışının biyolojik boyutu olan aşk kılıfına girmiş üreme içgüdüsünün Tosuner'deki kritik konumunun onu dolaştırdığı isyan-kabullenme-depresyon fazları arasında kendini yer yer gösteriveren inkar. Özellikle de bir kitabının adını "Necati Tosuner Sokağı" koyup aynı adlı öyküde yer alan "potansiyel Necati Tosunercikler taşıyıcısı"nı, yani arzu nesnesi olan kadını o sokakta oturtma fantezisi üzerine ne kadar konuşulsa az. Bir kadınla birleşip üremek yerine edebiyatıyla kendini yeniden var ederek bir sokak isminde ölümsüzleşmek arzusu, bunun en basit işgüdüsel okuması olacaktır. İşin bir de şöyle enteresan bir boyutu yok mu: Öyküdeki kadını yaratan tanrının, kendi yaratımının izlerini taşıyan yeryüzüne bizzat kendi yarattığı o kadına duyduğu arzuyla inerken, tanrı olduğunu gizlemesi, mitolojide Zeus'un dünyaya çeşitli formlarda inerek fanilerle çiftleşme stratejilerine ne kadar da benziyor. Tam bu noktada, Tosuner'in Zeus gibi çiftleşememesinde yani, tanrıların yeryüzüne düşmüşlük çağında yazarın da kendi kurduğu evrenine dikey bakamayışı nasıl da kendini ele veriyor. İşte öyküler başta söylediğim soyutlamalara sahip olsa, daha bu tür çok tartışma açma potansiyeline sahip Tosuner'deki edebiyat-varoluş ilişkisi. Ama ne yazık ki, olmuyor.

1 Şubat 2018 Perşembe

Dans Ediyor Bir Hane - Orçun Türkay

Ülke olarak sanatla ilişkimiz sakattır. Bulmaca çözerken "yedinci sanat" sorusuna "sinema" diye yapıştırırız ama diğer altı sanatı saymaya kalksak zorlanırız. Örneğin Manisa'da büyümüş bir ergen olarak o güne dek estetik bir mimari görmediğim için lisede babası mimar olan bir arkadaştan mimarinin bir sanat olduğunu öğrendiğimde yaşadığım şaşkınlığı hala unutamıyorum.

Burası işin kolay kısmı. Yetişkinliğe eren, hele hele üniversite okuyan birçok insan estetik değerlerden yoksun bir hayat sürmeye devam etse de en azından kategorik olarak sanatsal olan/olmayan ayrımını yapabilme kabiliyetini ediniyor. Fakat bu dediğim geleneksel sanatlar için geçerli tabii. Ya peki, söz gelimi, kavramsal sanat veya performans sanatı? Sanatın sosyal, psikolojik ve mekansal sınırlarını zorlayan işler? Fiziksel ya da zihinsel olsun, sanatın alıcısından da efor bekleyen bu tarz işler çıkaran bir sanatçının Türkiye'de alacağı en pozitif tepki "Bu kişi ne yapmak, nereye varmak istemektedir?" çıkışması olmayacak mıdır?

İroni bir tarafa, her an bir öncekini "aşma" zorundalığının sanata değil akademiye mahsus olduğunu da düşünürsek, gerçekten de denklemin en önemli girdilerinden biri olan alıcı kitlesinin kültürel sermayesi dikkate alınmadan yapılan çalışmaların "sanatsal ürün" değil "uygulamalı bilim" olduğunu düşünüyorum. Bu açıdan değerlerini teslim ediyorum, sanattaki teknik tıkanmaların aşılması bu tür deneylerle mümkündür. Ancak bu yenilik önerileri teknik düzeyde kalmaya mahkumdur. Aslolan bu teknik yeniliği güçlü bir içerikle buluşturabilmektir.

Dans Ediyor Bir Hane'nin tanıtım yazısında bu "bilimsel ürün" tanımına tam olarak oturan bir kısım var: "...özellikle edebiyat entelektüellerinin ilgisini çekecek. Çünkü günümüz anlatısına yepyeni bir perspektif önerisi sunuyor." diyor arka kapak. Bir kitabın edebi olmaktan çok edebiyat üzerine konuştuğu daha iyi ifade edilemezdi.

Dans Ediyor Bir Hane, bir evin içerisinde, üç boyuta dördüncüsü olan zamanı da dahil ederek gezinirken enteresan teknik tartışmalar açıyor: 

İlkin, nesnelerin insanı perdelediği bir anlatının aslında neyi anlattığını sorguluyor okur. Kitap, insanın objeleştiği bir dönemde "insan hikayesi" ile "nesne hikayesi" anlatmanın bir farkı yoktur diyen kocaman bir mecazdan mı ibaret? Yoksa yazardan bir olay örgüsü bekleyen müşteri-okurluğa bir protesto olarak, ya da okura yazarın yarattığı nesnel evrende gezme hakkı tanıyarak onu yazarın ideolojik müdahalesinden özgür bırakan, ancak bu özgürlüğün doğal sonucu olarak "olay"a dair ipuçlarını toplama sorumluluğunu da ona yükleyiveren bir manifesto mu? Yine bunlarla bağlantılı olarak, okuru alabildiğine yoğun betimleme ve salt okuma eylemiyle deşifre edilemeyecek geometrik detaylarla yorarken bölüm sonlarına bırakılmış kısa insani detaylar ile rahatlatarak tasvir-hikaye dengesinin sınırlarını araştırıyor olabilir mi?

Bunlar verimli sorular. Bu tür kitapları işte bu açıdan önemli buluyorum. Fakat yukarıda da belirttiğim gibi sanatsal olmaktan çok sanatı irdeleme iddiası taşıyan, bilimsel sorular. Sanatsal haz içermiyor.

24 Ocak 2018 Çarşamba

Görünmez Kentler - Italo Calvino

Yazar takibi konusunda malımdır. Bir yönetmeni çok sevip bütün filmlerini izlemek kadar doğal bir şey yoktur, ben de aynısını yaparım. Fakat iş yazarlara gelince, tuhaf bir mazoşizm hali olsa gerek, çok sevdiğim yazarların arasına binlerce boktan kitap sıkıştırırım. 

Calvino da benim için böyledir. Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu'yu okuyup da kafamdaki edebiyat tanımı darmadağın olduktan sonra uzun bir süre başka bir Calvino kitabı okumadım. Ta ki 2010 sonlarında Atalarımız üçlemesini okuyana kadar. Yazıktır ki Atalarımız "Bir yazarı önce başyapıtıyla tanımak" denen uğursuzluğun gadrine uğramış, Bir Kış Gecesi...'nden sonra benim için pek de çarpıcı olamamıştı.

Acaba bu yüzden mi, dile kolay 7 yıl sonra okudum Görünmez Kentler'i, Calvino'nun bir diğer başyapıtı olarak anıldığını bilmeme karşın? Hayır değil. Sadece bu etki 7 yıllık arayı açıklayamaz. Sanırım bunun temel sebebi kent meselesi üzerine düşünmenin biz orta doğulular için biraz lüks kaçtığına olan utanç verici de olsa gerçekçi, gizli inancım. Tartışma için bir çıkış, bir referans noktası olabilecek herhangi bir kenti olmayan bir ülkenin fertleri olarak, Haziran 2013 protestolarına kadar (ki fitilini ateşleyen olayın Gezi Parkı olması da tamamen tesadüftür ya o ayrı) "kent hakkı" diye bir şeyin var olabileceğinden dahi haberi olmayacak kadar dar bir demokratik tartışma alanına sahip olan insanlarız. En önemlisi de, savaş başta olmak üzere bin bir farklı gündem maddesinden mütevellit, "kent" tartışmasına hiçbir zaman sıra gelmemesi; "kent" üzerine tartışmanın burjuva işi ya da birinci dünya problemi olarak görülebilmesi (ve bunun haklılık payının olması).

Fakat insan çevresini saran korkunç sorunlar karşısında bazen öyle çaresiz kalır ki; her şeyi boş verip kabuğuna çekilmek ve "şimdi sırası mı" denen, ikincil önem atfedilen meselelerle uğraşmak gerçekten mümkün olur: Lenin'in 1. Dünya Savaşı sırasında Hegel'in Mantık Bilimi üzerine çalışma yapması gibi. Tuhaf ama; orta doğuda kent meselesini tartışmak için iyimser bir tahminle en az bir yirmi-otuz sene daha beklememiz gerektiği ve şu an ne okursak okuyalım bugün için pratik bir karşılığının olmayacağı düşünüldüğünde, sanırım kent üzerine okuma yapmakta hiçbir sakınca yok.

Gelelim Görünmez Kentler'e. Muazzam olduğuna şüphe yok, fakat üstelik son zamanlarda okumaktan büyük haz duyduğum ender kitaplardan biri olmasına karşın kraldan çok kralcıların "Mmm Calvino ve labirentler, Perec ve evet Borges..." süslemelerine gizlenmeden kusurlu gördüğüm yönleriyle beraber ele alarak gideceğim.

Öncelikle elimdeki YKY baskısında (22. baskı) kitabın 57. sayfada başlamasını, bundan önce toplam 50 sayfa boyunca Calvino'nun kitap üzerine iki metniyle beraber çevirmenin epey uzun, gereksizcesine akademik sunuşunun yer almasını yadırgadığımı ve okumadığımı belirtmek isterim. Klasiklerin önsözlerinde kitabın başından sonuna kadar anlatılıp bütün dönüm noktalarının, sürprizlerin vs. bok edilmesi adettendir, biliyorsunuz. Siz tam Jean Valjean'ın akıbetini öğrenmek için 1500 sayfalık Sefiller'i okumaya hazırlanırken geri zekalı yayınevi size iki sayfalık önsözde Jean Valjean'ın son sözlerinden bahseder falan. Benzer şekilde "Bu kitapta şu sembolü bulacaksınız, bunu böyle yorumlayınız, şu tematiğin kullanımını şu yazarla birlikte okuyunuz" diye okurun yapacağı okumayı en baştan şekillendiren yazılardan da nefret ediyorum. YKY editörlerine, genel yayın yönetmenine, falan fistanına sorsanız "Bir eser tamamlandıktan sonra yazarından çıkmıştır, artık onun sahibi okurdur" amentüsünde birleşirler, fakat böyle aymazlıkları yapmaktan da beri durmazlar. Bu nefreti kustuktan sonra, benim okuma kronolojime göre sonradan gelse de, kitapta yer alış sıraları itibarıyla önce bu önsözde dikkatimi çeken tek hoş detaydan söz etmeliyim sanırım: Calvino'nun bir konuda yazmaya karar verdiğinde o konuya dair yatay temalar için ayrı dosyalar tutup aklına fikir geldikçe o dosyaya bir kağıt parçacığı atması, ve dosya dolduğunda artık oradan yazacak bir şey çıkacağını anlayarak işe koyulması. Gerçekten hoş bir yöntem. Sevim Burak'ın fikirlerini çengelli iğneyle parça parça perdeye tutturması da iyi fikirdi. İnsanın kendine göre fikir havuzu oluşturma biçimleri bulması gerçekten de elzem, benim telefonda taslak SMS oluşturma yöntemim pek verimli olmuyor zira.

Nihayet kitaba geçebilirim. Kitabın izleği malum: Venedikli gezgin Marco Polo, Tatar imparatoru Kubilay Han'a onun imparatorluğunun şehirlerinde gördüklerini anlatıyor. Bu tema gerçekten ustalıkla seçilmiş: Kentlerin sahibi olan kişi sarayında sabitken, onların anlatısını hiçbirinin sakini bile olmayan bir gezgin, bir misafir kuruyor. İşte içinden çıkılmaz karşılıklı bir ilişki: Merkeze giden kent anlatıları merkezin kentler hakkındaki düşüncelerini belirlerken, merkezin düşüncelerinin şekillendirdiği kentler de bu anlatılara zemin oluşturuyor. Tam bir Michel de Certeau okuması: Şehir yukarıdan bakanlar için opaktır, onların teknokratik bakışı şehri şeffaf sanır, fakat şehir, aşağıda onu pratik olarak yaşayanların ürettiği tuhaflıklarla var olur. Ben bu noktada Certeau'nun düşüncesinde gereğinden fazla umut ışığı görüp "aşağıdakilerin" eylemlerinde zafer pırıltıları görenlerden tiksinirim aslında. Neticede onlar "yukarıdakilerin" belirlediği makro ölçek içinde küçük kaçış alanları yaratmaya muktedirdirler ancak. Evet bu kaçışlarla açılan delikler büyük çatlaklara dönüşme potansiyeli taşırlar; ama bu konuda gereğinden fazla iyimser olmak, makroya da müdahil olma mücadelesinden kaçmak için mazeret aramayan bir aptallıktan başka bir şey değildir. İnsanların AVM'leri karşı-iktidar üreten oyun alanlarına dönüştürmesini umut etmek, hatta utanmadan buna dair küçük emareler bulup boncuk gibi pazarlamaya çalışmak yerine AVM'lere temelden itiraz etmek gerekir. Fakat böyle bir Polyannacı gerizekalılık var diye de tam tersine savrulmamak; merkezi iktidarların attığı her planlı adımın da mutlaka iktidarlara yaramadığını, halkın gündelik direnişler üretebildiği gerçeğini de göz önünde bulundurmak da gerekir ki iktidarı gözünde fazla büyütüp korku ve yılgınlık hissiyle titreyen acizlerden olmayalım. De Certeau'nun düşüncesi bana tam da bunu söyler. Bu anlamda Calvino'nun "kentleri betimleyenler"le "kentleri belirleyenler" arasında kurduğu bu dengeyi önemli buluyorum.

Bizi hayal kentlerinde tam da bu yukarıdaki bakış açısıyla gezdirecek olan kitap, "kentleri belirleyenler"den olan Kubilay'ın imparatorluğunun geleceğine dair umutsuzluğuyla açılır. Bu girizgaha göre Kubilay, yıkıma karşı işleyen bir dinamiği ancak bu kent anlatılarında görebilir. Biliyoruz ki şehir devletlerden tutun da "Roma" İmparatorluğuna varıncaya kadar her kent bir imparatorluk kıvılcımıdır, demek ki Kubilay için kent fikrinin sonsuzluğu imparatorlukların da sonsuzluğunun kanıtıdır. Burada tamamen yeni bir konu çıkıyor karşımıza: Neden köyler değil de kentler imparatorluk tohumları görülür? Bu sorunun cevabı, "bütün köylerin birbirine benzerliğine karşın kentlerin özgünlük mekanları olması" olsa gerek. Öyleyse soruyu genişletelim: Neden bütün köyler birbirine benzer de, özgünlük kentte başlar? Çünkü köy kendi kendine yeterli bir ekonomik birimdir, üretilen artı değerse kente akar: kentte düğümlenen ekonomik ağlardan taşan ekonomik artık, burada köy ölçeğinde görülmesi imkansız kültürel biçimlerin ortaya çıkmasını sağlar. Öyleyse kent dendiğinde akla gelen ilk husus "takas" olmalıdır. Oysa bu ilk bölümde, kentlerin ele alındığı on bir farklı kategoriden  Anı, Arzu ve Göstergeler'i ağırlıklı olarak ön plana çıkarır Calvino. Üstelik, bunlar farklı kategorilermiş gibi görünse de Arzu'yla anılan Dorotea'da Anı ("O sabah, Dorotea'da..."), Anı'yla anılan Zaira'da ise Göstergeler öne çıkar ("Oysa kent geçmişini dile vurmaz ... bir elin çizgileri gibi barındırır içinde.") Neden? Bunlardan "Anı" başta olmak üzere ilk iki kategoride ağır bir melankoli, kentin hazlarına bir geç kalmışlık ya da her şeyin en başından başka türlü gelişebilecek oluşu damga vurur. Kentleri hafızanın ve arzuların kurduğu, ve denklemin öteki yanında ise kentlerin belleğimizi ve arzularımızı şekillendirdiği tuhaf bir dinamiği anlatısının merkezine alır Calvino (ikinci bölümden itibaren de başlangıçların, şimdinin ve bitişlerin birbirleri üzerindeki belirleyiciliğidir aslolan). "Kentler ve takas" ise ancak ikinci bölümün sonlarında çıkar karşımıza ilk olarak. Öyleyse Calvino'nun felsefi derdi insan için bir "kent ideali" oluşturmak adına mevcut kentlere bir "tersine mühendislik" uygulamak değil, kent sistemi içerisinde bireye bakmak gibi görünür. Kent de, diğer bireyler içinde bir birey gibi öne çıkar, insanın kontrolünden kaçmış, bağımsızlaşmıştır Calvino'da kent. Böylece henüz ilk bölümde iki "hata" tespit ediyorum ben: Biri Takas'ın ihmal edilmişliği (Her biri eşit önemdeki on bir kategoriden yalnızca biri olarak ele alınması). Diğeriyse "Kentler ve X" kategorizasyonunun geçişkenliği, gereksizliği ve plansızlığı. Gerçekten de, "Kent" dendiğinde akla gelecek on bir kategoriden biri "İnce Kentler" midir, bir diğeri "Sürekli Kentler" midir? "Kentler ve gıda" önemli bir kategori olamaz mı mesela, veya "Kentler ve ses", ne bileyim, neden "Kentler ve meslekler" değil, "Kentler ve adetler", "Kentler ve törenler" değil?

Kitabın içeriğine gelirsek, belirli bir yönde ilerlediğini söyleyemeyiz; ütopik kentlerden kötü örneklere doğru bir gidiş, ya da geçmişten geleceğe kent tarihselliği içinde bir yolculuk değil bu. Bir dükkanda rastgele gezer gibi daha çok, herkesin zevkine göre bir şeyler bulacağı bir kentler galerisi. Bu açıdan son derece şahsi okumaların kitabı diye düşünüyorum Görünmez Kentler için.

Anlatılan elli beş şehir içinde, benim bilhassa etkilendiğim, üzerine epey düşündüğüm kentler şöyle:

Despina: Pire'yi hatırlattı bana; hangi yönden gelinirse gelinsin diğer yöne gitmenin bir aracından başka bir şey olarak görülmeyen, yalnızca bir kaçış limanı işlevi gören zavallı Despina.

Maurilia: Metropolleştiği için nostaljik bir lezzet olarak yalnızca geçmişi ile var olan, geçmişinin güzelliği yalnızca bugün varolmadığı için hatırlanan şehir. Anadolu'daki pek çok "büyükşehir" gibi.

Fedora: Burada geçmişte düşlenmiş bütün "ideal Fedora"lar sergilenir. Şunu düşündürür: Kentin bugününü ve geleceğini konuşabilmek için ona dair hiçbir hayal asla unutulmamalıdır. Gerçek anlamıyla "bilimsel plancılık" bu değil midir?

Olivia: Bir kente tıpkı bir restoran gibi mutfağıyla birlikte bakabilmek. Kentin cilalı yüzünün arkasında onu var eden çirkinlikler vardır.

Sofronia: Lale devirlerini bekleyen, sefahat için kurulmuş kent. Bugünün zavallı Beyoğlusu.

Eutropia: Yurttaşların sürekli bir devinim içinde yeni toplumsal roller edinmesine olanak tanıyan "setler". Sosyalist bir düş.

Ottavia: Örümcek ağı üzerine kurulu şehir. Müthiş bir sürdürülebilir kentleşme" fikri. Ekolojik, ekonomik ve demografik sınırlarının farkındalığıyla yaşayan, "mecburen bilinçli" yurttaşların şehri.

Ersilia: Güç ilişkilerinin ideal olanı kurabilmek için grafikleştirildiği, sibernetik akla sahip şehir. Teknikle desteklenmiş demokrasi.

Leandra: Burada geçmişin ve şimdinin kültürleri her daim hesaplaşır. Bugünün yurttaşları geçmişte kurulana mı adapte olmuşlardır, yoksa geçmiş bugün tesis edilen yepyeni kültürün içinde mi anlamlandırılır? İstanbul'u düşünelim: Müslümanlar İstanbul'u fethederek İslamlaştırdılar mı, yoksa yüksek Roma kültürü içine aldığı İslam medeniyetini kendine mi benzetti?

Fakat daha birçok tema var kitapta: birinde orijin mitlerinin önemine dikkat çekilir, bir diğerinde kentin her bir yurttaşı için farklı bir anlamı, farklı bir çehresi olduğu gerçeği vurgulanır; şehrin merkezinin sürekli kayması, şehrin homojenizasyonu, ekümenopolis sendromu, "kurulamamış", plansız şehirler (örneğin Balıkesir, görmediyseniz bir şehir nasıl kurulamaz gidip görün), diyalektik bir karşıtlık üzerinden gelişen şehirler... Tamamı konu edilir.

Tüm bu sayede, dört başı mamur bir kılavuz olmasa da (böyle olmak gibi bir iddiası zaten bulunmuyor) kent üzerine düşünmek, konuşmak, kentle ilgilenmeye bir yerlerden başlamak için ilham kıvılcımlarıyla dolu bir barut fıçısı Görünmez Kentler. Kısa bölümlerden oluşan, bağımsız yapısı sayesinde de tam bir başucu kitabı. Okuyan herkesle uzun uzun konuşmalı.

27 Kasım 2017 Pazartesi

Bitik Adam - Thomas Bernhard

Yine bir Tanpınar tespitinden yola çıkarak yorum yazacağım, kimse kusura bakmasın. 

Tanpınar'ın bir pasajında Proust'u överken Stendhal ve Dostoyevski'ye "ikinci derece psikologlar" diye dudak büktüğünü okuduğumda şok olmuştum. (Tespit doğrudur yanlıştır o ayrı, ama görünen o ki o zamanlar ya sevdikleri yazarları kültleştiren fanlar yokmuş, ya bu fanlar şimdiki gibi linççi değilmiş ya da Tanpınar'a yetirecek güçleri yokmuş.) Ben Stendhal hiç okumadım, bilemeyeceğim ama Dostoyevski'yi, hele ki psikoloji söz konusu olduğunda, ikinci klasmana yerleştirmek için gerçekten çok iyi argümanlara sahip olmak gerek. 

Kendi tipine bakmadan elalemden
iğrenen Bernhard'ı görüyorsunuz
Benim Bernhard için pek güçlü argümanlarım yok, zaten Bitik Adam okuduğum ilk kitabı, fakat genelde pek de şaşmayan edebi sezgilerim bana Bernhard'ın genelde de en az bu kitabındaki kadar "üçüncü derece psikolog" olduğunu söylüyor.

Bu kısa romanda piyano eğitiminde tanışmış üç genç yetenek söz konusu. Biri sonradan dünya çapında virtüöz olmuş (gerçek bir karakter, Glenn Gould), biri anlatıcı, bir diğeri ise Gould'un dehası karşısında kişilik buhranına sürüklenen Bitik Adam.

"Üç", çatışma için muhteşem bir sayıdır aslında, hatırlayınız: İyi, Kötü, Çirkin ve üçlü düello vesaire... Siyah versus beyaz, iyilik versus kötülük vb. olarak hemencecik indirgenebilen, çocuksu, kaba karşıtlığı Ayşe Teyze'nin iyi temizlenmemiş çamaşırlara yaptığı gibi yırtıverir üçüncü taraf. Daha doğrusu bu bir imkandır, kullanılabilirse. Fakat bu kitapta bu yok. Adının da işaret ettiği üzere, üç silahşörden yalnızca birine odaklanıyor tüm anlatı, üstelik anlatıcı da olaya dahil olduğu halde. Bitik Adam'ın kişilik oluşumunda/buhranında anlatıcıya pay verilmediği gibi anlatıcı da kendisini herhangi bir kriz içerisinde konumlandırmayınca üçün biri yine boşa düşüyor ve elimizde kaybedenin kendi kafasına sıktığı teke tek bir düello kalıyor.

Burada kaybeden vurgusu pek önemli değil, siz ona Dostoyevskiyen bir tabirle "yeraltı insanı" vb. de diyebilirsiniz. Bu tipleri ezbere biliyoruz artık, haset duygusu içerisinde kıvranan, fakat şiddeti kendi varoluşuna yönelten vb. şablon karakterler... Bernhard da bize bu şablondan zerre kadar şaşmayan bir portre sunuyor.

Peki anlatıcı ne yapıyor, "ben anlatıcı" kullanımı ne işe yarıyor? Bence hiçbir işlevi yok. Yalnızca yazara Bitik Adam'ın hazin macerasının izini sürme kisvesi altında fırsat bu fırsat diyerek aklına gelen her konuda nefret saçma olanağı tanıyor. 110 sayfalık kitapta tahminimce yüz kez kadar "iğren-" kökünden gelen kelime geçiyor, kendimden iğrendim, iğrenç restoran, iğrenç toplum, bu sabah iğrenerek uyandım vesaire... Hani nanemolla bir okur gerçekten de sırf iğrenmeli kelime kullanımı nedeniyle kitabı okurken mide rahatsızlığı geçirebilir. Bu iğrenilen şeylere dair tahlillerse hiç yerinde değil, bunlar çoğunlukla tahlil bile değil, burnu havada birinin çemkirmelerinden öte hiçbir şey değil. 

Bu nedenle kitap sık sık kendini tekrar ediyor, öykünün yeni veçheleri kendini gösterdikçe tahmin edilebilirlik artıyor ve açıkçası kitap "sürpriz son" ile noktalandığında insan Bernhard'dan iğreniyor. Dostoyevski'ye kurban olun siz.

5 Eylül 2017 Salı

Al Gözüm Seyreyle Salih - Yaşar Kemal (Spoiler İçerir)

Büyük yazarlar korkutuyor. İçsel veya dışsal nedenlerle iyi bir okuma yapamazsam, kitabın derinliğine giremezsem, belki bir ömür zihnimde taşıyacağım replikleri, imgeleri, öykücükleri, nükteleri heba edersem diye çekiniyor, bu kitapların bir zamanlarının olduğuna, o an geldiğinde kitabın kendini okutacağına inanıyor insan. Bu bende en çok Yaşar Kemal için böyledir. Şu ana kadar (bu sonuncu dahil) altı kitabını okuduğum ve hepsiyle de beni sarsan, büyüleyen yazarın Bir Ada Hikayesi dörtlemesine başlamaya hala çok korkuyorum söz gelimi. Neyse ki, tatlı bir zorlama neticesinde Al Gözüm Seyreyle Salih'i okuyabildim de yine kavuştum Yaşar Kemal'e. 

Diğer kitaplarına hem çok benziyordu, hem de oldukça ayrıksı yönleri vardı bunun. Örneğin ilk basımı 1971'de olan Binboğalar Efsanesi'nde bazen tevatürle, bazense salt kendi kendilerine konuşarak bir anda kendi gerçeküstü anlatılarını kuruveren karakterlere çok benziyor ana karakter Salih (bu kitabın ilk basımı 1976). Öte yandan artık bu anlatılar hayal aleminde yalıtılmış değiller, gerçeğin içine her an her saniye sızıyor ve karakterler için bir gerçeklikten kaçış yöntemi olmaktan çıkıp gerçekliği var eden bir boyuta bürünüyorlar. İkinci olarak, hem Yaşar Kemal'den, hem de yazıldığı dönemden beklendiği üzere bir "X sorununa parmak basma", "Y'nin yok oluşuna bir ağıt" romanı değil Salih. Ancak masalsı yapısının arkasına sığınarak toplumsal sorunlara da gözünü kapatmıyor, hatta nasıl İnce Memed'de ya da Binboğalar Efsanesi'nde dönemin politikacıları bile gerçek isimleriyle bu büyülü anlatının içinde var oluyorsa, bunda da onca masalsılığın içinde Ali Rıza Binboğa kasabaya gelebiliyor örneğin.

Bir büyüme romanı olarak okudum ben Salih'i. "Büyüyünce ne olacaksın?" sorusunun (sorumluluğun üniversite tercih uzmanlarına emanet edildiği ya da "asker/polis olacağım"a esir düştüğü çağdan hemen önce) tılsımını büyük ölçüde koruduğu dönemde, okula verilmemiş Şileli bir çocuğun gözünden rol modeller üzerinden kaçakçılık dahil bir mesleki panorama çıkartılmış romanda. Hepsi bu çocuğun gerçekliğine göre sunulmuş; hiçbiri kağıt üzerinde değil çünkü her biri neticede çocuğun hayatına temas eden bir karakter ile ilişkili, kaçakçılık bir macera mesela, doktorluk güzel ama yabancı, balıkçılık meraklı ve korkunç, demircilik yalnız, öfkeli, kıvılcımlı...

Bu bağlamda Yaşar Kemal'i büyük romancı yapan, misal Kemal Tahir'den kat be kat üstün kılan şey bu büyüme hikayesini gerçekten bir hikaye kılması. Kemal Tahir'in "Esir Şehrin İnsanları"nı hatırlıyorum, kitapta gerçekten de işgal altındaki İstanbul'daki İstanbullu profillerini çıkarmak istemiş ve oldukça gevşek bir olay örgüsü ile kitabın her bölümünde bir başka profili okura tanıtmaya varan bir çiğlik çıkmıştı ortaya. Yaşar Kemal'in bu kitabın adını "Hangisi Gibi Olsam" koyduğunu ve her bölümde bir başka meslekten karakterle bir olay yaşayıp dersler çıkardığını gözünüzün önüne getirin. Getiremezsiniz.

Bu açıdan baktığımızda, kitaba damgasını vuran iki unsurun meslek dahi olmaması manidar. Bunlar yaralı bir martı yavrusu ile mavi bir oyuncak kamyon. İkisi de başta renkleriyle olmak üzere (renkler, kokular Yaşar Kemal'de her zaman çok baskın öğelerdir ya zaten) Salih'in aklını başından alan bu iki temel unsur uyandırdıkları tutkular üzerinden hikayede belirleyici rol alırlarken büyümeye dair pek bir şey söylemiyorlar gibi görünse de, daha derin bakıldığında Salih'in arayışına dair ipuçları barındırdıkları söylenebilir sanırım. Biri materyal dünyanın albenisini simgelerken bir diğeri doğanın bir parçası olarak insan olmayı hatırlatıyor sürekli. Mavi kamyonun büyüsü bir kamyon enflasyonu içerisinde kaybolup giderken, iyileşmez denen martının iyileşip üstüne bir de uçmasının ölümün de, yaşamın da mucizevi oldukları kadar aleladeliklerini ortaya seriveriyor; can vermek de, can almak da zorluklarına karşın sıradanlaşıyor. Nihayet Salih can aldığı için onmayan balıkçılıkta karar kılsa da Yaşar Kemal'in müdahalesi ile cevhere can veren demircilik kaderi oluyor Salih'in.

20 Temmuz 2017 Perşembe

Yeraltında Notlar: Arzuda Bir Sapma - Mehmet Erte

Yeraltından değil, "yeraltında", çünkü yeraltından yerüstüne seslenen bir kitap değil Arzuda Bir Sapma. Daha çok yeraltını mekan tutmuşlar arası bir söyleşi olma iddiasında. 

Dostoyevski'nin ilgili eserini doğrudan anıştırsa dahi, yeraltı deyince "yeraltı edebiyatı" ile karışma riski var başlığın, farkındayım. Bir de Yeraltından Notlar'la benzer sosyo-psikolojik tahlilleri içeriyor olsa da, onun gibi içe dönük, yalnız bir ses değil bu, ilk paragrafta da söylediğim üzere; norm dışının yaygınlığına işaret eden, "aslında hepimiz biraz sapkın değil miyiz" sesini çoğaltan, adsız seks bağımlıları buluşmaları gibi, hadi adını koyayım, "tutunamayanlar" arası bir dayanışma toplantısında söz alan bir kitap.

Fakat öyleyse neden başlıkta Tutunamayanlar ile ilişkilendirmedim de Yeraltından Notlar'a yakın buldum? Çünkü adında da kendini hissettirdiği üzere bu kitap, normal olanda mündemiç kusurların, sahteliklerin ve en çok da tüm bu sahteliklerin ve kusurların foyasının ortaya çıktığı, sapır sapır döküldüğü falsoların öykülerini içeriyor ("öykülerini" demişken, kitap "öykü kitabı" kategorisinde ele alınmış fakat kahramanı yazar olan parçalı bir roman bence). Ve de tutunamama halinin kah hüzünlendirip kah gülümseten güzellemelerinden ziyade; tutunmanın, fakat yaratıcı-yıkıcı tutunma süreçlerini.

Buraya kadar görece yalnızca övgüydü. Bir de, "peki bu kitap işini ne derece başarıyla yapıyor?" diye sorunca işin rengi değişiyor. Bence öyle aman aman değil. Çok iyi başlayan kitap, tökezleyerek de olsa belirli bir hatta ilerleyerek kitaba kısmen adını veren "Sapma" öyküsünde -yine tökezlemelerle bezeli de olsa- zirveye ulaşıyor. Tökezlemelerle bezeli, çünkü Yeraltından Notlar'ı çağrıştırsın ya da çağrıştırmasın seçilen tema (sorunlu bir erkek olma ritüeli) oldukça basit. Anlatı mekanını bozuma uğratan "tren kompartımanı" deneyi saygı uyandırıcı, ama kesinlikle "usta işi" değil; zira yazarın yeteneğinden çok okurun hoşgörüsü ile kusurlarını kapatıyor. Zaten sonrasında iyice salıyor kendini anlatı; yer yer niteliği yükselse de çarpıcı olmaktan git gide uzaklaşıyor; geçerken "solu da sorgulayan solcu" gösterisini yapmayı da ihmal etmiyor - ki bir banka yayınevinden çıkmış bir kitap için bence haddini aşan, düpedüz etik dışı bir şey bu.

Neticede geçer not alan bir kitap var elimizde, üstelik belki bir de teşekkür belgesi; fakat bunun sebebi yazarının bulunmaz Hint kumaşı olmasından çok, okurun Abdurrahman Çelebi'ye olan susuzluğu gibi geliyor bana.