kırmızı kedi yayınevi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kırmızı kedi yayınevi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Mart 2020 Perşembe

Muzaffer Buyrukçu - Sıcak Sularda Buzdan Bir Yelkenli

Okur-yazarlığın da merhaleleri var. 

Eserlere yalnızca sürükleyiciliği ve/veya popülaritesine bakılarak değer biçilen, orijinal-korsan ayırt etmeksizin, yazar isimlerini anımsamaksızın kitap okunan, okumasan sanki daha iyi olacak o ilk cehalet dönemi. Şu okur-yazarlık serüvenimde en mutlu anımsadığım zamanlar. Kötü kitaplara kötü diye sinirlenmediğim, sıkıcı kitapları bitirebilmek için kendimi zorlamadığım. Cehalet mutluluktur.

İkinci ve üçüncü aşamalar okurun ufak ufak favori yazarlarını belirlediği, "çok satanlar" ve korsan tezgahları dışında da raflar olduğunu fark ettiği ve nihayet okudukları üzerine "çok sürükleyiciydi" demekten fazlasını düşünebildiği dönemler. Çoğu okur, biliyorsunuz, ömrünü bu üçüncü aşamanın bir üstüne asla çıkamadan tamamlıyor.

Image result for Sıcak Sularda Buzdan Bir YelkenliDördüncü aşama "yüksek edebiyat" kapısının açılması çünkü. Sıkıcı denilen kitapların arkasında yatan tarihselliği ve teknik tercihleri anlamaya başlamak, işyerinde ya da arkadaş çevresinde okuma grupları kurup metinlerin derinlerine nüfuz etmeye çalışmak, kitap tavsiyelerinin pasif değil aktif bir arayıcısı olmak, bir kitabı bitirdikten sonra blogları, gazetelerde çıkan eleştirileri karıştırmak. Neyse ki günümüzde bu aşamaya geçen insan sayısında epey artış görülüyor gibi.

Beşinci aşamada artık okurluk yetmez olup yazma faslı başlıyor. Bazen okunanlar üzerine eleştiri denemeleri, ama daha sıklıkla (bütün bu aşamaya gelen kadar çoğunlukla berbat şeyler okumanın verdiği "ben de yazabilirim" cesareti sayesinde ve ayrıca "Bir roman üzerinde çalışıyorum" ya da "Ben de bir öykücü olarak..." demenin hazzını tadabilme arzusuyla) kurmaca yazmaya girişmek. Burası en zor, en üzücü aşama. Çünkü yazmanın hiç de o kadar kolay olmadığı ve hatta bırakın yazmayı, yazmaya değer bir fikir bulmanın bile başlı başına bir iş olduğu burada anlaşılıyor. O ana kadar kafasında Dostoyevski'yi bitirip Cervantes'i un almaya gönderen okurun bir anda kendi çelimsiz cümleleri, kör göze parmak mesajları, ete kemiğe bürünemeyerek tip düzeyinde kalmış karakterleriyle yüzleşmesi çok zor elbette (doğuştan yetenekli yazarları ayrı tutuyorum). Yazar olmanın öncelikle çok çalışmak, silip silip baştan yazmak, sert eleştirileri göze almak, yeri geldiğinde haftaların, ayların, yılların emeğini çöpe atmak, tam "Oldu" dediğinde ve ürününü bir dergiye, yayınevine gönderdiğinde gelen olumsuz yanıtları kabullenmekle ilgili bir sınav olduğunu öğrenmek zor oluyor. 

Fakat bu işin "mesleki" yönü. Bir de sosyo-psikolojik boyutu var. Yazar (adayı) olduğunuzda, kaç yaşında olduğunuz, sosyo-ekonomik arka planınız, şu anda ne iş tuttuğunuz vs. umursanmaksızın literatüre yüzde yüze yakın bir oranda hâkim olmanız bekleniyor (Burada fantastik, korku vb. tür edebiyatını istisna tutuyorum. Fakat onlardan da elbette kendi türleri özelinde, üstelik bu kez %100 düzeyinde hakimiyet beklendiğini belirtmek gerek). Sanki edebiyat bir bilimmiş de, yapacağınız her yeni keşif için daha önceki külliyatı hatmetmeniz gerekiyormuş gibi. Yirmili yaşlarının ikinci yarısında, ufak ufak kalem oynatmaya başlamış birinin Rus ve Fransız klasikleri başta olmak üzere "mutlaka okunması gereken ilk yüz kitap" listelerindeki o ilk yüzü de okumuş olması gerekiyor ama yetmiyor, çünkü Freud'undan Bakhtin'ine, edebiyatın okunmasına olanak sağlayacak yardımcı literatürde de zayıflık kabul edilebilir gibi görünmüyor. Bir de Türkçe yazacağı için birkaç yüz kitaplık liste de Türk edebiyatında kendisini bekliyor yazar adayımızın. Ne var ki bir ödevi daha var: Günceli de yakından takip etmek, yaşayan ustaların ve umut vaat eden isimlerin neler yazdıklarından da an be an haberdar olmak.

Bu beşinci aşama çok stresli, çünkü sırayla yapılacak iş değil bunlar. İnsan önemli bir klasiği okurken bir gören olacak diye utanıyor neredeyse, sorarlarsa "Yeniden okuyorum" yalanını hazırda bulunduruyor vesaire. Aynı şey yerli önemli isimleri okurken de oluyor. "Aaa, Nahid Sırrı Örik'i yeni mi okuyorsun?"

Ben de baktım ki olmayacak, bu aşamaya geçtiğimde bir plan yapmıştım kendimce. Bütün bu okuma listesinin hakkını vermek teorik olarak bile imkansız olduğuna göre, en azından her yazar hakkında fikir edinmek üzere birer eser okuması yapayım. Söz gelimi biri "Madem öykücü geçiniyorsun, söyle bakalım Erhan Bener'i nasıl buluyorsun" diye sıkıştırdığında boynumu bükeceğime, en azından bir kitabını okumuş olayım da edecek lafım olsun diye bir eklektik okuma atılımı başlattım.

Muzaffer Buyrukçu da elbette taranacak isimlerden biriydi. Kırmızı Kedi'den Allah bin kere razı olsun, aslında "Her Yer Karanlık" kitabının içinde yer alan Sıcak Sularda Buzdan Bir Yelkenli'deki başlı başına iş yapma potansiyelini görmüşler de Buyrukçu hakkında fikir sahibi olmak isteyenler için hap niyetine bir okuma çıkmış ortaya. Alıp iki günde çitiledim.

Ve bayıldım diyebilirim.

Muazzam bir dil hakimiyeti, şizofrenik bir hayal gücü, eleştirel bir mizah. Aradığım çok şeyi buldum bu uzun öyküde. Üstelik, işte esas bunu yapmak maharet ister öyküde, hikâyenin omurgasını oluşturan çatışmayı toplumsal arka planına oturtup etrafını da nakış gibi işleyerek bırakmamış öyküyü Buyrukçu. Finalde beklediğimiz numarayı göstere göstere değil, tam aksine yalnızca arayanın bulacağı nazik bir geçişle kıvırıvermiş. Böylece o ana kadar inşa ettiği o iskambil kağıdından titizlikle evi "o son numara"nın rüzgarıyla yıkma riskini almaktansa, yeni bir kart açıp "Dikkatli bakarsanız, aslında numara evi inşa etmekte değil, buradaydı" diye göstermiş. Çok ihtişamlı geldi bu bana.

Mehmet Günsür - İçeriye Bakan Kim faciasından sonra, adı çok zikredilen ama ısrarla da önerilmeyen insanların okunmasına belki çok da gerek olmayabileceği önyargım kırılmış oldu. Buyrukçu'ya bir ara mutlaka yine döneceğim.

3 Eylül 2018 Pazartesi

Kızıla Boyalı Saçlar - Kostas Mourselas

İslamcı/muhafazakar personelin ağırlıklı olduğu bir iş yerinde çalışıyorum. Allah bir daha böylesini nasip etmesin, bir dönem öyle bir tanesiyle aynı odayı paylaşmak zorunda kaldım ki medrese eğitimi almış kadar oldum. Zira bu arkadaş alakalı alakasız her fırsatta Sahih-i Buhari'den bir hadis nakletmeyi başarıyordu. 

"Yahu endüstri 4.0 falan diyorlar, ne olacak bu işin sonu?"
"Eeee, peygamber efendimizin de bir hadis-i şerifte dediği gibi, ahir zamanda fitneler bir bir ortaya dökülecek ve..."

Belki kendi aralarındaki dost sohbetlerinde geçer akçe budur, bilmiyorum. Çünkü bu arkadaşa insanları İslam'a davet etmenin doğru yolunun böyle mütemadiyen alıntı yapmak olmadığını, aksine bunun insanı dinden imandan soğuttuğunu anlatamadık. Ya da huylu huyundan vazgeçemedi, bilmiyorum.

Ne ki bunun gösterdiği önemli bir hususu atlamamak gerekiyor: İnananlara göre bizzat Allah'ın sözü olan Kuran, belki bir şeri anayasa işlevi görüyor ama hayatın içinde aktüel olarak bulunan insan kendi gibi birinin kılavuzluğu olmadan eyleyemiyor. Böyle birinin varlığı, ilahi mesajın muğlaklığıyla baş edilemeyen durumlarda "O ne yaptıysa aynısını yapmak" gibi bir garanti sağlıyor. Hatta o bile yetmiyor ki şeyhlere, menkıbelere ihtiyaç duyuluyor. "Koskoca Bilmemkim Hazretleri bile şöyle yapmışken..." diye feyizler alınıyor. Hristiyanlıkta İncil zaten İsa'nın yapıp ettiklerini anlattığından o başlı başına bir kılavuzdur. Filmlerde çokça duyduğumuz gibi, "What would Jesus do?"

Doğum tarihi gün ve ay olarak belli olmayan roman türüne büyüklerin "Sen modern bireyler olduğunda doğdun," diye tarih verdiği ve dolayısıyla modern bireyin sorunlarıyla başa çıkmasında  romanın üst düzey rol üstlendiği zaten biliniyor. Şükürler olsun sanata ki güncel sorunlara güncel yanıtlar üretebiliyor, "endüstri 4.0" dediğinde "ahir zaman fitneleri" dışında söyleyecek sözün oluyor.

Her ciddi okurun böyle bir veya daha fazla kitabı vardır. Malum, "başucu kitabı" diye bir tabirimiz mevcut. Benimki uzun bir süredir Zorba. Tıpkı yukarıda andığım tebliğci arkadaş gibi fırsat buldukça Zorba'ya göndermeler yapmaktan beri durmam, ve baktığım her yerde onu görmemden olsa gerek, başka sanat eserlerini sık sık ona benzetirim. Sözgelimi, Mucizeler Dükkanı hakkındaki yazımda da bu "İncil'deki İsa gibi meseller vasıtasıyla yol göstermek" mevzuuna değinmiştim, çünkü gerçekten Pedro Arkanjo'da da bir "melez Zorba" görmüştüm.

Fakat Kızıla Boyalı Saçlar'da tespit ettiğim benzerlik öyle Organize İşler'deki Sean Connery benzetmesi gibi değil. Kızıla Boyalı Saçlar'daki Luis, Kazancakis'in Zorba'sıyla o kadar büyük benzerlikler içeriyor ki...

İkisi için de "kadın" dedin mi akan sular duruyor söz gelimi. İkisinin hayatında da müzik ayrılmaz bir parça: Zorba santur çalıyor, Luis gitar. Üstelik ikisi de devingen, yerinde duramayan, o işten başka işe girip çıkan, paraya pula kıymet vermeyen, özgürlüğüne fazlasıyla düşkün tipler. Bu yüzden ikisinin davranışları da modern akla pek uymuyor. Deli bu adamlar.

Image result for Kızıla Boyalı Saçlar - Kostas MourselasFakat burada bitmiyor, anlatım tekniği açısından da bir benzerlik var. Zorba'nın da, Luis'in de hikayeleri bir arkadaşlarının gözünden anlatılıyor. Bu tercih yapılırken bu tür karakterlerin maceralarının birincil ağızdan aktarımının okurda uyandıracağı olumsuz reaksiyon mu hesaba katılmıştır? Belki de. "Bakın ben ne kadar da özgür, hayatın keyfini nasıl da çıkaran biriyim," diye konuşan birini uzun süre dinlemeye kimse katlanamaz. İyi ama, sebep sadece bu olsa tanrı yazar perspektifinden de bir anlatı geliştirilebilirdi. Oysa bu da olmuyor. Kurmaca etkisini kırmak için olsa gerek, olaylar mutlaka olayın içinden bildiriliyor. Anlatıcının karakterine baktığımızdaysa bu açıklama da yeterli gelmiyor. Zira olay herhangi birinin, dikizci bir komşunun, meraklı bir çocuğun, eşin vesaire gözünden değil; hikayesi anlatılan "üstün insana" çok yakın, fakat onun gibi olamayan, olması beklenmeyen bir arkadaşın ağzından aktarılıyor. 

Tam olarak İncil stili değil mi? Peygamberi anlatan, yapabileceği en hayırlı iş peygamberin hayatını kayda geçirmek olan havari. Cüretkar Hristiyanlık yorumuyla modern zamanın İsa'sını arayan Kazancakis için bu anlaşılır bir teknik. Peki ya Sherlock Holmes'ü anlatan Watson, Gülün Adı'ndaki Adso? Galiba "ahir zaman peygamberi" figürlerini anlatma biçimi olarak İsa-havari ilişkisi çok faydalı bir model olmuş Batı edebiyatında. 

Ama burada önemli bir yol ayrımına varıyoruz. 

Sherlock Holmes ve Gülün Adı örnekleri tesadüf değil. Değil mi ki akıl çağında yaşıyoruz, çağın peygamberleri de eleştirel aklın zirvesindeki insanlar olacaktır kuşkusuz. Gülün Adı'ndaki Brunellus meselini kim unutabilir? Akıl öyle bir şeydir ki, yalnızca birkaç parametre kullanarak yaptığınız çıkarımlarla hayatınızda ilk defa gördüğünüz bir insanın az önce kaybolan Brunellus adındaki bir atı aradığını anlayabilir, üstelik atın yerini de biliyor olabilirsiniz. 

Bu akıl küpleri, tamamen teknik bir mesele olan akıl yürütme işini beceremediği için bocalayan modern bireylere düşünmeyi öğretirler. Aynı zamanda "Sen de Sherlock abin gibi akıllı ol da ODTÜ'leri, Boğaziçileri kazan" diye örnek gösterilmeye aday, Steve Jobs gibi, Elon Musk gibi, hayat hikayeleriyle ilham veren birer rol modeldirler.

Öte yandan Zorba ve Kızıla Boyalı Saçların'ın Luis'i ise daha Zerdüştvari peygamberler olarak bunların karşısına çıkarlar. Aklı değil, içsel coşkuyu merkeze alırlar. Dolayısıyla, moderniteyi "aklın nihayet cehalete baskın çıktığı" bir kurtuluş dönemi olarak görmezler. Bu nedenle zamanın ruhuna uygun "modern peygamberler" değil, kudurgan kavimlere kendi kendilerini helak etmek üzere oldukları uyarısını yapan (ve bu yüzden deli muamelesi gören) eski tip peygamberlerdendir onlar.

Buna delil olarak, Kızıla Boyalı Saçlar'da sadece adıyla bile her şeyi ayan beyan ortaya döken bir bölümü gösterebilirim: "Son Akşam Yemeği." Bu bölümde gerçekten de İsa'nın son akşam yemeği yeniden canlandırılır. Doğal olarak bir de Yahuda'sı vardır bu yemeğin: Lazaris. Kitabımızın İsa'sı olan Luis hakkında, bir yerlerde şöyle der Lazaris: "Hepimiz bazen Luis'in deliliklerine özendik ama mantık ve medeniyet bizi durdurdu" (italikler bana ait).

"Zorbacı" olduğumu, yani bu ikinci safta yer aldığımı söylemiştim. Fakat Kızıla Boyalı Saçlar'ı okurken düşündüm: Neden aynı saftaki bu iki peygamberle de Yunan edebiyatında karşılaştık?

Sanırım öncelikle "Küçük Asya Felaketi" (Kurtuluş Savaşı) yüzünden. Modern Yunan ulusunun "ortak aklının" ürünü olan Megali Idea'nın bozgunla sonuçlanması, Birinci Dünya Savaşı sonrası akla karşı Avrupa'da alıp başını yürüyen şüpheciliğin birkaç katı bir etki yapmış olsa gerek. Zira bu bozgun yalnızca hiç "hesapta" olmayan acılar getirmekle kalmadı, birkaç milyon Doğuluyu da mübadele ile Yunanistan'ın bağrına getirip bıraktı. Moderniteden habersiz bu kitlenin savaş sonrası Yunan mentalitesinin biçimlenmesinde oynadığı etkin rol (en basitinden rebetiko vasıtasıyla) sanırım Yunanlarda modern akıl harici bir kurtarıcı arayışını diri tuttu.

Bir diğer unsurun da (özellikle Kızıla Boyalı Saçlar'daki karakterler de göz önüne alındığında) Yunanistan Komünist Partisi'nin (KKE) sefaleti olduğunu anlamak güç değil. Gerici Ortodoksiye ve burjuvaziye karşı işçi sınıfının aklı olan KKE özellikle iç savaşta öyle büyük bir hayal kırıklığına dönüşüyor ki, Marksizm-Leninizmin şahsında aklın kurtarıcılığına olan inancın tabutuna son çivi çakılıyor. Aşağıda, geçtiğimiz günlerde twitter'da rastladığım listeyi görüyorsunuz. KKE'nin 1956'ya kadarki bütün genel sekreterleri partiden kovulmuş.



Şu ana dek bu kitaplardaki peygamberliği çok övdük. Fakat unutmamak gerekir ki -bilinen- bütün peygamberler erkektir. Cinsiyetleri ele alışları açısından Zorba'nın kötü, Kızıla Boyalı Saçlar'ınsa fecaat olduğunu belirtmek gerek.

Erkek yazarların elinden çıkan distopyalarda (Biz, 1984, Brazil vb.) alışıldık bir motif vardır: Kendi işinde gücünde, sıradan bir tip olan (erkek) baş karakterimizi devrimci bir kadın yoldan çıkarır ve olaylar gelişir. Problemlidir bu: Kadın aslında bir karakter değil, özgürlüğün ve devrimin ayartıcılığının metaforuna dönüşmüştür. İyi bir metafor olsa da, sonuçta yalnızca bir metafordur.

Ne var ki Zorba ve Kızıla Boyalı Saçlar bu soruna rahmet okutacak cinsten bir eril bakış içerir. Bu kitaplarda kahramanlar kadınlarla handiyse oyuncak gibi oynar. Kazancakis'te de verili erillik ve dişillik tanımlarının hiç sorunsallaştırılmadan birer metafor olarak kullanıldığını zaten biliyoruz: Erkek fallik güçtür, yaşam enerjisidir, kadın ise karar verici. Erkek tohumları saçar, kadın topraktır. 

Kızıla Boyalı Saçlar'da ise kadınlar daha da berbat bir durumda ele alınıyor, üstelik metafor vesaire de değil. Kadın sorunu alenen görünmüyor. Henüz ilk bölümün adı "Armağan", çünkü yabancı bir kadın adeta bir nesne gibi armağan ediliyor. "Al bunu, götür, kullan." Armağan edense peygamberimiz Luis! Yine bir başka örnekte, Luis anlatıcıyı bir geneleve götürür. Meğer Luis ona bir sürpriz yapmıştır: Anlatıcının vaktiyle arzuladığı komşu kızı geneleve düşmüştür. Anlatıcı kızla odaya girer, kız üzgündür, gözünden yaşlar süzülmektedir. Anlatıcı ise empati emaresi bile göstermez. Kadından faydalanır ve çekip gider. Sanki bu ve buna benzer şeyler alelade vakalarmış gibi, romanın sonlarına doğru anlatıcı bu hayatı neden tek bir kötülük bile yapmadan geçirdiğine hayıflanacak, Luis de ona bu yüzden kızıp duracaktır: "Azıcık kötülük yapsana!"

Erkek hikayelerinin destansı zenginliğine şaşmamalı. Dünya harikası dediğimiz anıtlar bütün o şaşaalarını nasıl binlerce kölenin canına borçluysa, birbirinden muhteşem saraylar nasıl köylülerin sırtındaki ağır vergilerle yapıldıysa, erkek peygamberlerin unutulmaz hatıratı da kadınların üzerinde öyle yükseliyor. 

Akıl almaz işlerin ortaya çıkması için aklın kabul etmediği acımasızlıklar gerekiyor. Ya da tam tersi: Akıl almaz işlerin arkasında aklın kabul etmediği acımasızlıklar yatıyor. Aklın egemenliğine bayrak açan Peygamberlerin erkek olması sebepsiz değil.

Feminist bir Zerdüşt hikayesi bilen var mı?

26 Aralık 2017 Salı

Ölümlü Nesneler - Saramago

Öncelikle kitabın adına takmamdan başlamalıyım. Kitabın orijinal adı "Objecto Quase", İngilizce'ye çevrilince net anlamı ortaya çıkıyor: "Quasi Object". Türkçe'ye "Nesnemsi" veya "Neredeyse Nesne" diye çevrilebilir. Hatta çeviriye kaskatı uymak gibi bir zorunluluk hissedilmiyorsa (ki Türkçe'de verilen isimden anlıyoruz ki zerre kadar hissedilmiyor), başlıkta küçük oynamalar yaparak esas anlamın yarattığı duyguyu daha iyi vermek de mümkün. "Hani Neredeyse Nesne", "Görsen Nesne Sanırsın" vb... Artık orası çevirmene kalmış. Ama "Ölümlü Nesneler"???

İtirazımın sebebi şu: Saramago kitaba Marx ve Engels'in yazdığı Kutsal Aile'den bir alıntıyla başlıyor: "Eğer insanlık çevre koşullarına uymak zorundaysa, bu koşullar insanca belirlenmeli." Burada "çevre" ile kast edilen şey "ekoloji" kapsamındaki dar anlam değil, bütün dışsal dünyadır. 

Şimdi biraz Marksizm. Marx, (özellikle de Kutsal Aile'yi de içeren gençlik döneminde) merkezine insanı alır. Bunun da yukarıdaki alıntının sınırladığı çerçevede "insanın insanca koşullarda yaşaması" olarak düşünülmemesi gerekir. Öncelikle, Marx'ın bütün bilgi ve varlık felsefesinin çıkış noktası insan pratiğidir. Bir başka ifadeyle Marx için insanın pratik faaliyeti vasıtasıyla etkileşimde bulunmadığı varlıklar yok hükmündedir. Marx arzu ettiği dünyayı tam olarak buradan çıkarak belirler: İnsan, evrensel bir canlı olarak kendini dışsal dünyayı kullanarak yeniden yaratır. Doğa, dışsal dünya, nesneler insanın bir uzantısıdırlar, insanileşmiştirler, nesnel insandırlar. Marx'ın eleştiriye tabi tuttuğu kapitalizmde ise insan doğada kendini yeniden üreteceğine, kendini bir meta olarak yeniden üretir. Üretim ilişkileri nedeniyle insan nesneleşmiştir. Bir makina artık insanın rakibidir, çünkü insan yalnızca çalışan bir bedene, bir makinaya indirgenmiştir.

Dolayısıyla, kitabın orijinal ismi yaptığı alıntıyla beraber düşünüldüğünde, edebiyatının oyun alanı olarak Saramago'nun kapitalizmin insan ve nesne arasındaki sınırı bulandırdığı yeri seçtiğini görebiliriz. Bu anlamda kitabın İngilizce edisyonlarına seçilen "The Lives of Things" adı da kötü olmakla birlikte bir hayat sürecinden bahsettiği için bu insan-nesne muğlaklığına bir gönderme içeriyor. Oysa "Ölümlü Nesneler" gibi saçma sapan bir ismin neden tercih sebebi olduğunu anlamakta zorlanıyor insan. Zaten ölümsüz nesne diye bir şey yok, "ölümlülük" de zorunlu olarak bir "hayat"ın varlığına işaret etmiyor.

İş Bankası Kültür Yayınları'ndan çıkan eski baskısının adının "Kısırdöngü" olmasına müsaadenizle hiç girmiyorum.

İsminin çevirisini bu kadar eleştirdikten sonra içeriğe bu kadar kapsamlı girmeyecek olmamsa benim değil Saramago'nun suçu. Bu nedenle lafı Saramago'da benim tespit ettiğim genel özelliklerden açalım. 

Açıkçası, Nobelli mobelli fark etmez, bence Saramago kalburüstü bir edebiyatçı ama daha fazlası değil. Önce övgü: Ben Samarago'nun konu seçimlerinde özgün olduğu kadar, anlatısının ölçeğiyle kurduğu ilişkiyle de takdire şayan olduğunu düşünüyorum. 

"Ölçekle kurduğu ilişki" derken şunu kast ediyorum: Her anlatının zaman ve mekanı, hele ki anlatının odağında sıradışı bir olay bulunuyorsa, teknik zorunluluk gereği sınırlanmalıdır. Örneğin Kafka'nın Dönüşüm'ünü ele alalım. Dönüşüm, bir insanın böceğe dönüşümünü bir evde başlayıp aynı evde bitirir. Böcek evden dışarı çıkamadığı gibi, evin dışarıyla ilişkisi de sınırlanmıştır. Çünkü aksi takdirde daha fazla karakter, daha fazla olay vb. devreye girecek, sorgulama alanı da genişleyecektir. Samsa'dan başka böceğe dönüşen var mı? Neden yok? İleriki günlerde olacak mı? Olay gazetelerde yer alacak mı? Toplumun reaksiyonu nasıl olacak? Konu hakkında tıpçı, ilahiyatçı vb. karakterler konuşacak mı? Mekan genişlediği anda buna benzer sorular da geçerlilik kazanmaya başlar ve yazarın olayı tartışmak istediği çerçevede tutabilmesi zorlaşır.

İşte Saramago, yarattığı dünyanın istediği kısmına istediği zaman yakınlaşıp odaklanabilirken istediği zamansa ölçeği büyütüp büyük resmi anlatabilmesiyle takdiri hak ediyor bana göre. Körlük'ü düşünün: Körlük, bir adamda gerçekleşerek metaforik bir anlamla sınırlı kalmıyor. Yine anlatıcıyı rahatlatmak üzere çokça tercih edilen "Bir adaya düşen / ıssız bir köyde yaşayan / uzak bir dağda kamp yapan ... karakterler kör olmaya başlar" kolaycılığına da kaçmıyor. Adam araba sürerken, kent hayatının orta yerinde kör oluyor. Bitmiyor, körlük toplumsal bir olay olarak ele alınıyor. Elbette sonrasında körlerin yerleştirildiği kamp vasıtasıyla mekan yine daraltılıyor, fakat olay orada başlamadığı gibi orada da bitmiyor. Saramago'da ölçek her zaman geniş, olay en geniş anlamıyla toplumsal tutuluyor. Ve tam da burada, sırf anlatının ölçeği büyük diye "ana karakter" kullanmaktan imtina etmiyor Saramago. Öznel deneyimlerine şahit olabileceğimiz ana karakter vasıtasıyla bireysel ve toplumsal kaderler bir Marksiste yakışır şekilde örtüştürülüyor. 

Fakat Saramago olay'ı derinleştirmeyi unutuyor. Aslında yukarıda belirtildiği gibi bunu yapabilecek olanağı var, ana karakterin öznel deneyimiyle toplumsal değişimi örtüştürme olanağı. Fakat Saramago'da öznel deneyim hemen hemen hiçbir şey ifade etmeyen (bu nedenle yan-öykü denmeyi dahi pek hak etmeyecek) faaliyetlerin arasında kaybolup gidiyor.  

Ortaya bir düşünce deneyi atıyor Saramago, sözgelimi "bir gün uyansanız ve sol elinizin olmadığını fark etseniz ne olurdu?" diyor. Çok enteresan tartışmaların fitilini ateşleyebilecek bu soruya Saramago'nun yanıtı şu düzeyde gidiyor: "Önce şok olurdunuz. Sonra kahvaltınızı yapardınız. Kahvaltı dediğime bakmayın, sütsüz kahve ve bir iki tarçınlı kurabiye. Tuvalete de giderdiniz mutlaka. Günün gazetenizi tek elle okurken biraz zorlanırdınız. Sonra otobüse binip..." Ulan el gitmiş el! Büyütsene şu tartışmayı, bize ne tarçınlı kurabiyeden? İşte bu gereksiz detaylar Saramago'nun bütün öykülerini boğuyor. Metni süzmüyor, inceltmiyor, "Bu cümle gerçekten gerekli mi," diye sormuyor Saramago.

İşte bu kitap da böyle öykülerden oluşuyor. Toplamda altı öykünün yalnızca üçü ilginç diyebiliriz. Bunlardan birincisi, sürücüsünün kontrolünü ele alan bir arabayı anlatan Ambargo. Bir diğeriyse hemen (üçüncü öyküye sonra geleceğim) hemen aynı konuyu işleyen, yani yine kontrolden çıkıp insanlardan bağımsız davranmaya başlayan nesneleri anlatan (müthiş yaratıcı ismiyle) Nesneler. Bu iki öykü kitabın odağına aldığı meseleye de, benim Saramago değerlendirmeme de en yakın olanlar. Her iki öykünün de mekanları geniş, öykü boyunca bütün bir kenti dolaşıyoruz karakterimizle beraber. Peki nereye varıyoruz? Pek de bir yere değil, biraz meta fetişizmine, biraz (başta da anlatılan) nesne-insan sınırlarının muğlaklığına. Pekiyi Marx'ın yüz yıl önce yaptığı bu tespitlere bir virgül dahi olsun ekleniyor mu? Maalesef hayır.

Geriye kalan öykülerden ikisine hiç girmiyorum çünkü üzerlerinde konuşmaya değmeyecek kadar çok kötüler. Başka bir tanesi (Kısırdöngü) ilginç olabilecekken, tam da Saramago'yu övdüğümüz noktanın, yani bir karakterin öznelliği ile büyük resmin birlikte gösterilebilmesinin, büyük resim lehine kaybı dolayısıyla oldukça kötü bir öykü olup çıkıyor.

En iyi öyküyse ilk öykü olan Sandalye. Ülkesindeki diktatörün ölümüne sebep olan sandalyeye övgü olarak yazılmış bu öykü, kitabın merkezine aldığı meseleyle uyuşmuyor aslında, fakat yazarın Salazar'ın ölümünden aldığı hazzı satır satır öyle hissettiriyor ki, insan imrenmeden edemiyor.

17 Aralık 2017 Pazar

Kabil - Jose Saramago

Kabil, Saramago'nun son romanıymış. Bir insandan artık son eserini yazıyor olduğunun farkında olmasını, hele hele bu farkındalığı bir bilince dönüştürerek son noktayı bir başyapıtla koymasını beklemek biraz haksızlık. Kimse "Bu eserden sonra zaten ölürüm" psikolojisiyle yaşamak istemeyeceği gibi, büyük zihinlerin bir "Ömrüm vefa ederse şunu da yapmak isterim" projesi de hep vardır muhakkak. Yine de insan o sahneden çekiliş anında avuçları patlayıncaya kadar alkışlamak istiyor. Bu da büyük ölçüde saygıdan tabii, o büyük isimleri "Onun zaten bitmişti," diye anmamak için. Ama bir de aydınların dümdüz bir çizgiye benzeyen bir bilgelik yolunda yürüdüğünü düşünüyor insan ister istemez, dün anlam dünyamızı onca zenginleştiren biri zihinsel olarak gerilemediğine göre bugün neler yapmaz, vs... Fakat öyle olmuyor, belki yaşlılığın yorgunluğu ince işçiliği baltalıyor, belki de tam da o beklediğimiz bilinç ters bir etki yapıyor ve son eserler bir yetiştirme telaşının içinden yeterince işlenmemiş olarak çıkıveriyor.

Kabil bende bu etkiyi yarattı. Bir edebiyat devinin son romanında Eski Ahit'i bir odyssey'e çevirmesi, hele ki Habil/Kabil hikayesi üzerinden, tüyleri diken diken eden bir fikir. Hakkını teslim etmem lazım, fikrin forma yansıması muazzam. Hikayeler oldukça pürüzsüz. "Fırsat bulmuşken konu üzerine düşüncelerimi boca edeyim" cazibesine kapılmadan kutsal kitapların kıssa formundan şaşmayan bir metin. Tabii ki sonuçta adam Saramago, ilk kitabını yazan heyecanlı bir gençten söz etmiyoruz ki düşmediği tuzakla övmenin bir mantığı olsun.
İçerik olarak varoluşçu bir kitap demek kolaycılık mı olur bilmiyorum ama diyeceğim. Camus'nün Yabancı'sındaki Mersault'nun işlediğine çok benzer bir saçma cinayetin faili Kabil'in "anlam"a saldırısı bana bunu dedirtiyor. Buradan yine forma dönersek, yaratılanın yaratana onun metninde savaş açması Camus'nün açtığı yolu bir adım ileri de götürmüş oluyor (Camus bu savaşı yargı ve rahip önünde yapıyordu). Odyssey izleği kullanılarak varoluşun bütün saçmalıklarının şimdiki zamanda üst üste bindirilmişliği, yani bugünün bireyinin geçmişin ve geleceğin günahlarının, saçmalıklarının, genel olarak tarihselliğinin sorumluluğu içerisinde sıkışmışlığının resmedilmesi de çok etkileyici.

Fakat... İki paragraflık övgünün forma odaklanması rastlantı değil. Saramago'nun ironisi, nasıl desem, yeniyetme ateistin dinle alay etme heyecanını biraz fazla andırıyor. Hele ki Kabil sahneye çıkana kadarki Adem ve Havva bölümleri şoke edici ölçüde zayıf. En kötüsü de "babayı öldürmek" dürtüsüyle hareket eden Kabil bu (varoluşsal) sancıyı hiç yansıtmıyor, başından sonuna kadar kararlı, tüm davranışları tutarlı. İnsan, hele ki kitap öyle ya da böyle bir "yol hikayesi" iken, ana karakterin yol boyunca açmazlara düşerek, acılar çekerek, dersler çıkararak vb. olgunlaşmasını bekliyor. Yine Yabancı'ya döneceğim: Evet, Mersault da ilk sayfadan sonuna kadar aynı insandı ama o bir insan değil kendine edebiyatta temsil bulmuş, "vücuda gelmiş bir düşünce"ydi. Zaten biraz da bu nedenle felsefi olarak güçlü fakat edebi olarak vasat bir kitaptır Yabancı. 

Bu yüzden o "son" kitaptan beklediğim gibi bir başyapıt değil Kabil. Sanıyorum Saramago da bu "son" kitabı sana bana değil de Tanrı'ya yazdı, sırf bak o "son" geldi ve sana yenilmedim, nanik, diyerek dil çıkarmak için.