istanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
istanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Haziran 2020 Cuma

Kafamda Bir Tuhaflık - Orhan Pamuk

Orhan Pamuk'un Veba Geceleri'ne hazırlık babında, daha en başından pek de ilgimi çekmemesine rağmen okudum Kafamda Bir Tuhaflık'ı. Ve başıma bir iş gelmeyecekse hiç beğenmedim. 

Kafamda Bir Tuhaflık , Orhan Pamuk - Fiyatı & Satın Al | idefix
Pamuk'un romanın başında vaat ettiği "birbirinden tuhaf olaylar" yok bir kere kitapta. Tam aksine, hususi bir epigrafı bile olan sondan bir önceki bölümün ciddi ciddi alelade bir aile içi emlak anlaşmazlığı mevzuuna ayrılmış olmasında berrakça görebileceğimiz şekilde çok zayıf bir hikayesi var. Tekil bir örneği (Boğaz'daki koyun sürüleri) saymazsak Kara Kitap'taki "İstanbul mitleri"nin (ki Orhan Pamuk'a Nobel'i getiren özelliği bu mitleri üretebilmesidir) esamisi okunmuyor. 

Evet "alkolsüz alkollü içecek" olarak boza özgün bir İstanbul sembolü olarak iyi düşünülmüş ve göç sonrası İstanbul'unun ruhu bozacı Mevlut'ta başarıyla tecessüm ettirilmiş, fakat bu Pamuk'un kapasitesi düşünüldüğünde İstanbul okumamızı ne derece derinleştirici, "keskin" bir fikir emin değilim açıkçası. Yine bir içsel kazı alanı olarak resmi görüş/şahsi görüş ile dilin niyeti/gönlün niyeti ayrımlarının çakıştırılması başarılı bir detay gibi görünüyor, fakat yan hikayelerle desteklenen, ayrıntılarla zenginleştirilen bir boyuta taşınamamış, bir "izlek" değil, tespit düzeyinde kalmış. 

Biçimsel olarak baktığımdaysa, daha önce (örneğin Masumiyet Müzesi'nin Kemal'i) anlatıcıdan rica ederek söz alan karakterlerin bu defa (İstanbul'un arazilerine "konmaları" gibi) anlatıyı teklifsiz işgal etmeleri hoşuma giden bir teknik detay oldu. Karakterlerin sınıfsal durumları yalnızca dil ve/veya içerik değil, biçim üzerinde de belirleyici olabilir, diyor Pamuk bu tercihiyle (elbette bu sınıf okuması gayet burjuva bir yerden yapılıyor, o ayrı konu). Ama salt bunun için 500 küsur sayfalık bir romanın okunması göze alınır mı emin olamıyorum. Ben en azından Süleyman-Ferhat çekişmesiyle resmedilen makro (siyasal) sandığımız çatışmaların aslında mikro (bireysel) husumetlerin projeksiyonu oluşu meselesinin daha ustaca bir kurguyla işlenmesini bekledim, ama bu hikayeler de apar topar yayından kaldırılan dizilerin finalleri gibi sonuçlara bağlanıp kaldı maalesef. 

Neticede bu kitabı okuduğum için elimde hiçbir şey kalmadı. Daha çok İstanbul'a gelmeden önce okuma yapmak isteyen entelektüel okura kurmaca soslu bir yakın tarih rehberi olsun diye yazılmış bir roman gibi sanki Kafamda Bir Tuhaflık. Umarım Veba Geceleri de aynı hayal kırıklığını yaratmaz.

20 Ağustos 2019 Salı

Hacı Manuil "Beykoz'da Neler Oldu" -Thrasos Kastanakis

Image result for Hacı Manuil "Beykoz'da Ne OlduTuhaf, bu kitabı da okuduktan sonra buraya işlediğimi sanıyordum, hatta bundan emindim ama şimdi bulamıyorum. Bu vesileyle iyi bir okur olmaya çalışan biri olarak bu blogu öncelikle kendim için açtığımı bir kez daha ve o kadar kuvvetli biçimde anladım ki. Kitabı okumamın üzerinden çok değil, birkaç ay geçti; ama Hacı Manuil hariç diğer karakterlerin adlarını çoktan unutmuşum bile. Neydi o Türk kaymakamın adı, bu kaymakamın yaveri Arnavut muydu, Hacı Manuil'in karısı kimdi... Olay örgüsü de, romanın ana aksı hariç, silinmeye yüz tutmuş zihnimden. İşte okuduklarının, düşündüklerinin, hatta gördüğün rüyaların kaydını tutmak bunun için önemli: Bizzat neyi deneyimleyip deneyimlemediğinin önemi yok, hafızasından silineni yaşamamıştır insan. "Tanrının Ölümü" ile ortaya çıkan krizde Proust'un "Tanrı Olarak Bellek" önerisinin ne kadar makul olduğunu anlamak için böyle vesileler gerekiyor belki de.

Kitaba dair izlenimlerimin bir eleştiri yapamayacak kadar silindiği, lafı uzatıp konuyu umarsızca değiştirme çabamdan anlaşılıyordur herhalde. Evet üzerine aylar sonra (yeniden) düşünülmüş bir metni ayrıntılı olarak ele almak mümkün değil. Fakat bambaşka bir coğrafyaya yapılan bir ziyaretin - konu saptırma kalkanları yine devrede - insanda ne bıraktığı da döner dönmez anlaşılmaz çoğu zaman, yaşanan en çarpıcı anların hararetinden çıkan buğu "büyük resmi" flulaştırır çünkü. Anlatı içeren sanatlarda da böyledir, duygulanımların manipülasyonu altında (X karakterine duyulan nefret, Y sahnesindeki tasvirin çarpıcılığı, mizahi pasajların başarısı...) metinle esas yüzleşme gerçekleşmeyebilir. 

Hacı Manuil, tam da böyle bir kitap: Dönemin Rus romanlarını aratmayan bir psikolojik tahlil yeteneği, hikaye anlatıcılığının önüne geçmeyen usta işi gözlemler, sadeliğe halel getirmeden işlenmiş "sanatlı" cümleler... Hacı Manuilin bu anlamdaki kalitesi, bugünden bakınca romanı tarihsel bir tanıklık olarak değerlendirme fırsatını gölgeliyor gibi. Tarihsel tanıklıktan kastım, kısa devreden akla gelebileceği gibi "Ah ki bir zamanların kozmopolit İstanbul'u" feveranı ya da işgal altındaki İstanbul'u bir gayrimüslimin gözünden anlatması üzerinden belge vasfı taşıması değil. Bunlar da var muhakkak, fakat benim açımdan, içinde bulunduğumuz "kimlikler" çağından geriye bakınca romanın bu anlamdaki materyalist tutumu.

Rum'un bir başka gayrimüslime nazaran ayrıcalıklı konumundan, Levantenlerin yaşadığı ekonomik çöküşüne kadar, hatta İstanbul siyasal elitinin kendi içindeki ve Müslüman tebaayla arasındaki dikenüstü hiyerarşiye kadar İstanbul'un özgün kozmopolit karakterini idealize etme gereği duymadan, olduğu gibi yazan bir roman bu - çünkü kimlikleri bir koruma halesinin içinde alma gereğinin ortaya çıkmadığı, böyle yazılabilen bir dönemin ürünü.

Bugün İstanbul yine kozmopolit. Küreselleşme sağ olsun, belki de hiç olmadığı kadar. Beş sene önce İstanbulluların bile uğramadığı Kadıköy'de bugün Avrupalı expatlardan oluşan bir masaya elindeki ürünleri satmak için yanaşan bir Suriyeli seyyar satıcıyı Orta Asyalı garsonlar uzaklaştırabiliyor. Bu grupların hiçbiri turist değil, burada mukimler. İstanbul'un sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel hayatına damgalarını vuruyorlar. 

Onları koruma kalkanına almayan, maddi gerçeklikleri içinde öyküleştirebilen sanat nerede öyleyse?

27 Şubat 2019 Çarşamba

Engin Günay - Kartalimeni

Yüksek edebiyatı herkes sever; ama bir ağacın zirvesine meyvesi var mı yok mu bilmeden tırmanmayı göze almak zordur. Çoğu zaman dikeninden budağından yara bere içinde kaldığımız "edebiyat çınarlarından" elimiz boş döner, hatta yere çakılırız. Bu nedenle, teşbihi beğeninin evrimsel kökeni üzerinden devam ettirirsek, herkesin kendi zevkine göre, toplaması kolay, lezzeti yerinde çalı meyveleri de bulunur. Polisiye kimileri için böğürtlendir söz gelimi, ya da fantastik edebiyat yaban mersinidir. 

Image result for kartalimeniBenim böyle "tür" sevdam yok. Ya da var ama genel kabul görmüş bir "tür" değil. Mahalle edebiyatını seviyorum. Ama öyle tamamen romancının muhayyilesinin ürünü olan mahalleleri anlatan yapıtları değil. Sosyolojik bir kategori olarak "mahalle"yi tartışmaya açmaya çalışan, ya da ne bileyim, karakterler arası ilişkileri ve olay örgüsünü kolay yoldan kurabilmek için çizilmiş bir mekansal sınır olarak herhangi bir mahallede geçen romanları değil. Şüphesiz bunlara da meylim var, ama bunlarda yine "yüksek edebiyat" niteliği aramaktan kendimi alıkoyamam.

Oysa İstanbul mahalleleri başta olmak üzere kanıyla canıyla var olan/olmuş mahallelerin tanıklıklarına zaafım başka türlü. Bunları bir tür sözlü tarih çalışması olarak okuyorum sanırım. Gittiğim, gidebileceğim mahallelerin hikayesinin olması, bana (anlatılan o mahalle şimdi baştan aşağı değişmiş olsa bile) bir arkeolojik ziyaret hissi veriyor. 

Troya harabelerine gidenler bilir, koskoca İlyada'dan geriye neredeyse bina temelleri dışında bir şey kalmamıştır. Ama cümleyi başka türlü kurarsak anlam değişir, orada bazı bina temelleri vardır ki koskoca İlyada'yı yaşamıştır. İstanbul da ne kadar tahrip edilmiş olursa olsun, her mahallesinde değişmeden kalan bazı unsurlar bulunur. Bir köprü, bir liman, bir çeşme, anıtsal herhangi bir yapı; mahalleyi anlatan yapıta, yapıt üzerinden okurun zihnine ve oradan da okurun mahalleyi ziyaretine sızar. Şehir içi gezinti böylece bir arkeolojik geziye dönüşür. Dikkatli okur, yerlisinin bile körleştiği detayları ortaya çıkarmak için mahalleyi handiyse elinde diş fırçasıyla  temizleye temizleye dolaşır.

Sanırım benden başka pek az kişinin okuduğu, bir Samatya öyküsü anlatan Altılının Son Ayağı'na duyduğum hayranlığın kökeninde de bu yatıyordu. Kartalimeni'de de buldum aradığımı. Edebi olarak ahım şahım bir yanı yok kitabın, basit bir dili, politik yoğunlukla beraber sade bir öyküsü var. Sözlü tarihi edebiyata bağlamak için yapılmış bir "tür" manevrasıyla kotarılan sonu sarsıcı değilse de görevini yerine getirmiş. Bugünün ilçesi dünün küçük mahallesinin demografik yapısından biraz daha bahsetmesini beklerdim belki, ama değirmenleriyle, Neyzen Tevfik'iyle, sahildeki çay bahçesiyle elime tutuşturulan define haritası bana yetti de arttı bile.

12 Mart 2018 Pazartesi

Altılının Son Ayağı - Semih ve Veysel Atayman

İçeriği ya da tekniğinden ötürü gümbür gümbür iddialara sahip, duyurusu, tavsiyesi ve incelenmesinin her biri ayrı bir yaygarayla yapılan ve sonunda iddiasının hakkını vermenin kıyısından bile geçemeyen onca kitabın arasından sıyrılarak adı duyulmamış, büyük mevzular hakkında büyük deneyimler vadetmeyen, alabildiğine lokal ya da meraklısına hitap eden kitaplara yönelmek her zaman nefes aldırıcıdır. Söz gelimi saçma sapan beylik romantik güzellemeleri milyonuncu kez yeni bir pakette sunan iddialı bir "yol" hikayesi yerine 1940'larda basit bir memurun Anadolu içlerine yaptığı yolculukta tuttuğu günlükleri bulup okumak bin kat evladır. Çünkü masa başında yazılmış, elle tutulmaz birincinin aksine bu ikincisi dönem ve güzergah hakkında gerçek enteresanlıkları kayda geçirdiğinden çok daha öğretici olmakla kalmaz, okurunun zihnine yepyeni imajlar kazandırmakta da diğerine göre çok daha başarılı olduğundan daha sanatsaldır da. İzleyenler hatırlar, meşhur "çipetpet" bölümünün de yer aldığı kuşçu kahvelerinin dünü ve bugününü anlatan "İstanbul'un Kuşçuları" belgeseli, teknik olarak ne kadar iddiasızdı fakat çok çok özgün bir tutkuyu (üstelik yerel ve tarihsel bağlamını da düşündürerek) anlatmasıyla ne güzel bir iş yapıyordu.

Bu nedenle sahaf gezerken ne zaman (tercihen İstanbul'da yer alan) bir mahalle anlatısıyla karşılaşsam ilgimi çeker. Hele ki konu bir de "mahalle futbolu", "komşuluk" vb. güzellemesi kalıplarının dışına çıkıyorsa yeme de yanında yat!

İşte "Altılının Son Ayağı" ("Portakal Suyu ve Kırlangıçlar" altbaşlığını da unutmamak lazım) kitabına gördüğüm anda bu yüzden vuruldum. Samatya ve ganyancılık! Varsın böyle bir kitabın edebi değeri olmayıversindi. Daha ilginç bir şey daha vardı: İki yazarlıydı kitap. Abi-kardeş. Daha daha ilgincini söyleyeyim: Bu ilk edebi eserlerini verdiklerinde biri 72 yaşındaydı, diğeri 74 (İnternetteki bilgilere göre biri kitabın yayımından 5 ay sonra, diğeri ise sonraki sene vefat etmiş). Dolayısıyla resmen bir döneme tanıklıkla, bir duayenlikle karşı karşıyaydım.

İtiraf edeyim: Bu kitap şöyle böyle olsa bile okuduğuma pişman olmayacaktım ya, bitirdiğimde beklemediğim, beklememin mümkün olmayacağı kadar büyük bir etki bıraktı bende. Sebebi de şu:

Kitabın iki bölümü var diyebiliriz. İlkinde Semih Atayman, yer yer abisi Veysel'den de bahsederek Samatya-Veliefendi arasında geçen ganyan dünyasını müthiş tatlı bir sohbet havasında anlatıyor. Ganyancıların borç harç içinde geçen, saplantılı, aileleriyle ve çevreleriyle alabildiğinde sorunlu hayatı bir feel-good filmi gibi akıp geçiyor kitapta. 

Burada özel yer vermem gereken husus 6-7 Eylül'e değinilen kısımlar. Semtteki Rum ve Ermeni varlığı, cızırtılı plak tadı veren "Aaahh o eski cânım İstanbul" anlatılarındaki gibi mezeleştirilmiyor, veya odağına 6-7 Eylül'ü alan filmlerdeki gibi mağdur gayrimüslim, iyi Türkler ve kötü Türkler dramatizasyonuna kaçılmıyor. Alabildiğine içeriden bir tanıklıkla tam da olması gerektiği gibi not düşülüyor 6-7 Eylül'e ve geçiliyor.

Hassas gayrimüslim meselesindeki bu ustalık kadın meselesindeyse görünmüyor maalesef. Kadınlara yönelik hiçbir ayrımcı tabir vb. yok elbet, fakat erkeklere tahsis edilen bu zevkin, erkeklere sunulmuş bir başka avantaj olan bu büyük ekonominin bir günah çıkarmasını bekliyor insan. Belki feminist gözlerle bakmayanlar için buna çok da gerek yoktur. Fakat sırf yüz binlerce adam ailelerinin birikimini eritsin diye stadyum inşa edilmesi, atlar yetiştirilmesi vesaire, ve bunların güzellenmesindeki netlik insanın biraz canını sıkıyor. Mesela ben de at yarışı oynayan biriyim fakat at yarışı dünyasını anlatan bir roman yazsam erkeklik eleştirisini es geçmek şöyle dursun, birinci plana almadan duramazmışım gibi geliyor.

Fakat ilk bölüm bittiğinde şoka uğruyoruz: Abi Veysel Atayman konuşmaya başlıyor. Kardeşi Semih'in tuttuğu notları romana çevirmek için nasıl kendisinden yardım istediği vesaire. Kardeşine verdiği editörlük hizmetini anlatıyor düpedüz. Sonra da kurgu esnasında ilk bölümden çıkardığı kimi bölümleri (harcamak istememiş besbelli) mantıklı bir sıraya dizip ek anlatı olarak sunuyor. Bu beni çok rahatsız etti. Yazılanların belli bir ölçüde kurmaca olduğu böyle ilan etmenin, okuru az önce girdiği sahici dünyaya yabancılaştırmanın ne alemi vardı? Bu arada abi-kardeşin kitap üzerine, kitapta anlatılanlar üzerine kimi diyaloglarını da okuyoruz, kitabın altbaşlığındaki "kırlangıçlar" da bu diyaloglardan çıkıyor. Evet bu bölümün de edebi değeri var fakat ilkinin tadını öyle kaçırıyor ki keşke o altbaşlık hiç olmasaydı dedirtiyor.

Dolayısıyla sıfır beklentiyle başladığım bir kitap bana iyi bir novella ve o novellanın mahvını getiren bir üstkurmaca yaklaşımını beraber sundu. Daha ne olsun?

7 Kasım 2017 Salı

Ağır Roman - Metin Kaçan

Filme uyarlanmak çoğu zaman bir kitap için büyük şans, kıyıda köşede unutulmuşken bestseller'lığa bile götürüyor. Bazı kadersiz kitaplarsa sırf uyarlamaları kötü olduğu için okunacağı varsa da okunmuyor. Sanırım Ağır Roman daha çok bu ikincisine giriyor (tabii özgün bir şekilde, çünkü o kötü uyarlama, okumayan kitlenin çok sevdiği bir film olmuş).

Roman hakkındaki eleştirileri henüz okumadım. Ne de olsa Bakhtin'in 'karnavalesk' kavramıyla incelendiğine eminim. Bu yüzden bunu geçiyorum. Benim dikkatim kitabın daha çok lugatına odaklandı ve bu yönüyle romanı belki de en çok ilişkilendirilemez olana, Yaşar Kemal romanlarına benzettim. Yaşar Kemal'in bilhassa Çukurova romanlarında yazarın "ev sahipliğini" hisseder okur. Bazı kelimeleri bilmez, oralı değilse bilmesine imkan yoktur. Bu kelimeleri sözlüklerde arasa da bulamaz, bulsa da kendi lugatına katamaz, eğreti durur. O yörenin toprağı, sermayesi başkalarının; dili ise Yaşar Kemal'in tasarruf alanıdır. Yaşar Kemal böylece coğrafyanın diline olan "hakimiyetiyle" toprak egemenlerinin meşruiyetinin altını oyar, onlara meydan okur. Bu şekilde dil vasıtasıyla mekanı entelektüel alanda ele geçirir. Okur, "Yaşar Kemal'in Çukurova'sı"nın gerçekliğine meyleder. 

Yaşar Kemal dışında kendine has bir lugat vasıtasıyla kendi mekanında hak iddia eden bir başka yazar hatırlamıyorum (Hakan Günday'ın Malafa'daki şifreli dili apartman çocuğu işi bir oyun kurgusu olduğu için o kitabı saymıyorum). İşte Metin Kaçan bende bu etkiyi yarattı. Argoyu albenili bulup da sonradan derdini anlatabilecek kadar öğreneninkilerden çok farklı, kendi kenar mahallesinin diliyle (argo değil) şiir yazan bir dil Metin Kaçan'ınki. 

Benzer şekilde, normalde Çukurova'nın dağlarında yolunu kaybedecek okur nasıl Yaşar Kemal'in rehberliğinde patika patika geziyorsa, Dolapdere'ye kolay kolay giremeyecek (girince de belki de çıkamayacak) okur da Metin Kaçan'la birlikte Dolapdere'nin karanlık sokaklarında bitirimlerle fink atar.

Benzerlik bununla bitmiyor: Yaşar Kemal, ele aldığı coğrafyadaki entelektüel hakimiyetini ideolojik bir müdahalede bulunma imkanı olarak nasıl kullanıyorsa ("Tanrı"sı olduğu kurmaca Çukurova'nın içinde iktidarı nasıl sembolik olarak İnce Memed'e aktarıyorsa) Metin Kaçan da Ağır Roman'da aynısını Gıli Gıli Salih için tatbik eder.

Tüm bu yönleriyle düşünüldüğünde, Metin Kaçan'ın 90 sonrasında belirgin biçimde kırdan mahalleye kayan yoksul nüfusun sosyolojisini mikro ölçekte (başka türlüsü de pek mümkün değildir) ortaya koymakla kalmayıp (örneğin öve öve bitiremesem de Minare Gölgesi bununla sınırlı kalıyordu) mahalledeki mikro-politikaya ve bu kapsamdaki imkanlara da değinerek, laf yobaza, esnaf çakallığına vb. geldi mi lafını da esirgemeyerek adeta beklenen her şeyi veriyor.

24 Ekim 2017 Salı

Burhan Sönmez'in İstanbul İstanbul'u: Bu Zindanlar Ne Yana Düşer?

"İstanbul İstanbul" iddialı bir isim. Tanpınar'dan sonra İstanbul'un duygu coğrafyasından bahsetmek çok ama çok zor. Örneğin kimileri için belki de Tanpınar'ı geride bırakmıştır -ki Nobel ödülü bile "kentinin melankolik ruhunun izini sürmesi ile ilişkilendirilmiştir- fakat Orhan Pamuk'un bile İstanbul'a yeni bir anlam katmanı eklemekteki başarısı bence yok denecek kadar azdır (zaten Orhan Pamuk büyük bir balon ya neyse). İhsan Oktay Anar'ın yarı tarihi-yarı masalsı İstanbul'unu da unutmamak gerek. Öyle bir kent ki, bazı yazarlarının birlikte anılma ölçeği semtlere kadar inmiş, Sait Faik - Burgazada gibi, Demir Özlü ve Beyoğlu gibi. Hal böyleyken bir edebiyatçı için İstanbul'u ele almak, İstanbul tabelasını görünce "Sana yenilmeyeceğim!" diye bağıran yurtiçi gurbetçinin hissiyatı gibi Don Kişotvari bir deli cesareti ister. Hal böyleyken postmodernizm imdada Hızır gibi yetişir. Sözcüklerle inşa edilen bir İstanbul, "herkesin İstanbul'u kendine özel" fikrinden yola çıkarak yazmaktan başka yol kalmamıştır. 
Burhan Sönmez de buna girişmiş, bildiğimiz anlamıyla İstanbul'u değil, karakterlerin hikayelerinde kurulan kavramsal İstanbul'u anlatmış. Bazen bir düş ülkesi yapmış onu, bazense modern medeniyetle, yani büyük harfle yazılan Kent'le eş anlamlı kılıp insana dair kimi soruşturmalara dekor olarak kullanmış. Alt alta iki İstanbul, hangisinin daha "gerçek" olduğu sorusunu uyandırarak tam yerinde kullanılmış. En nihayetinde bu büyük bir başarıdır. Dil büyüleyemese de çok çok nadiren aksamış, oldukça sık şiirselleşmiş, muhteşem ince bir işçilik ürünü değilse de göze hitap etmeyecek tüm unsurlardan özenle arındırılmış, süslemeleri olmayan ama çok zarif bir yapı gibi. Kurgu usta işi, hikayenin oyuncu yönü muazzam.

Elbette beğenmediğim çok kısım var. Örneğin her ne kadar metinlerarasılık diye meşrulaştırmak kolay olsa da hikayeciliği bu kadar başarılı bir yazarın metninde Moby Dick vb. gibi halihazırda var olan hikayelerin İstanbul'la zayıf bir şekilde dahi ilişkilendirilmeye gerek kalınmadan yeniden anlatılması doğru olmamış, doğru olmamaktan öte esprili bildiğiniz bir arkadaşın Yiğit Özgür'den gördüğü esprileri yanınızda tekrar yapması gibi yazarın kabiliyetini yeniden sorgulatan bir etki yapmış. İşkencenin sanatta kullanımı konusu da kanımca oldukça hassastır, işkencecinin karanlık yüzünü anlatmak önemli bir iş, fakat sobaya yanaşan çocuğa cısss yapar gibi insanlara "Devrimci olursanız başınıza işte bunlar gelir," diye sayfalar dolusu acı tasviri yapmanın muhalif bir tavır olmadığını düşünüyorum. 

Bu iki itirazım da öyle dipnot değil, beni ciddi ölçüde rahatsız eden hususlara dair. Fakat bir sonuncusu daha var ki bence kitabı en çok boşa düşüren kısım da bu: Yazarın reel İstanbul'u bilmemesi. 

Evet Burhan Sönmez kapasitesinin farkında olarak girişmişti İstanbul anlatısına, o bir Tanpınar ya da Orhan Pamuk değildi, onlar gibi İstanbul doğumlu da değildi zaten ve kendisi de bunu bildiğinden İstanbul'un kendisi için opak kalan kısımlarını edebiyatın yorumuyla billurlaştırmıştı. Fakat aynı dertten muzdarip İhsan Oktay Anar bunu masala ve tarihe kaçarak yaparken Burhan Sönmez romanının zamanı olarak bugünü seçtiği için bu gardlarından biri (tarih) düşmüş ve laf ne zaman reel İstanbul'a gelse (ki konu itibarıyla ne kadar kaçsanız da gelmek zorundasınız) reel şehir tıpkı Kültür ve Turizm Bakanlığı broşürü gibi "anıtsal İstanbul" etrafında dönüp durmuş -kitabın kapağı da bu kapsamda çok manidar. Kız kulesi, adalar, saraylar... Evet, İstanbul'un landmark'ları bunlar. Fakat İstanbul bundan ibaret değil, hele ki kahramanlarınız devrimcilerse hiç değil. Atıldığı hücrede "Burası İstanbul mu?" diye soran Küheylan Dayı gibi, merdivenaltı tekstil atölyelerinde "Burası İstanbul mu?" diye soran insanların şehri burası. Kitap yanımda değil, bu nedenle tam cümleyi aktaramadığım gibi sayfa numarası da veremeyeceğim, fakat yazarın bu yoksunluğunu ele veren çok kısım var romanda. Bir yerinde "Sirkeci'den trene bindik, yıkık mahallelerden geçerek son durağa kadar gittik," diyor. Yıkık mahallelerin, son durağın adı yok. İstanbul'da yalnızca merkez bir isim kazanıyor yani, bazen Sirkeci, bazen Haliç oluyor, onu çepeçevre saran varoşlarsa "varoşlar" olarak kalıyor. Aynı şekilde ve hatta tam olarak yazarın bakışını veren nokta, karakterlerimizin buluştuğu Doktor'un balkonu. Yahya Kemal'in "Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul"u gibi merkezi ve yüksek bir konumdan kente bir haz nesnesi olarak bakan bu balkonda bakış merkezin dışına (benim görebildiğim kadarıyla) bir kez kayıyor, "Anadolu yakasının varoşları," denilip geçilirken. Gerisi varsa yoksa batan günışığında Kalamış manzarası, falan filan... Karakter tercihleri de yazarın bu zaafını ele veriyor: bir doktor, bir öğrenci ve yazarın hemşehrisi bir köylü. Bir tek diğer karakter, Kamo bize bizzat "Öteki İstanbul"un temsilcisi olma potansiyeli taşıyor fakat hayır, "marka İstanbul"dan bir kez çıkıyor Kamo, evsizlerin arasına (yine Suriçi'nde!) karıştığında, fakat bu imkan penceresinde bile şarap içip şiir okuyan, son derece banal bir "evsizlik" arketipi görünüp kayboluyor ancak. Yazarın hakkını yemeyelim, öğrenci Demirtay'ın bir varoş mahallede saklanması gibi kısımlar da yok değil. Fakat nicel olarak yeterli değil bu yan hikayecikler. Nitel olarak da değil: Herkes hikayelerinde kendi İstanbul'unu kuruyorsa eğer, varoşların da yarınların yapı taşı olmak üzere kurduğu bugünün hikayeleri, masalları olsa gerek. Efsanevi direnişlerin, ilham veren dayanışmaların hikayeleri olsa gerek, arka sokaklarda bir yerlerde Robin Hoodlar, İnce Memedler vücut bulsa gerek...

Dolayısıyla iki İstanbul var evet, biri üstte biri altta tamam, ezenler ve ezilenler, eyvallah. Fakat yazarın indiği "aşağıdaki İstanbul" o gerçek "aşağıdaki İstanbul" değil ne yazık ki, aşağısıyla ve yukarısıyla "gerçek İstanbul"dan kaçılmış bir sığınak yalnızca.

4 Ekim 2017 Çarşamba

Hüküm - Türker Armaner

Hüküm, edebiyatçılığının yanında felsefe profesörü de olan Türker Armaner'in üç öykü kitabı ve bir romandan sonra gelen romanı. Bu anlamda, olgunlaşıp oturmuş bir edebi stil beklentisi içindekileri hayal kırıklığına uğratabilir. 

Roman; çok ama çok nadiren, karakterlerin zihinsel bulanıklıklar yaşadığı anlardaki bir, iki paragraflık -ve hakkını teslim edeyim ki gayet güzel- dil değişimleri bir yana bırakılırsa üzerinde pek çalışılmamış bir anlatıma sahip. 

Ancak eksiklik dille sınırlı değil. Okurla metin arasındaki anlam oyununda okura bir nefes alanı dahi bırakmayan, karakterlerin sürekli sesli düşünerek davranışlarını okura açıkladığı (Türk tv dizilerindeki gibi) romanda, ilk birkaç bölümde oluşturulan polisiye havanın da boş çıkmasıyla okurun okumaya niçin devam etmesi gerektiği sorusu ortaya çıkıyor.

Elbette yazarın felsefeci olmasının metne verdiği bir güç var; ama metne yedirilmemiş, edebiyatın gücünü kullanmayan, dolayısıyla romanı felsefe-yoğun bir edebi metin olmaktan çok edebiyat görünümlü bir felsefi metin kategorisine çeken bir güç bu. Lastik reklamındaki gibi, kontrolsüz güç.

Yazarın diğer eserlerini bilmiyorum ama bu kitabın (muhteşem kapağı dışında - ki insan en çok da ona kanıyor) şevk kırıcılığı nedeniyle merak da edemeyeceğim ne yazık ki.

18 Eylül 2017 Pazartesi

Sahnenin Dışındakiler - Ahmet Hamdi Tanpınar (Spoiler İçeremez)

Tanpınar, kimilerine göre Türkçe'nin en iyi yazarı. Bana göreyse en iyi değilse de, dile hakimiyeti açısından eşsiz oluşuyla felsefi anlamda doluluğu onu edebiyatımızda yazdığı her şeyi pişmanlık duymadan okunabilir kılan üç-beş yazardan biri yapıyor. 

Bu kitabı ise bilindiği üzere Mahur Beste ve Huzur ile birlikte gevşek bir şekilde birbirine bağlanan bir ana anlatının üç parçasından biri. Söz konusu iki romanı okumuştum ve bu üçüncüyü de aralarına katmış bulunuyorum. Açıkçası bunlardan yalnızca Huzur klasik anlamda tamamlanmış bir romandır denebilir, yani tamamlanmış bir eserden beklenileceği üzere bir finali vardır. Mahur Beste ve bu eserin ise yalnızca başları vardır, finalleri yoktur ya da önemsizdir. Oysa her ikisi de (Huzur'dan farklı olarak) önemli siyasi tartışmaların ortasındadır: Biri Abdülhamid-Meşrutiyet tartışmasını ele alır, bir diğeri 1920 İstanbul'unu. Her ikisi de bu dönemlere elbette tam ortasından değinir, fakat bu arka planla uyumlu birer hikaye ortaya koymazlar. Elbette "arka planda savaş, ön planda aşk" romanlarına hepimiz aşinayız, bu romanlar da aşağı yukarı bunu verirler ancak bu iki romandaki aşk hikayelerinin kurgulanma ve esere yediriliş biçimlerinin de teknik anlamda iyi oldukları söylenemez.

İşgal altındaki İstanbul'u anlatan kuşkusuz ünlü/ünsüz çok roman vardır, benim aklıma bunlardan yalnızca birini okuduğum geliyor, Kemal Tahir'in Esir Şehrin İnsanları. Gerçi ona da roman denemez, tezli roman mı, romanlı tez mi olduğu belli olmayan, edebi hiçbir haz vermeyen bir kitaptır. Tahir'in kahramanı birbirlerine çok maharetsiz biçimlerle bağlanmış her bir bölümde bir başka "tip" ile karşılaşarak işgal altındaki İstanbul'daki insan profillerini gösterir. Fakat en azından iddiası büyüktür o kitabın. Sahnenin Dışındakiler'de ise, kitabın adı gibi ve kitabın adını veren diyalogdaki gibi, 1920 İstanbul'u sahnenin dışı olduğu için bir oyundan, alınan rollerden de söz edilemez; söz gelimi kitabın dört sayfası (oldukça eğlenceli de olsa, anlamsız) bir burun tasvirine ayrılabilmişken olay anlamında ciddi bir kısırlık söz konusudur.

Bu nedenle salt dili, ya da tarihsel tanıklığı için okunabilecek bir roman olarak görülebilir bu kitap, ya da Huzur'un tamamlayıcısı olarak. Ama başlı başına bir eser olarak okurunu beklediğini söylemek maalesef mümkün değil.

14 Ağustos 2017 Pazartesi

Thomas Korovinis - Fahişe Çika ve Kostas Tahçis - Artakalan

Üzerinde uzun uzadıya konuşulacak bir kitap değil bu. Ama mutlaka okunmalı.

Kurmaca değil, kuram değil. Bir insancığın teybe kaydedilmiş öz yaşam öyküsünün metin formunda sunumu. Onu özel kılan, Birinci Dünya Savaşı'nun hemen öncesinde  dünyaya gelen ve küçük yaşta İstanbul'a gelip kalan Giresunlu bir Rum kızının 80 yılı. 

Genelde bu tür azınlık anlatılarına işlevsel bakılır, sözlü tarih belgesi niteliği taşıması doğrultusunda değer atfedilir ya da edilmez. Mübadeleyi, varlık vergisini, 6-7 Eylül'ü nasıl anlatıyor vb... Sıradan insanların tanıklıkları elbette önemlidir. Filler tepişirken her çimen aynı kaderi yaşamaz ve her birinin özgül deneyimi idrakimizi zenginleştirir, kimi önkabullerimizi sorgulatır ya da haklı çıkarır vesaire. Fakat bu tarihsel momentlere verilen ağırlık nedeniyle, sanki o anlar olmasa bu insanların yaşamamış gibidir de öte yandan. "Kurban" olarak adeta fetişleştirilen aynı öznelerin gündelik pratikleri hatta "kahraman" oldukları vakalar silikleşir (sözgelimi Anadolu Rumlarının yaşadığı her trajedi solda adeta saat saat bilinir de Türkiye sol hareketinin oluşumundaki rolleri hakkında ancak meraklısı bilgi sahibidir, gibi).

Fahişe Çika'ya dönersek, o bir kahraman değil, o da kurban. Fakat neyin, kimin kurbanı? Biraz babasının, biraz devletin, biraz patriyarkanın, biraz kaderinin biraz da kendi iradi seçimlerinin. Kitabı "özel" kılan bir şey varsa o da bu kısmı: Gerçek bir anlatı, ve bu yüzden hem çok çeşitli ideolojik çıkarımlara müsait, hem de bunların her birini reel dünya deneyimiyle sınayıp yetersizliğini gösteren muhtevaya sahip.

Fahişe Çika 72 sayfa. 1 günlük bir okuma. Okumamanın bahanesi yok.

*****

Kostas Tahçis'in yarı-otobiyografik Artakalan'ı ise gerçekten de arta kalması gereken berbat bir kitap. Eşcinsel yazarın cinsel kimliğini keşif ve yaşayış sürecini, elbette farklı öykülerle de birlikte okuduğumuz bir kitap bu. Fakat öyle yavan, öyle mesafeli, öyle "hikayesiz" ki...

Bir de yukarıdaki özyaşam öyküsüyle kıyaslayın. Bir yanda hayatın sillesini yemiş, anlatı tekniği üzerine muhtemelen hiçbir eğitimi olmadığı gibi bunun için geçerli bir sebebi de olmayan, içini döken biri. Diğer taraftaysa kendine "yazar" diyen, bir öyküsünde bir başka öyküsündeki edebi müdahalesinden (çok da ustaca bir şeymiş gibi) utanmadan bahsedebilen bir yeteneksiz.

İnanın bana, bu kitabın tek bir sayfasında bile edebi hiçbir şey bulamayacaksınız. Kimse boşuna okumasın.