faşizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
faşizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Mart 2019 Pazartesi

Mahmut Şenol - Akhisar Düşerken

Bir anlatının "X kasabasında 12 Eylül öncesinde yaşananları anlatıyor" diye özetlenebilmesi artık bir anlamda tekinsizlik öykülerinin "Karanlık ve fırtınalı bir geceydi"si gibi, ya da fıkraların "Temel bir gün..."leri gibi, türsel bir klişe. Öyle ki ülkenin en büyük tarihsel kırılmalarından birisini merkezine alan "Taşranın 12 Eylül'ü" anlatıları çoktandır ideolojik olmasına rağmen nötr bir türe dönüştü ("İdeolojik olmasına rağmen nötr" ifadesi oksimoron geliyor olabilir, ama bir tür olarak western düşünüldüğünde ne kast ettiğim anlaşılacaktır sanırım). Final sahnesinde ağlama garantili, tematik bir modern tragedya şablonundan ibaret "Taşranın 12 Eylül'ü". 

Ve fakat aynı zamanda doğası itibarıyla ideolojik de, elbette. 

Image result for Mahmut Åženol - Akhisar DüşerkenNeticede bir romanda siyasi karakterler varsa, herhangi bir tarafın siyasal programını uygulama imkanı bulamadığı bir çatışma ortamını anlatıyor olsa bile roman bu programların pilot uygulama bölgesi gibi okunur. Solcu kahraman mazlumun yanındadır örneğin, aza kanaat etmeyi bilir falan filan; öte yandan sağcı paragözdür, kalleştir, vesaire... Romanın propaganda imkanları bu ahlaki-ideolojik göndermelerle sınırlı kalmaz. Örneğin solcuyu bir kadının tutkulu ve sadık aşığı, sağcıyı aynı kadının saplantılı tacizcisi olarak resmederek de okurun aklı çelinebilir ya da (okur ve yazar genelde aynı tarafta olduğundan) daha sık rastlanan şekliyle okurun kafasındaki siyasal stereotipler bir kez daha onaylanabilir - artık bu ikinci işlem her ne amaca hizmet ediyorsa. 

Amaç pür ideolojik olsaydı bunun için sahnenin mutlaka 12 Eylül'e kurulması gerekmezdi, sol siyaset ne kadar cılız olursa olsun hiç yoksa İkinci Meşrutiyetten günümüze kadarki zaman zarfındaki herhangi bir dönem de bu tür ideolojik anlatılar için gayet elverişli olsa gerek. Elbette dönemin yoğunluğu ve bu yoğunluğa tanıklık, 12 Eylül'ü diğer dönemlere göre öne çıkaran, verimli kılan unsurlar. Fakat 12 Eylül'de şahit olunan yoğunluk pekala başka dönemlere aksettirilebilir ki edebiyatın tanımına içkin olan işlerden biri de biraz budur zaten, tamamen kendinden yola çıktığında bile kendini ele vermeyen bir kurmaca yaratmak. Bu anlamda "12 Eylül'ü 12 Eylül'de anlatmak" bir anlamda kolaya kaçmak olarak yorumlanmaya açık. (Fakat keskin yargılarla da konuşmamak, zira 12 Eylül'le kaçak dövüşmeden, ismim vererek hesaplaşmak istemenin de bir yazarın en doğal hakkı olduğunu kabul etmek gerek.) 12 Eylül'ü politik olmaktan çıkarıp yoğun ideolojik çağrışımları olan nötr bir türe dönüştürenin de bu kolaylık olduğunu düşünüyorum. 

"Politik" ve "ideolojik" arasındaki ayrım burada devreye giriyor, bir romanın ideolojik söylem içermesi anlatılanı politik yapmıyor, mücadelenin politik bir eserin merkezinde yer alması gerekiyor. "Fon" olması değil. Akhisar Düşerken bu anlamda "Trafik Polisi Süslü Cafer'in Komünist Takibi" alt başlığına karşın politik bir roman değil. Vizontele Tuuba gibi, siyasi karakterler hariç kimsenin politik denklemde yer almadığı bir anlatıya sahip. Yani galiba fon veya başta anlatıldığı haliyle şablon olarak seçilmiş 12 Eylül öncesi öykünün özel bir yanı yok.

Esas derdi de zaten dönemin Akhisar'ının politik iklimini yansıtmak falan değil, Bekçi Murtaza gibi ya da Zübük gibi bir "Süslü Cafer" tipi tariflemek ve toplumu bu tip üzerinden analiz etmek. Akhisar Düşerken'i ilginç, hatta tartışmalı yapan da bu. Cafer bir Kazanova, aslen trafik polisi olmakla beraber üzerine vazife edindiği siyasal işlev itibarıyla kişileştirilmiş derin devlet - ki romanda derin devlet mensubu olduğu alenen vurgulanıyor da. Romanın özgül ve çarpıcı yanı bu sentez ve çağrışımlarından ileri geliyor: Derin devleti libidinal düzleme çekiyor. Toplumun "tutulduğu" sembolleri kullanmayı bilen (derin) devletin, hadi buna genel olarak iktidar diyelim, kendini zor değil de "cazibe" vasıtasıyla dayatmasının öyküsünü izliyoruz Cafer vesilesiyle. Ve toplumun bilinçaltına iniyoruz. Cafer, fotoğrafçıyı ve geçit törenini araçsallaştırarak bir cazibe yaratıyor ve bu cazibesi sayesindedir ki astı olan bir başka güvenlik görevlisinin eşinden başlayarak kasabadaki belirli bir makam/mevki/itibar sahibi isimlerin "kadınlarını" (eşi, kardeşi ya da annesi fark etmeksizin) tek tek elde ediyor. Bir bakıma, taşradaki toplumsal bedenin hücreleri olan ailelerin içine sızan, metastazlarla sıçrayan ve toplumu ölüme sürükleme pahasına kendini yeniden üreten bir kanser hücresi oluyor Cafer. Sağlıksız taşra toplumunun “kocakarı ilacı” olan “taşra ahlakı”nın işe yaramazlığını, hatta ölümcüllüğünü faş ederek.

Kitap libidinal düzlemde ilerleyince, toplumsal cinsiyete dayalı tartışmaları köpürtmesi de kaçınılmazlaşıyor. Akhisar'ın esas düşüşü Cafer'in kadınları bir bir baştan çıkarması ve onun karşı safındakilerin bu alandaki beceriksizliğinde/naifliğinde düğümleniyor örneğin. Bu noktada toplumun "kadınların fethi" üzerinden çökmesi tartışmaya açık hale geliyor. Cafer'in nihai zaferinin onunla namus zemininde hesaplaşmaya kalkışılmasıyla gerçekleşmesi de ha keza. Dolayısıyla kitap, tavizsiz bir feminist inceleme ve eleştiriyi mutlaka hak ediyor. 

Bu sorun bir yana bırakıldığındaysa, Akhisar Düşerken kötülük/faşizm ve arzu ilişkisini beklenmedik bir bağlamda ele alışıyla "12 Eylül'ün taşrası" türünün "sonunda ağlatmalı" sıradan örnekleri arasından sıyrılarak istisnai bir yerde konumlanıyor.

20 Temmuz 2018 Cuma

Elias Canetti - Kitle ve İktidar / Körleşme

Canetti'nin daha önce yalnızca Kitle ve İktidar'ını okumuş ve yarı yarıya hazzetmiştim. Kitabın öncelikle bilimsel olma iddiası can sıkıcıydı. Zira -özellikle "Kitle" bölümü- açık ve net biçimde felsefi deneme türünde yazılmış olmasına karşın yazarın üslubu da, arka kapak yazısı başta olmak üzere çeşitli tanıtım metinleri de sanki bilimsel bir kitapmış havası vermeye çalışıyordu.

Bakın Ayrıntı Yayınları'nın tanıtım yazısı şöyle diyor:

"Elias Canetti'nin 30 yıllık çalışmasının ürünü olan Kitle ve İktidar sosyoloji, antropoloji, psikoloji... gibi disiplinleri içeren; ama onların sınırlarıyla yetinmeyen benzersiz bir çalışma olarak tanınıyor."

Kitle ve İktidar"Bu disiplinleri içeren ancak onların sınırlarıyla yetinmeyen" alan spekülasyonun alanıdır sevgili Ayrıntı Yayınları editörü. Elbette adı geçen bilimler de bol bol spekülasyon içer(ebil)ir, fakat yöntem olarak spekülasyon, felsefe olarak nitelendirilebilir olsa olsa. Fakat yazar felsefi bir yöntem de uygulamıyor, tabiri caizse "bam bam bam" argüman sıralıyordu. 

Kitabın "bilimsel" yönü ise "İktidar" bölümünde iyice açığa çıkıyor, Canetti kanıta dayalı argümanlar yerine argümanlarını destekleyici tekil kanıtlar buluyordu. ("Bütün iktidarlar gücünü ayaklardan alır, örneğin Kenya'daki Tiri Tiri kabilesinin üyeleri her sabah sıraya geçip şeflerinin ayak baş parmağını öper" gibi zırvalar.)

Ha, kötü bir kitap diyebilir miyim? Hayır. Katiyen ebediyen. Aksine "kitle" ve "iktidar" gibi özellikle faşizmi anlamak için aşırı önemli olan iki kavram hakkında ciddi bir mülahazaya davet eden önemli bir kitaptı. 

Benim ayar olduğum mesele, başta da söylediğim gibi, (zirvesini Walter Benjamin'de gördüğümüz) bilimsellik iddiasındaki Alman tipi "felsefe sanatı"nın etrafındaki bu gereksiz aura. Ben bu oyunu bozarım arkadaşlar.

Yazarımıza ilham gelir, X konusu üzerine ilginç çıkış ve varış noktaları içeren fakat bir sistematiğe sahip olmayan bir tez ortaya atar, bunun adı "bilim" olur, öyle mi?

Tamam o zaman, ben de size tam da şimdi götümden bir tez uyduruyorum:

"Yenikapı dolgu alanı, modern çağdaki yenilmişlik hislerini İslam ordularını simgeleme yoluyla ikame eden muhafazakar kitlelerin, Müslümanların objet petit a'sı olan İstanbul'un fethedilişi öncesindeki arzunun (dolayısıyla tatminin) sonsuza dek yeniden üretilebilmesi maksadıyla surların önüne yeniden ve yeniden çağrılabilmesi için oluşturulmuştur."

Oldu mu? Bence şahane oldu. Kendim uydurdum diye söylemiyorum, tez gibi tez. Çünkü buradan güzel tartışma çıkar. Fakat bilimsel mi? Tabii ki değil. Neden değil? Çünkü bu konudaki diğer iddialarla tartışmaya girmediği gibi, tezin içerisindeki varsayımları da doğru kabul ediyor. Eğer bu iki konuda sayfalar sürecek yeterli bir tartışma yürütülürse bilimsel olduğu iddia edilebilir. Fakat şimdilik bir "tez" değil, yalnızca bir hipotez. Ve bunun gibi onlarca hipotez bir araya gelince tez olmuyor.

Geçelim. Ben zaten esas Körleşme'ye kuruldum. Biliyorsunuz amatör okur için beş yüz sayfa kritik eşiktir. Beş yüz sayfa üstü romanlar modern kutsal kitaplardır. Öğüt isteyene öğütler, ibret isteyene ibretler fazlasıyla vardır. Sanki içlerinde eşit derecede malumat yokmuş gibi, yüzer sayfalık beş kitap okuyarak bir bok olamazsınız ama beş yüz sayfalık bir kitabı okursanız "o kitabı okuyanlar kulübü"ne girersiniz. Okuyanlar olarak birbirinize kozmik bir sırrı paylaşıyor gibi manalı gözlerle bakar, okumayanların "Aaa okudun mu, ben de çok okumak istiyorum ama işte..." bahanelerini istihzayla karışık bir anlayışla dinlersiniz.

Edebi dostlardan biri tarafından (o kendini biliyor) Körleşme tavsiye edildiğinde, bu ayrıcalıklı kulüplerin bir yenisine katılım teklifi karşısında heyecanlanmamam kabil değildi. Üstelik Körleşme'yi "zor kitap" sanıyordum. Çünkü "zor kitabı bitirenler" yalnızca kulübe üye olmaz, onlara ödemesi hayranlık olarak yapılan bir tür gazi maaşı bile bağlanır. Düşünün ki zor ve uzun bir kitap beni bekliyordu, heheeeyy...

Amma, lakin ki, öyle olmadı. 

Bir kere "zor kitap" değilmiş. Basit bir dil, basit bir kurgu ve hatta, yaşadığım hayal kırıklığının temel sebebi de budur, aşırı basit karakterler. Ölümüne bir tek boyutluluk, öngörülebilir davranışlar, boğucu tekrarlar. Hele hele başından sonuna dek bitmek bilmeyen o fars üslubu, yanlış anlamalar "komedisi"... Bakın ciddi söylüyorum, o Elias Canetti yanımda olsaydı var ya, zaten bacaksız, tıfıl bir şeye benziyor, gırtlağını sıkıverip oracıkta boğardım.

Image result for Elias Canetti - Körleşme
Yahu beş yüz elli sayfalık romanın ilk iki yüz sayfası tamamen kocasının parasına çökmeye çalışan bir kadının adamla mal mülk kavgası. Aman allahım, modern başyapıt!

Güzel bölümler yok mu, var elbette. Her beş sayfada bir oldukça iyi bir cümle var. Her yirmi bölümden biri epey iyi bir bölüm. Bu cümleleri, bu bölümleri okuyunca Canetti'nin aslında yetenekli biri olduğunu anlıyorsunuz. Fakat iyi sanatçılık bir "süzme" işidir, bir heykel mükemmel hale gelene kadar yontulur. Bir romanın da iyi olması için gereksiz bölümler acımasızca atılmalıdır. Körleşme'de maalesef bu yok.

Son olarak, "kitaplar hakkındaki kitaplar" hakkındaki nefretimi bilen biliyor. Ve neymiş efendim, Körleşme romanı "çoktandır kendi fildişi kulesine çekilmiş bir aydının trajedisinde" cisimleşiyormuşmuş. Yahu o fildişi kuleye çekilen kişi, kendine başkişi olarak bir "aydın"dan başka birini seçemeyen Canetti'nin bizzat kendisi olmasın asıl?

Bakın buna sanat teorisinde ileride "Arif Mutlu Prensibi" diyecekler: Eğer bir romanın başkahramanı yine bir roman yazarıysa, bir filmde "son filmini çekmeye çalışan bir yönetmenin hikayesi" anlatılıyorsa, vesaire, o roman/film kötüdür arkadaşlar. 

Ve "aydın sorunu" diye bir şey de yoktur, "aydın sorunu" kendine aydın diyen fakat aydınlar dairesinin içinden çıkamayan yetersizlerin kendi kendilerine uydurduğu bir oyundur.

17 Nisan 2018 Salı

Akademisyenlerden KHK Öyküleri - Kolektif

Image result for Akademisyenlerden KHK Öyküleri"Bu Suça Ortak Olmayacağız!" bildirisini imzalayan ve en güzelinden bir adlandırmayla "Barış Akademisyenleri" olarak bilinen insanlar, 7 Haziran sonrası dönemin gururla hatırlanacak az sayıdaki tertemiz unsurlarından oldular. Doğruyu söylemek için tereddüt etmediler, ülkenin legal ve yarı-legal bir numaraları mafyalarınca hedef gösterildiler ve sonunda birçoğu işinden, bir kısmı da kısa süreli de olsa özgürlüğünden edildi. Üstelik hala açılan davalarla boğuşuyorlar. 

Kitabı sadece dayanışma maksadıyla almıştım. İsimlere göz atar, birkaç kişinin hikayesini karıştırırım diyordum fakat kahramanlarına yakışır biçimde öğretici de bir kitap oldu benim için.

Sayısı binleri bulan barış imzacısı akademisyenlerin her birinin özgün hikayesini dinlemek pek mümkün değil, fakat kendilerini "sivil ölü"ye çevirmeye çalışacağına tereddüt etmedikleri bir otoriteye karşı duran bu insanların nasıl da hayatın tam içinde olduğunu tekrar tekrar hatırlamak için "Akademisyenlerden KHK Öyküleri" gibi kitaplara gerçekten ihtiyaç olduğunu düşünüyorum.