19. yüzyıl etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
19. yüzyıl etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ağustos 2019 Salı

Alejo Carpentier - Bu Dünyanın Krallığı (Spoiler İçerir)

"Tarihi roman" diye bir altkategori var edebiyatta: Sağlıklı psikolojiye sahip edebiyatseverler için çoğunlukla olumsuz çağrışımlarla yüklüdür. Zira bu türde verilen eserler yüksek edebiyat kaygısı gütmez. Kolay tüketilmek üzere yazılmışlardır, çoğunlukla bugüne dair mesaj vermek üzere seçilen konulara sahiptirler ve bu nedenle çok su kaldıran pilavlara kaşık atarken "tarihi tarihçilere bırakmazlar", dolayısıyla da çok sayıda çarpıtmayla, ve daha da çok sayıda yanlış bilgiyle doludurlar. Bütün genellemeler de elbette yanlıştır. Eco'nun kitapları gibi hem titiz araştırmalara dayanan hem de edebiyatla bilim arasındaki sınırın belirlenmesinde kadastro memurunun sözünden çıkmayan eserler de mevcut mudur, mevcuttur.
Image result for bu dünyanın krallığı

Öte yandan tarihe bakışında ideolojik konumunu ayan beyan ilan eden ve roman estetiğini de buna göre inşa eden kitaplar da olur, gururumuzdur. Büyülü gerçekçilik - genellikle - böyledir - (Carpentier'in "büyülü gerçekliği" - lo real marveloso - büyülü gerçekçilikle çatışır mı, çakışır mı tartışmasına hiç girmiyorum). Yazar gerçeklik algısının bir "mercek sorunu" olduğunu bilir ve etnografik veriyi "nesnel gerçekliğe" tercüme işine girişen sömürgeci pratiğini reddederek halkın eylediği biçimiyle gerçekliği kabul eder. Böylece kendi pratiğini halkın kolektif birikiminin üstüne ekler.

Bu anlamdaki kurucu metinlerden sayılan Bu Dünyanın Krallığı'nı işte bu yüzden okumak istiyordum, nihayet muradıma erdim. Tarihte kölelerin kendi devletini kurmasıyla sonuçlanan ilk ve tek devrimi olan Haiti Devrimini başından sonuna takip eden roman, sırf tarihin bu eşsiz momentine dair detay bilgi edinmek için dahi okunurdu, okunmalıydı. Bir devrimde yaşanan ne varsa bu romanda var: Başarısız kalkışmalar, devrimi hazırlayan ritüeller, isyancının psikolojisi, sömürgecinin iktisadi bakış açısı, ihanete uğrayan, kendi çocuklarını yiyen, gelenin gideni arattığı devrim, Fransız Aydınlanmacılarının siyah bilinçlenmesine katkısı...

Ama en çok da isyancının psikolojisi: Büyülü gerçekçi estetiğin yapı taşı olan fenomenoloji neticede politik-psikolojiden neşet ettiğine göre, zaten böyle de olmalı. Tevekkeli, roman mumdan yapılma dört kafa figürünün ve kesilmiş dana kellelerinin tesadüfen yan yana tezgahlarda sergilendiği bir alışveriş sahnesiyle açılır. Romanımızın baş kişisi Ti Noel, gördüğü bu gibi ürünleri beyaz köle sahiplerinin müstakbel geleceğinin fantezisini kurmak için kullanır. Bu haliyle sahne ikili bir gerçeklik taşır: Ti Noel, bu fantezisi onun bir meta olmadığının kanıtıyken[1], efendisi nazarında çarşıda sergilenen bu ürünler ile yine bir meta olan Ti Noel arasında farkı yoktur; çünkü efendi bu fanteziden habersizdir. Okur ve yazar, Ti Noel'e bakınca tarihin seyrini değiştirebilen, zira bunu hayal edebilen özneyi görür. Efendi içinse o an Ti Noel de dahil olmak üzere kendisi dışında her şey nesnedir, başka bir insan, dolayısıyla başka bir tarih ihtimali onun için yoktur. (Birisi kölelerin bakış açısından yazılan gerçeklik için "büyülü" mü demişti?)

Roman ilerledikçe "gerçekliği kavramanın bir aracı olarak sanat" tartışmasının, çok keskin ve ince bir gözlemle romanın başka kısımlarında da yer bulduğunu göreceğiz. Söz gelimi, kocasının maiyetinde sefere gelen Pauline Bonaparte'ın özlemini duyduğu Korsika'yı hatırlamak üzere yerel kültürü bir sömürgeci gözüyle tüketmesi ve nihayetinde yaşadığı hayal kırıklığı bunun basit bir örneği. Daha enteresanıysa şu: Pauline Bonaparte'ın siyah özgürlüğünü savunan Batılı kaynaklar üzerinden geliştirdiği siyah sempatisi ile beyaz kadınlara tecavüz eden, devirdiği despotun eşinin de kellesini isteyen siyahların çapaklı politik bilinci arasındaki çelişki. Peki ya hizmetçisi Soliman'ın Pauline Bonaparte heykeliyle seviştiği sahneye gizlenmiş, Batı'nın Batı Olmayan'ı bilme biçimindeki kusurlara kıyasla kendi temsilinde ulaştığı mükemmeliyetin gösterimine ne demeli? Her coğrafya ancak kendini tanıyabilir ve tanıtabilir. Üçüncü Dünya dahil. Bu yüzdendir ki Ti Noel, üç cilt büyük ansiklopediyi kendine koltuk yapıp üzerine oturarak şeker kamışı yiyecektir.

Bu anlamda büyülü gerçekçilik, ezilenin büyü gücüyle donatıldığı ve gerçekte var olmayan bu gücün edebi olarak takdimiyle kağıt üzerinde zaferler kazanması için sembolik bir "katharsis silahı" değildir. Bunun bir başka kanıtı, Ti Noel'in hayvan formlarına geçiş yapabilme yetisi kazandığı kısımdaki kaz sürüsüne katılma deneyiminin başarısızlığa uğramasında görülebilir. Ti Noel'in kaz formuna geçiş yapabiliyor olması, bu kazların arasına girebileceği anlamına gelmez. Zira mesele büyüyle gerçekleşen dönüşüm değil, arzu edilen gerçekliğe uygun maddi pratikte bulunmaktadır (sf 158-159). Buradan "kaz"ı çıkarın ve "muasır medeniyetler"i koyun, mesele biraz daha berraklaşacaktır.

Kitabın zenginliğini övmek için daha neler bulmam lazım bilmiyorum ama beni etkileyen, post-kolonyal teorinin içinden konuşan bir başka örnek: Kitabın başında, Haiti halen bir sömürgeyken Ti Noel'in efendisi bir flüt melodisi tutturur, Ti Noel ise buna karşı bir direniş olarak içinden İngiltere kralına sövgü içeren bir türkü (sf 30) söyler. Evet Haiti bir Fransız sömürgesidir, ama olsun değil mi ki İngiltere kralı da bir sömürgecidir, birbirlerini temsil ederler. Kitabın sonlarına geldiğimizde Haiti Devrimi gerçekleşmiş, kendileri gibi siyah olan kral siyahların ensesinde boza pişirmektedir. İşte o esnada İngiltere kralına söven türkü bu kez Haiti kralına da yönelir: Artık önemli olan o şarkının "sömürgecinin birine" değil, "kralın birine" sövüyor olmasıdır (sf 119).

Twitter'a yazdım, burada da eksik kalmayayım: Romanın benim için çarpıcı bir başka sahnesi sf 130'da gerçekleşiyor. Siyah krala isyan eden Haitililer, sarayı davul sesleriyle kuşatıyorlar. Cezayir Savaşı filminin sonunda müthiş bir sahne vardır. Her şeyin sömürgeci askerlerin kontrolü altında olduğu bir anda, korsan bir anonsu Cezayirlilere beklenmedik bir moral aşılar. Ve nihayet Cezayirli kadınların zılgıtları başlar. Bu zılgıtlar sayesindedir ki "maddi" güç işgalcinin elinde olmasına karşın kuşatılmış olan yine onlardır. Tanpınar'ın romanı Sahnenin Dışındakiler'den bir sahnedeyse, Tevfik Bey ve misafirleri  Boğaz’da sandal sefasına çıkarlar. O esnada aynını yapmak üzere gayrimüslimler ve işgalciler vb. de Boğaz'da bulunmaktadır ve mandolin, balalayka vs. çalarak eğlenmektedirler. Nihayet Tevfik Bey bu seslere tahammül edemez. Ve bir gazel patlatır. Öyle gür sesli, öyle etkili okur ki diğer bütün yabancı sesler susmak zorunda kalır. Böylece Tevfik Bey şahsında İstanbul'un esas sahipleri kenti sembolik olarak yeniden fetheder. Bir coğrafyada hak iddiası, kurucu bir güç olarak otantik sestir bu. Madunun sesi, belki de mutlaka sözüne denk düşmek zorunda değildir.

Son olarak kitapta yine çok tartışılacak bir mesele daha var: "Muharebeleri her daim, yakaracak savaş tanrıları olanlar kazanır." diyor Carpentier, "Akıl Tanrıçası'nın son siperlerine karşı göğüs göğüse savaş silahlarının öncülüğünü her defasında Ogun Bagadri üstlenir" (sf 96). Burada Akıl Tanrıçası Fransız İhtilali sonrasındaki akıl kültüne işaret ederken, Ogun Bagadri voodoo inancındaki savaş tanrısıdır. Bunları Yunan mitolojisine yansıtalım: Athena ve Ares! Truva Savaşının karşı safları. Fakat bu savaşta Athena muzaffer tarafın yanındayken, Ares mağlup Truva'yı savunmuştur.

Carpentier bunu kasten yazmış olabilir mi acaba?

[1] Burada Marx'ın insanın ayırt edici özelliği olarak "evrensel üretim"i işaret edişinin akla gelmesi kadar doğal bir şey olamaz. Marx, hayvanı tek boyutlu, anlık ihtiyaçlarına göre ve yalnızca kendini yeniden üretmek üzere aktivite yapan varlık olarak tanımlarken; insanınsa bütün doğayı yeniden üretebilen özgür faaliyetine dikkat çeker. İnsan, üreteceği şeyi öncelikle zihninde tasarlar. Onun "hayal gücü" vardır.

21 Haziran 2019 Cuma

E.T.A. Hoffmann - Meşum Miras (The Entail / Das Majorat)

Image result for e.t.a hoffmann meÅŸum mirasFelsefi/politik bir tavır olarak romantizm, yani moderniteden ürküp doğaya dönüş, şövalyelik ruhuna özlem falan, neyse. Bunların helvasını tabii ki elektrikli ocaklarda karıp karıp yiyelim. Fakat "modernizmin piçi olarak romantizm" etiketinden edebiyat, hele hele gotik, kendini nasıl muaf tutamamış; biz de (biz derken benden başka kim, belki de sadece ben) bu etiketin tuzağına düşüp gotik edebiyata nasıl polisiye gibi bir "popüler kurgu" alt türü muamelesi yapmışız, ne kadar hayıflansam az. Neyse ki üslup ve içerik arasındaki cambazlık isteyen dengeyi kurmakta; üslubu kullanarak içeriğin "hipodermik" tesirini temin etme gücüyle, içeriğiyse anlatının zoraki "içgüveysi" olmaktan çıkarıp edebi bir problem haline getirmenin zevkini birlikte barındırmakta romantizmin önemini kavradıkça daha bir bağlanıyorum bu akıma.

Hoffmann'ın Majorat'ı da bunun tipik bir örneği. Türünün pek başarılı bir örneği olduğu söylenemez, hele ki kitabı iki bölüme ayıran "her şeyin açıklanması" bölümü teknik açıdan fazla basit (kitap 1817 yılında basıldığı için olabilir mi sevgili eleştiri müptelası?). Gel gelelim üslup ve içerik arasındaki o soğuk, profesyonel ilişkiyi yönetimi takdire şayan. 

Romanın bütün trajedisi, herhangi normal bir miras gibi evlatların üzerinde eşit derecede hak iddia edebildiği bir şatonun artık baba öldükten sonra en büyük oğula tevarüs etmesini sağlayan (dolayısıyla diğer varisleri dışarıda bırakan) bir düzenleme sonrası şatonun "meşum" hale gelmesi üzerine kurulu. 

"Öülk"ün ("devlet" anlamıyla da alalım) selameti için Fatih'in kardeş katli fermanını andıran bir kuralın ertesinde olanlar, Fatih döneminde yazılsa belki de bir kahramanlık destanı olarak anlatılabilirdi belki. Ama yıl 1817'dir ve tam da Napolyon Savaşları ve Viyana Konferansı sonrasında Almanya'nın modernleşme atılımı başlamışken, yeni bir kural sermayenin yükselen "rasyonal"iyle çatışmaya girerse eğer; çözülme dönemindeki feodalitenin hortlaklarının yeni kurulan bir mahkeme odasının duvarını - ki o duvar Orta Çağ inançlarına açılan yolu sonsuza dek kapatmıştır - tırnaklarını kanatırcasına kazıdığı bir korku öyküsü çıkar ortaya.

23 Ekim 2018 Salı

Yeorgios Viziinos - Öyküler

Image result for kostas viziinos öykülerViziinos'un uzun öykülerinden oluşan bu seçkideki "Annemin Günahı"nı Ari Çokona'nın Çağdaş Yunan Edebiyatı Antolojisi'nde okumuş, çok da etkilenmemiştim. "Bilinmeyen bir günah var ve tüm bu yaşanan acılar bu günahın kefareti..." gerilimi üzerine kurulu öyküler ne yazık ki genelde fiyaskoyla sonuçlanır zaten. Yaşanan acılar ve bu acıların etrafında gelişen olaylar yalnızca bu günahın bedeli olan nicel parametrelere indirgenmiş olur ve öykü uzadıkça (en sonda ya da sona doğru açıklanacak olan) günahın mahiyeti ikinci plana düşmez, aksine daha da önem kazanır. Okur, onca acı çeken ve handiyse zorla empati kurdurulan karakterin günahının bir an önce açıklanmasını, yazarın adalet terazisini ortaya çıkarıp öbür taraftaki ağırlığı da koymasını ister. Çünkü okur böylece kendi omuzlarına yüklenen vicdani yükten kurtulur ve karakterine işlediği günah ile çektirdiği cefa arasındaki denge üzerinden yazarın ahlakını yargılayan bir konuma yükselir. Fakat nihayetinde acı tarifinin sınırı yoktur, hele ki bir edebiyatçı için, şekeri elinden alınmış çocuğu bile onlarca sayfa boyunca öyle anlatır ki insan şeker dışındaki bütün besinlere düşman olur. Öte yandan sıradan insanlar için günah stoku sınırlıdır ve yazarın bu kez tasvir değil "olay" yaratmaktaki becerisini göstermesi gerekir. Ne yazık ki Viziinos bu öyküde bu sınavı geçemez. (Küçük Şeylerin Tanrısı bu konuda nispeten daha iyidir.)

Fakat kitabı edinip üç öyküyü birlikte okuyup da Viziinos'un (eğer bir başkasının derdiyle üzerine eser üstüne eser üretecek kadar hemhal olmadıysa) diğer öykülerine de sızmış olan çocukluğundaki cinsel kimlik bunalımıyla karşılaşınca bu ilk öykünün de anlamı bir anda değişiveriyor ve anne ve kadınsı erkek çocuk arasında yaşanan "ters-Ödipal çatışma" denebilecek bir ilişkinin anlatısına dönüşüyor.

Viziinos 20. yüzyılı göremeden ölmüş bir yazar. Muhafazakar Türk ve Yunan toplumlarının içinden çıkıp böyle queer temalara cesaret etmiş olması hem şaşırtıcı, hem de bu cinsel baskı ortamlarından da tam bunu beklemek gerektiği için alabildiğine gerçekçi.

***

Özellikle ikinci öyküde bu kadar önemli yer tutan yeniçerilik müessesesinin üzerine Türk sanatında hemen hiç gidilmemiş olması çok ilginç değil mi? Aklıma izlediğim bir başka Yunan filmi "Siyah Çayır" geliyor hemen. Yeniçeriler ve cinsel kimlik, yeniçeriler ve din değiştirme... Bunlar çok verimli alanlar. Fakat düşününce hemen aklıma gelen tek bir yeniçeri hikayesi yok. Örneğin milyon tane Osmanlı hikayesi arasında bir tane de Genç Osman'ın ölümünü katillerinin arasındaki bir Yeniçerinin ağzından anlatan bir roman, film niye yok? Ya da bu kadar askeriye manyağı, darbeyle yatıp darbeyle kalkan bir ülkede Yeniçeri Ocağının topa tutularak yok edilme öyküsü neden ilgi uyandırmaz?

***

Ha bir de bu ikinci öykü dediğim "Hayatının Biricik Yolculuğu" filme de çekilmiş: https://www.imdb.com/title/tt0311539/

Çok çok merak ediyorum bu filmi. Barış Yarsel sağ olsun elindeki kopyayı benimle de paylaştı. En kısa zamanda izleyip görüşlerimi de buraya yazarım.

13 Ağustos 2018 Pazartesi

Hadula: Bir Ada Öyküsü - Aleksandros Papadiamantis

Daha önceki bir blog yazımda bu Jaguar, Siren gibi "Biz yalnızca iyi edebiyatın peşindeyiz..." triplerindeki yayınevlerinin popüler yayınevlerinden bile daha berbat olduğunu, görüldüğü yerde kaçılması gerektiğini söylemiştim. Bu konuya ilişkin çok iyi bir örnekle karşı karşıyayız.

Kitabın falsoları, tam da bu tür yayınevlerinden beklediğim gibi, henüz adında ve kapağında başlıyor. Künye bilgisinde de belirtildiği gibi Jaguar Kitap yayınevi kitabın orijinal adı olan dişil formdaki "Katil" adını değiştirmeyi tercih etmiş. Neden beğenmemiş? Allah biliyor. Muhtemelen Türkçe'de kelimelerin cinsiyete göre formları olmadığı için cinsiyetsiz olarak "Katil" yazmayı kitabın içeriğine uygun görmedikleri gibi, 19. yüzyıl kitap isimlendirmelerinde görülen bu boşvermişlik seviyesindeki basitliği de ticari olarak anlamlı bulmamışlar. Dişil cinsiyeti belirtecek bir tabir uygun olabilirdi, nihayetinde bir katilin varsayılan cinsiyeti erkektir ve pek de heyecan uyandırmaz, oysa "kadın katil" ya bir ekstra psikopatlık, ya canına tak demişlik, veya cadılık ya da erkeklik gibi "beklenen" kadın davranış kalıplarından belirli bir sapmaya işaret ettiği için şaşırtıcıdır. Fakat kitap adı olarak "Katil Kadın" çok kuru, "Caniye" ise anlaşılmaz, bağlamla uyumsuz ya da komik geldi sanırım. Bunun yerine kitaba doğrudan kahramanın adını vererek kitap adı-içerik bütünlüğünü yaralamaktan hiç çekinmemişler. Suç ve Ceza'yı "Raskolnikov" adıyla okuduğunuzu düşünün, vurguyu fiilden faile kaydıran bu değişiklik kitabın okumasını da değiştirmez miydi? 

Haydi bu kısmı yukarıdaki sebeplerden ötürü zaruri kabul edelim ve geçelim: "Bir Ada Öyküsü" alt başlığı da nedir? Bir öykünün adada geçmesi, onu "ada öyküsü" mü yapar? Bir öyküye "ada öyküsü" demek için o eserde mekanın bir ada olmasının özel bir yer tutması gerekmez mi? Değilse, Yunanistan dediğimiz ülkenin zaten iki yüze yakın adası meskunken herhangi bir Yunan edebiyat eseri özel olarak böyle bir vurguyu hak ediyor mu? Sözgelimi Kazancakis'in Zorba ve Kaptan Mihalis adlı eserleri de adada geçmekte olduğuna göre, bunları da "Zorba: Bir Ada Öyküsü", "Kaptan Mihalis: Bir Ada Öyküsü" adlarıyla yayınlamak uygun mudur? Veya bütün bir İngiliz edebiyatını da aynı alt başlıkla mı sunmalıyız? "Frankenştayn: Bir Ada Öyküsü" kulağa ne hoş geliyor değil mi?

Bu aldatıcı altbaşlığı bence kapakla birlikte okumakta yarar var. Mavi-beyaz, Kars trenine binen hispter çorapları andıran bir örgü işinin yer aldığı kapak okuru Yunanistan'da bir yolculuğa çıkarmayı vaat ediyor gibi. Mavi-beyaz kapak, "Bir Ada Öyküsü" altbaşlığı... Yoksa? 

Evet, bildiniz... "Bu yaz kumsallarda okunacak on kitap" listeleri için özel olarak çıkmış bir kitapla karşıyayız. Aşağıda konuyla ilgili kolaylıkla bulunmuş  iki görsel görüyorsunuz:



Image result for Hadula - Papadiamantis
****

Peki kitap gerçekten de bir "kumsal kitabı" mı? Elbette alakası yok. Eser muhafazakar bir yazarın elinden çıkma, ve denizden çok dağda geçen bir kitap bu. 

Aslında iyi olabilecekken yazarın teknik ve ideolojik yetersizlikleri nedeniyle vasatı aşamıyor Hadula. Biliyorsunuz söz konusu modernizm olduğunda bu işin kaymağını 19. yüzyıl edebiyatçıları yedi. Geleneksel yapıların çözülüşünü ve modern kurumların oluşumunu, bu eş zamanlı can çekişme ve doğum sancısının dehşetini bizzat gözlemlediler. İşte Hadula da geleneğin açmazlarını ve tüm bu açmazlarına karşın çözülmeye karşı direncini müthiş açıklıyor aslında. Düşünün ki kırsal gittikçe fakirleşirken geleneksel çeyiz uygulaması nedeniyle kızlar aileler için ciddi bir yük oluşturmaya başlıyor ve bunu fark eden (yine geleneksel) şifacı bir kadın ilmiyle yüz seksen derece tezat oluşturacak bir şekilde ölüm dağıtmaya başlıyor. Devrimlerin her şeyi alt-üst edici etkisini gösteren müthiş bir metafor. Enteresan bir kısım da şu: Aslında modernite, çeyiz zorunluluğu gibi kadınları dezavantajlı kılan patriyarkal adetleri ortadan kaldırma eğiliminde; fakat "şifacı" kimliğiyle feodalite döneminde kadınlara tahsis edilen sınırlı pozisyonlardan birine sahip olan Hadula kendi (işlevsel) yok oluşunu bütün kadınlara mâl ediyor, modernitenin çözemediği sorunlar sarmalı içerisinde kendi gerici direnişini bir tür feminizm-miş gibi sunabiliyor. 

Fakat, dediğim gibi, bu 19. yüzyıl edebiyatçısı olmanın kolaylığı: yalnızca gözlemlediklerinizi yazmanız bile sizi önemli bir veri kaynağı yapıyor. Bir "başyapıt" ortaya koyabilmeniz için bu metaforu yerli yerinde kullanmanız, farklı karakterlerle farklı sınıfsal pozisyonların da moderniteye ve bu bağlamda birbirlerine karşı tavırlarını yansıtabilmeniz gerekiyor. Yahut otların bilgisine sahip şifacı kadını bir katile dönüştürüyorsanız onun bu ilmini de öyküde bir aktör haline getirebilmeniz, örneğin en azından cinayetleri bitkisel karışımlarla işletmeniz vesaire lazım geliyor. Oysa ne yazık ki kitapta bunların hiçbiri yok. Üstelik bir düğüm de yok, çözüm de, alternatif okuma da yok, neredeyse başka bir karakter ve hatta olay bile yok.

 Kitabın fikri, kitabın kendisine dönüşmüş ve bırakılmış durumda. Okunmaya değmeyecek bir kitap kalıyor elimizde.

9 Nisan 2018 Pazartesi

Morel'in Buluşu - Adolfo Bioy Casares (Spoiler İçerir)

Borges'in yalnızca Kum Kitabı'nı okudum, kendisi hakkında uzun boylu laflar edecek kadar derinlemesine incelemişliğim yok. Fakat bu kitaba yönelik eleştirim, Borgesperestlerin verdiği izlenimle çakıştığı için rahatlıkla Borges'i sevmediğimi söyleyebiliyorum: Borges çok iyi öykü fikirleri bulan biri, orası kesin, ancak bu fikirler öyküye dönüşmüyor. Bence öykü "Bir kitap olsa, sonsuz sayfası olsa..." ya da "Bir adamın gençliği ve yaşlılığı aynı bankta buluşsa..." ifadelerinde üç noktadan sonra gelen "... ne olurdu?" sorusunun cevabıyken, Borges ortaya yalnızca o üç noktanın öncesini, yani fikri atıp çekiliyor. Açıkçası Arjantinli olduğu dışında hayat hikayesini bile bilmiyorum ama, ben seveyim ya da sevmeyeyim (edebiyat dünyasının da çok umrundaydı benim sevip sevmediğim), en azından Latin Amerika edebiyatı için Borges'in bir düğüm noktası olduğu aşikar. Sanki Latin Amerika edebiyatının tarihsel çizgisi "Borges'i etkileyenler", "Borges" ve "Borges'ten etkilenenler" üzerinden gidiyor gibi görünüyor.

Morel'in BuluşuKapakta "Borges'in önsözü" olunca ve yalnızca nitelikli edebiyat basan ender ekiplerden Helikopter Yayınlarından bir şeyler okuma arzusu da dürtünce merak etmiştim bu kitabı ben de. Oldukça kısa bir kitap - önsöz de hayatımda okuduğum en kısalardan fakat yazıldığı tarih itibarıyla edebiyatçıların "Ne anlatmalı?" sorusu karşısında ciddi anlamda bocaladığını pek güzel anlatıyor. Rus yazarlar sağ olsun insan psikolojisinin edebiyat vasıtasıyla keşfedilebilecek bir yanının kalmamış olabileceği, "olay"ın da "olay yaratan" eserler ortaya konmasına git gide daha az katkı sunduğu, bir bakıma edebiyatın tıkandığı tespiti yapıyor Borges. Casares'in kitabının da bu anlamda çığır açıcı olduğunu iddia ediyor.

Gerçekten öyle mi? Tabii ki hayır. Eş dost ilişkilerinin seviyesini bilemeyeceğim ama muhtemelen bir dostu tarafından yazılmış, zira Borges'in kendisine ithaf edilmiş bir kitabın önsözünde "Aman canım alelade bir kitap işte" yazacak hali yoktu herhalde, herkes gibi Borges de arkadaşını biraz fazla övmekle malul olacaktı elbet. 

Spoiler'lı bölüm geldi, dikkat:

Bu tür "Burus Vilis aslında ölüymüş" oyunlarına yaslanan kitaplarda okura ipuçlarını verme ve gerçeği açıklama dengesi kritiktir, bilirsiniz. Bu kitapta ne yazık ki okura neredeyse gerizekalı muamelesi yapılıyor, her şey ayan beyan ortada olmasına karşın karakterin olayı anlamamaya devam etmesi yıpratıcı oluyor. Morel'in Buluşu bence en çok bu nedenle mükemmellikten uzak.

Fakat yine de etkileyici bir kitap olduğu da kesin. Bunun iki sebebi var:

1) Tür: Kitap bir tür Robinson Crusoe hikayesi, öte yandan içinde en iticisinden romantizm de var, ve ta ta ta tam - bilim kurgunun da hası var. Kolay değil: Genç Werther'in Acıları stili ağlak bir aşk anlatısını Jules Verne'vari bir bilimkurguyla çakıştırarak buradan yeni bir felsefe üretmek.

2) Felsefe: Peki nedir bu üretilen "felsefe"? Bunu detayda yakalıyoruz. Öykü henüz ilk sayfada "Malthus'a övgü" adını almak üzere yazılmaya başlanan bir günlük. Bambaşka bir olayın anlatısına sonra sonra evriliyor. Yine de satır aralarında Malthus atıfları yapılmaya devam ediliyor. Malthus: İnsan nüfusunun besin miktarına göre çok daha hızlı arttığını hesaplayan ve buna çözüm aranması gerektiğini ileri süren adam. Bu Malthus referansı, insanları kaydedip gelgit enerjisi vasıtasıyla yeniden ve yeniden oynatarak ölümsüzleştiren Morel'in buluşuyla beraber düşünüldüğünde müthiş bir kapı açmıyor mu? "Evet, insanlık kendini tüketmeye doğru gidiyor," diyor kitap, "Fakat bunun acısıyla başa çıkacak tekniğe sahip olmaya doğru da hızla ilerliyor." Bu yönüyle müthiş derecede bilimperver bir öyküyle karşı karşıyayız.

Fakat... Aşık olunan kadın karakterimizin adının Faustine olmasına ne demeli? Faust'a gelen bu güncelleme de neyin nesi? Morel'in insanları onların rızasını almadan ölümsüzleştirdiğini ve kahramanımızın da makinelerin kontrolünü ele geçirdiğinde bu ölümsüz zamanı kendi arzusunca manipüle ettiğini hatırlayalım. Şunu anlıyoruz: Bugün Goethe'nin Faust'undaki gibi Şeytan'la rasyonel bir anlaşmanın zemini ortadan kalkmış durumdadır. "Ben sana ruhumu satayım, sen de bana karşılığında şunları şunları ver," pazarlığı bitmiştir. Şeytan artık bizim ruhumuzu "istimlak" etmekte ve karşılığında kendince bir karşılık vermektedir. Faust Faustine olmuştur, yani dişil, pasif, maşuk; Şeytan'sa Goethe'deki gibi tüccar değildir, aşıktır o, fakat tek taraflı, deli bir aşk. Bireyin ruhunu çürütme pahasına ona cenneti bu dünyada vaat eden 19. yüzyıl aydınlanması geçersiz bir naif düşüncedir artık; 1940 yılına geldiğimizde gücü elinde bulunduranlar kimse cennetin tanımını da onların yaptığı ve bize dayattığı anlaşılmıştır.

Dolayısıyla Aydınlanma'ya doğru ilerlerken ışıktan gözleri kör olmadan eleştirel de bakabiliyor Morel'in Buluşu. 1940 yılında yazılmış bir Black Mirror bu, fakat önerdiği şey "yeni"den nefret etmek değil, "yeni"nin tanımını değiştirmek.

13 Kasım 2017 Pazartesi

Jules Verne - Edom,Frrit-Flakk,Humbug (Fantastik Öyküler)

Edebiyatçılar üzerine yazılan tezlerden nefret ederim. Bu çalışmalar çoğunlukla zorlama olurlar, edebi ürünlere boylarını fazlasıyla aşan önemler atfederler. Ama sanırım Jules Verne üzerine yazılan nitelikli bir tez basılsa parası neyse verip alırım. Hele ki "çocuklara pozitif bilimi sevdirme" misyonunun Jules Verne edebiyatına bindirilmesi olgusu başka ülkeler için de geçerli midir, ciddi merak ederim. Bir de Jules Verne'nin döneminin toplumu ile ilişkisini tabii, çünkü metinlerine baktığımızda denizler altıydı, aya yolculuktu derken Jules Verne için bilim toplumdan kaçıştan başka bir anlama gelmez. Zaten bu iki husus birbiriyle ilişkilidir bence: 19. yüzyılın bilim sevdasına toplumsal ilerleme ve refah gibi somut imkanlar üzerinden değil, dünyayla oyuncak gibi oynayabilecek olmanın heyecanıyla kapılmış gibidir Jules Verne. Bu yönüyle bilime yönelik heyecanı saf bir çocukluktur. İşte tam bu yüzden yeni felsefi/toplumsal sorgulamaların alanı olan bilimkurgu türü onun elinde çocuksu bir macera oyunu olur.

Jules Verne'in daha önce hiç duymadığım, tesadüfen karşılaşınca nostaljik bir merak içinde bitiriverdiğim bu kitabı da görüşlerimi değiştirmedi. Jules Verne gerçekten bir edebiyatçı olarak çok kötü. Kullandığı edebi tekniklere bakılarak değerlendirildiğinde ona "edebiyatçı" demek, eline makas alan herkese "terzi" demekten farksız. Fakat resimdeki bu sakallı makallı adamın bilimin herhangi bir dalını gözünün önüne getirdiğinde "Bu bilim ne maceralara kapı açar be!" diye kendisinden hiç beklenmeyecek şekilde kapıldığı o çocuksu heves ne yalan söyleyeyim bende tuhaf bir saygı uyandırıyor.