tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Şubat 2020 Salı

Julian Barnes - 10 1/2 Bölümde Dünya Tarihi

Image result for Julian Barnes - 10 1/2 Bölümde Dünya TarihiUzun bir aradan sonra ilk defa bir romanı "Sana da, yazacağın kitaba da..." diye söverek yarım bıraktım. Aslında zaten Barnes okumak gibi bir niyetim yoktu, bir kitabını okumuş ve notunu vermiştim ama  - Allah belasını versin! - fikir çok güzel geldi, aklımı çeldi. On buçuk öyküde dünya tarihi! Bir edebiyatçının önemli tarihsel olayları yeniden yazması ve/veya belirleyici dönüşüm dönemlerinin fotoğrafını tek öyküyle çekmesi... Bana en azından ilham verecek, bazı dönemleri merak ettirecek, kimi olaylar hakkında "Hiç böyle düşünmemiştim," dedirtecekti. Tabii Barnes iyi bir edebiyatçı olsaydı.

Oysa Barnes, berbat İngiliz mizah duygusu ve entrika kurmaktaki umursamazlığı ile ele aldığı her konuyu potansiyelinin (yazarın değil, konunun potansiyelinden söz ediyorum) çok altında değerlendirmiş ve adeta bir "geyik" muhabbetine çevirmiş. Bir öykü, iki öykü derken dördüncüde bıraktım.

Şöyle özetleyeyim: Öyle bir vasatlık ki TC vatandaşı on öykücüden dokuzu Barnes gibi yazmak istiyordur.

10 Eylül 2018 Pazartesi

Temiz ve Soylu Türküler Söyleyelim - Özgür Balkılıç

Image result for "Temiz ve Soylu Türküler Söyleyelim"Sosyal bilimlerden geri kalmayacağız diye mutlaka Lacan'ın seminerlerini vs okumak gerekmiyor. Zaten 101 dersini almayana 102 dersi verilmezken sosyal medyanın verdiği gazla böyle yüksek seviye okumalara girişince insan bildiğini de unutuyor (elbette konuyla ilgili kişileri tenzih ederek). Oysa iyi bir doktora tezinin bir konu hakkında edinmek istediğimiz bilgiden fazlasını içereceği kuşkusuz.Şimdi şimdi, İletişim gibi yayınevleri nitelikli bulduğu master tezlerini de yayınlamaya başladı. Tarih Vakfı Yurt Yayınları'ndan da bu kitap ilgimi çekince düşünmeden aldım. Kütüphanede bir süre yedek kulübesinde oturduktan sonra "Hocam şans istiyorum," dedi. Kıramadım, denedim. Bekleneni veremedi.

Aslında "Temiz ve Soylu Türküler Söyleyelim", Erken cumhuriyet döneminin Batılılaşma çabaları ve ırkçı/milliyetçi burjuva ideolojisi çerçevesinde müziğe yaklaşımını bir yüksek lisans tezinden beklenmeyecek bir derinlikte ele alıyor. Ziya Gökalp'in "hars" ve "medeniyet" ayrımı üzerinden okunabilecek şekilde, "Bizde neden opera/çoksesli müzik yok?" gibi Batının müzikal gelişmişliğini ölçüt alan bir politika ile Osmanlı'dan koparken özle devamlılığı sağlamak için köylünün, köy kültürünün romantizasyonunun beraber seyrettiği tespitini yapan kitap bu çelişkili politikanın (ve bunun sonuçlarının) izini titizlikle sürüyor.

Buraya kadar güzel. Fakat kitap ne yazık ki yazarının ideolojik hıncıyla malul. Malumunuz, sosyal bilimde araştırmacının analiz ettiği malzemeyle mesafesini koruması çok zor. İdeolojisiz sosyal bilim olmaz elbette, bu ideoloji araştırmacıya bir kavram seti, bir analitik yaklaşım sunar. İnceleme sonunda elde edilen sonuçlar ideolojinin öngörüsünü doğrulamayabilir. Oysa kimi verilerin önemini abartmak, belirli dönemleri titiz bir bilimsellikle incelerken başka dönemlere üstünkörü ideolojik ezberleri yapıştırmaksa araştırmaya ideolojiyi doğrulamaktan başka fırsat vermez.

Tabii burada bu tarih çalışmasını da tarihselleştirmek gerek. Çalışma, yüksek lisans tezi olarak 2005 yılında sunulmuş. Kemalizmin mezarının kazıldığı, liberal meltemin tatlı tatlı üfürdüğü yıllar... Zaten yazar da Zaman gazetesinde ve Şehir Üniversitesinde aldığı görevlerden kumaşı anlaşılabilecek Cem Behar'ın çalışmalarından bol bol yararlanarak eğilimini belli etmiş. Ve hâl böyle olunca, Demosthenes ağzındaki Kemalist çakıl taşlarını tükürmüş, konuşabilmenin verdiği hazla bağırmış da bağırmış. 

Örnek mi?

Henüz  16. sayfada, Afet İnan'ın bir bildirisinin "Türklerin 'fıtraten', doğuştan medeniyete yatkın bir 'millet' olduğu" sonucunu içerdiği belirtiliyor. Yazar buraya nedense bir dipnot düşme gereği duyuyor ve Kemalistlerin medeniyeti bir "süreç" olarak görmediklerini, onu kolayca yaratılacak, ikame edilecek soyut bir şey olarak ele aldıklarını öne sürüyor. Fakat yine aynı sayfada, Afet alıntısının İnan hemen sonrasındaki cümlede yine aynı yazar "Kemalist Türk Tarih Tezine göre medeniyet yolundaki ilk adımları Türklerin attığını" söylüyor. Nedir bu "yolda atılan adımlar", yoksa bir sürecin metaforları olmasın? Kemalistlerin (genelleyerek Leninistler de dâhil olmak üzere "dünyadaki tüm Jakobenlerin" diyelim) medeniyetin devrimci bir dönüşüm geçirebileceğine olan inancı, bu insanların medeniyet denen şeyden hiçbir şey anlamadıkları, onun evrimsel bir gelişim çizgisi de izleyebileceğini düşünemeyecek kadar kör olduklarını iddia etmesine bu kadar kolay olanak tanımalı mı gerçekten? Bu, nasıl desem, bugün artık insanın kusasını getiren liberal zihniyetin ezberlerinden biri değil mi?

Benzer bir örnek 22. sayfada karşımıza çıkıyor. Yazar, Kemalist söyleme içkin olan Türk köylüsünün "ulusun öz ve soylu ruhunu temsil ettiği" düşüncesinin çelişkilerine dikkat çekmek istiyor. Peki, kanıt olarak ne öne sürüyor? Kimi Halkevi çalışmalarında yer alan tekil bazı köylü eleştirileri. Sözgelimi, Denizli Halkevi dergisinin bir sayısında (kitap yanımda değil, il adını karıştırıyor olabilirim) köy yollarının çok bozuk olduğu söyleniyor ve köylülerin yolları neden tamir etmediği sorgulanıyormuş. Şu çelişkiye bakar mısınız? Kemalistler ağlıyor şu an. Yani şaka bir yana, bir tarihçi gerçekten de herhangi bir ideolojinin etrafında bir araya gelen bütün bireylerin bütün pratiklerinde o ideolojinin bütün söylemleriyle total bir yöndeşme bekliyor olabilir mi? Bugün "Bakın Tayyip Erdoğan 'Eeey Batı,' deyip duruyor ama bizim AKP ilçe başkanı İngiltere'den kız aldı" diye AKP eleştirisi yapmaktan bir farkı var mı bunun? 

Bence bu ideolojik sakatlığın en güzel örneği ise sayfa 32'de kendini gösteriyor. Şöyle diyor yazar: "Halkın kolektif alt bilincinin ürünü olan folklor, tam da bu icat çabasıyla (Kemalistlerin milli kültürü yeniden icat çabası kast ediliyor- benim notum) birlikte işlenmiş ve dönüştürülmüştür." Güzel kardeşim, sen tarih alanında bir tez yazıyorsun. Egemen sınıfın kültürel ürünlere ideolojik müdahalesinin gerçekten de Kemalizmle başladığını sanıyor olabilir misin? Folklorun "halkın kolektif alt bilincinin ürünü" olduğunu iddia ettiğine göre, Kemalizmden önce Anadolu'da ilkel komünal yaşam vardı zannediyorsun sanırım ama maalesef öyle değildi. Kurumsallaşmış din çok belirleyici bir üretim faktörüydü örneğin. Veya dönemin sınıfsal yapısı gereği (halihazırda var olan folklorik unsurlara hiç müdahale olmadığı kabul etsek bile) üretim sürecinde patronaj ilişkileri vardı. Yalnızca sarayda değil, taşrada da vardı patronaj. Ağaların, beylerin himayesinde sanat yapan köy müzisyenleri vardı.

Kemalist değilim, hatta Kemalizm'in saçmalıklarının unutulmaması, Kemalistlerin 20. yüzyılın demokrasi tecrübesini değerlendirerek kendilerini güncellemelerinin, en azından anayasal vatandaşlık üzerine düşünmelerinin taraftarıyım. Bu zaten kaçınılmaz da bir rota. Öte yandan Kemalizmin tarihin tatlı tatlı seyreden doğal akışını bozan saf bir kötülük hareketi gibi sunulmasını da bilimsel pratiğe yakıştıramıyorum. Tam da Kemalist olmadığım, Kemalistlerin tarih bilgilerini güncelleyecek doğru düzgün bilimsel çalışmalara olan ihtiyacını bildiğim için.

26 Şubat 2018 Pazartesi

Unutkan Ayna - Gürsel Korat

Ermeni soykırımı, ülkenin üzerine bina edildiği tarihsel bir moment olmanın ötesinde çok önemli bir siyasal ayraçtır da: Kendini sol, liberal, İslamcı, yurtsever vb. olarak tanımlayan her görüşten insanın ideolojik boyasını kazıyarak daha derinlerde yatan zihinsel sistemini ortaya çıkarıverir. Buradan kastım, örneğin kendine sosyalistim diyen ama iş soykırıma gelince yan çizen ve devletçi pozisyon alanların ifşasından ibaret değil, mevzunun sıklıkla sıkıştırıldığı çerçeve bu olsa da. Kişinin ürettiği söylem vasıtasıyla 100 yıl sonra bile sancısı sosyal ve politik olarak hissedilen büyük bir yaraya nasıl teşhis koyduğu/reçete sunduğudur aslolan. Okuru (artık hedef kitle olarak kimi seçtiyse) vicdan muhasebesine mi, diyaloğa mı, nedamet getirmeye mi çağırdığı; suçu İttihatçılığa mı, İslami fanatizme mi yıktığı yoksa gri alanlara (söz gelimi Ermeni çetecilerin de masum olmadığına) ya "büyük resme" (soykırımdaki Alman sorumluluğuna) mi odaklandığı gibi sorular üzerinden çıkar ortaya söz konusu "zihinsel sistem". Söz konusu söylem edebiyat düzeyinde üretiliyorsa iş daha da karmaşıklaşır, dil, kurgu vb. gibi teknik hususlar da nihayetinde konuya bağlanacaktır. Örneğin anlatılan felaketle rekabete giren işlemeli bir dil tepki çekebilir ya da netameli hususları atlamayı başarabilen bir kurgu okuru yazarın istediği pozisyona çekmekte fayda sağlayabilir, gibi...

Ermeni meselesine değinen Baba ve Piç, Gırnatacı gibi romanları okumuş biri olarak, Orhan Kemal Roman Armağanı da almış Unutkan Ayna'ya da işte kafamda bu sorularla başladım. Vardığım sonuç ise oldukça ilginç: Çünkü hiçbir yere varamadım. Kendisi de bizzat Kapadokya yöresinden olan yazarın oldukça iyi bildiği yöresel coğrafya ve tarihten faydalanarak ortaya çıkardığı anlatının neredeyse hiçbir şey söylememesi mümkün olabilir mi? Olabiliyormuş. Roman, yazarın Ermeni meselesi üzerine (bilinçli ya da bilinçdışı olarak sunduğu) tezlerini/tespitlerini ortaya koymak yerine, odağına soykırımı alan bir tür macera romanı gibi işliyor. Evet, soykırımın bölgede nasıl yaşandığına dair bir tarihsel roman işlevi görüyor, yaşanan acılara bakmaktan korkmuyor ve halkların kardeşliği vurgusunu da eksik etmiyor; fakat 270 sayfalık romanın ana aksı, herhangi bir macera romanında da söz konusu olabilecek bir "meraklandırma" stratejisi üzerine inşa ediliyor ("Acaba tabutta ne var?" "Acaba X'i yakalayacaklar mı?" "Y acaba Z'yi ele verecek mi?" vs.). Oysa soykırım gibi coğrafyası çok geniş bir "fiil"in belirli bir bölgedeki gerçekleşme biçimine odaklanmak beraberinde çok farklı tartışmalar getirebilirdi. Söz gelimi, Rum nüfusun Ermeni nüfusu kat be kat aştığı bu coğrafyada, din kardeşlerinin kırıma uğraması esnasında Rumların nasıl bir tavır sergilediğinin ortaya konması (ya da speküle edilmesi) çok farklı tartışmaları beraberinde getirebilirdi. Fakat yazar tek bir Rum devrimci karakteri -görece- ön plana alıp iyi bir insan yaparak ayağına taş değmeden bu tür tartışmalardan sıyrılmayı tercih etmiş.

 Peki bu hiçbir şey söylememe bize ne söylüyor? Bence şunu: Artık 1915'i konu aldığınızda "ezberleri bozmak" zorunda kalmayacağınızı, sırf "soykırım" lafı ettiniz diye ölüm tehditleri almayacağınızı. Soykırımın artık Türk edebiyatı için "olağan" bir konu haline geldiğini.

İşin kötü tarafı, bu durumu kabullenip romanı "olağan" bir anlatı olarak incelediğimizde de durumun hiç iç açıcı olmaması. 270 sayfa boyunca "edebi" cümlelerin sayısı iki elin parmağını zor geçiyor. Kötü tespitlerin [1] ve hatta teatral repliklerin [2] yanında bütün kitap olay örgüsünün anlatımına dayalı, öyle ki çok ama çok yoğun diyalog içeren romanda diyalogların da ana fonksiyonu olay örgüsüne hizmet etmenin ötesine çok az geçebiliyor. Elbette bir metnin "edebi" niteliği yalnızca dili ya da kurgusu oranında artıp azalmak zorunda değil. Basit bir dil ve sade bir biçim de bir tercih meselesidir. Fakat bu noktada en azından romanın bir "tema"sının olmasını bekleme hakkı vardır okurun.  Bu bağlamda okur, romanda merkezi bir yer tutacakmış gibi görünen "fotoğraf" unsuru etrafında ve toplamda belki yüzü bulan her bir alt bölümün başına özenle dizilmiş (teknik olarak "edebi" nitelik arz eden tek kısım) "zaman"a dair aforizmik cümlelerde meseleyi düz olay anlatımından felsefi alana çekecek bir tema imkanı arıyor ancak hayır, bu imkanların hiçbirinin altı doldurulmuş değil. Tarihin bugünde de yaşadığını fotoğraf üzerinden söylüyor aslında roman, "1915'in fotoğrafları vasıtasıyladır ki 1915 bugünün içindedir" diyor. Fakat bunu romanın hikayesiyle çakıştırmakta (örneğin olay örgüsünü bir fotoğraf üzerinden bugüne bağlamakta) öyle başarısız kalıyor ki romanın "tema"sı koskoca romana sonradan iliştirilmiş hissi yaratıyor.

Bu yönüyle bir romandan çok bir film senaryosuna benzediğini anlıyor insan. Holocaust'un varlığını unutturmama fonksiyonu dışında hiçbir fonksiyonu olmayan bir holocaust filmi gibi, sadece soykırım gerçeğine dair hafıza tazeleyen ikinci sınıf bir filmin senaryosu hem de. Dolayısıyla okuma sonrası yazarın bir röportajda bu konuyu önce bir film senaryosu olarak düşündüğünü öğrenince şaşırmıyor. Yazar, film senaryosu fikrinden vazgeçip roman yapmaya karar verdiğini söylüyor röportajda, gelin görün ki şeklen roman formuna sokulmuş bir senaryo, senaryo olmaktan çıkmıyor.


[1] "Bazen zihnimizin yakıştırdığıyla yetinir, yanlışa varırız; bazen de zihnimiz başka bir şeyi yakıştırır ve her nasılsa, bundan da doğruya varırız." (sf 75)
[2] "Kuru kellelerden yapılmış bir kalede insan ölümü bekler ancak..." gibi Shakespearyen bir iç geçiriş düşünün mesela (sf 154).

1 Kasım 2017 Çarşamba

Uyku Krallığı - Kerem Eksen: ya da Ertuğrul Özkök ve "Gelin İtiraf Edelim" Konsepti (Spoiler İçerir)

Tanpınar, romanın Batı'daki ve bizdeki eşitsiz gelişimini açıklarken Hristiyanlıktaki günah çıkarma geleneğinden söz eder. Buna göre romanın Batı'dan yükselişinin sebebi Hristiyan bireyin bu kendi içine dönme alışkanlığıdır. Bu tespitin kaldıramayacağı kadar su yüklemek istemem, fakat buradan ilhamla açılabilecek yeni bir bahis var: Vicdan azabı dürtüsü ve kul hakkının sorulacak olması korkusu hariç tutulursa, bizde "itiraf" proaktif değil reaktif bir eylemdir, zira "suçüstü" yakalanmanın ya da ciddi ithamlarla muhatap olmanın bir neticesidir. Resmi (polis, savcı vb.) ya da gayrı resmi (sms'leri okuyan kıskanç eş) bir iddia makamına karşı yapılır. Bu minvalde objektif değil subjektiftir, yaptığını bütün çıplaklığıyla anlatmanın değil mümkün mertebe reddetmenin, çarpıtmanın, reddedilemeyen yerdeyse "Yaptım ama sor bir neden yaptım,"  açıklamaları iliştirmenin pratiğidir. Fakat elbette toplumlar ne homojen ne de sabittir, dolayısıyla "Bizde bu iş böyle olur," demek fazla toptancı bir hüküm. Üstelik bu noktada kanımca Doğu'yu da, Batı'yı da birleştiren nevzuhur, ince bir taktik var: "Samimi" itiraf. "Yaptım ve pişmanım" da değil, "Yapmadım" da. Daha çok şu: "Yaptım ama hangimiz yapmazdık ki?"

Her ne kadar kendisi "Uyku Krallığı, bir itirafnameden ziyade, bir hatırlama sürecinin ve bir halet-i ruhiyenin anlatısı benim için," dese de Kerem Eksen'in Uyku Krallığı'nı okurken bu "itiraf" pratikleri üzerine düşündüm.

Öncelikle neyin itirafı olduğunu ortaya koyalım. Kitabın kısa özeti bile bu konuda yeterli fikir verecektir: Öğretim üyesi, "şairlik geçmişi olan" bir tarihçi, Fikret, adı açıkça anılmasa da Gezi benzeri bir eylemlilik esnasında ve üstelik kendi okulunda da bir işgal söz konusuyken hasta olduğu için bir Pazar günü salonda yatmakta, dünü ve bugününü düşünmektedir. Dolayısıyla itiraf da orta sınıfın politik ve etik falsolarının itirafı.

Burada bir parantez açalım: Gezi'nin edebiyatımıza yansımasının nasıl olacağı Gezi'den beri tartışma konusu. Başlı başına bir "Gezi romanı" olmasa da Gezi'nin ciddi bir unsur olarak öne çıktığı Uyku Krallığı'nı Gezi'den beri tartışma konusu olan bir başka hususla birlikte ele alalım: "Gezi bir beyaz yakalı isyanı mıydı" meselesi. Bana kalırsa Gezi elbette karmaşık bir sosyoloji içeriyordu, içinde Ethem Sarısülük'ün de, Okan Bayülgen'in de yer aldığı (biri canını verirken öbürünün parkta kitap okuyup ertesi 1 mayıs'ta polisle selfi çektirdiği) bir olaydan söz ediyoruz. 

İşte bu karmaşık sosyolojinin farkında olan ve romanında da bunu teslim eden Kerem Eksen de temsilcisi olduğu entelektüel küçük burjuvazinin yalnızca Gezi hakkındaki düşüncelerini değil, bir bütün olarak ideolojik konumlanışını samimi bir biçimde yansıtıyor, samimi olamadığı yerlerdeyse bahaneler üretiyor. 

Biraz detaylara girelim. Roman yazmak istiyorsunuz ama "o ilk cümleyi" bir türlü bulamıyor musunuz? Peki şu nasıl:

"Bazen Amerika'daki yıllarımızın Nilgün'le geçirdiğimiz en güzel zamanlar olduğunu düşünüp üzülürüm."

Bu itirafla başlıyor Kerem Eksen romanına. Orhan Pamuk'un "Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum"unu çok ama çok andıran, yazarın roman boyunca kendini defalarca kanıtlayacak olan dil yeteneğinden -nedense- eser barındırmayan, iddiasız mı iddiasız, handiyse "itici" denebilecek bir giriş cümlesi bu. (Romanın tarzı da bu anlamda çok ilginç: Kerem Eksen kalemi eline almış ve iyi mi kötü mü olduğuna bakmadan -müthiş bir samimiyetle- cümleleri ardı ardına eklemiş gibi, tek bir harf silmemiş sanki.) Fakat? Fakat, samimi işte. "Üzülüyor" bir kere yazar, okur daha ilk cümleden empatiye çağrılıyor. Yazarın ve Nilgün'ün Amerika'nın dışında geçirdiği zamanlarda üzülecek bir şeyler var, mendilleri hazırlayın.

Peki ne vardır bu Amerika'da da, en mutlu anlar orada? Neler yok ki: 

Yeniyetme tarihçimizin rol modeli oradadır bir kere. Buradaysa akademi vicdansız, faşist öğretim üyelerinin elindedir. (Peki bu yanlış bir tespit mi, tartışmasını sonraya bırakalım.) 

Orada banliyö evinizin camından baktığınızda huzur bulursunuz, buradan bakınca hiçbir ortaklık kuramayacağınız insanları taşıyan arabalar görürsünüz. (Gerçi samimiyetle itiraf etmek lazım: Sizin camınızdan barikatların kurulduğu Sultanbeyli, Gazi, Okmeydanı, Taksim görünmüyosa sizin suçunuz ne? Sizin neden o barikatlarda ya da o mahallelerde olmadığınız sorulacak olabilir, bunu da sonraya bırakalım.)

Oralı (genel olarak Batılı) olana ne mutlu ki yaşadığı şehrin yıkımını görmeyecektir. Oysa İstanbul'un kaderi Beyrut'la, Bağdat'la birdir. Biz, İstanbul'un yıkılışını göreceğiz (sf 150).

Özetle, fazlasıyla tanıdık Batı'ya kaçma argümanlarını edebi formları içerisinde buluruz romanda.

Ama şimdi sonraya bıraktığımız tartışmalara dönelim: 

Batı'daki akademi gökten zembille inmedi, mücadele edersek buradaki akademi de nitelikli olabilir, mi diyorsunuz? Doğu'nun kaderi yıkım değil, biz de barikattaki, işçi mahallesindeki yerimizi alabiliriz, mi diyorsunuz?

Yahu siz kiminle dans ediyorsunuz kuzum? Burjuvanın zihin dünyası zaten zengindir hani ya, en çok da mücadeleden kaçmanın teorisiyle doludur.

Bu romanda burjuva kaçışçılığının olumlanması kahramanımızın tarihçiliği üzerinden halledilir: "Her şey her zaman kötüye gider: tarihin yasası" (sf 194).

Elbette "tarih" yalnızca edebi bir tercih. Kahramanımız söz gelimi astrofizikçi olsaydı da bu kaçışçılığın teorik altyapısını pekala doldurabilirdi: Hani dünyayı çok da önemsememek için "koca kainatta bir toz zerreciği" olma söylemi vardır, sen ne kadar ciddiye alırsan al, kainatın büyüklüğü karşısında ne olduğunu düşündüğünde her şey anlamsız gelir. Evet bu yöntem insanın gözünde büyüttüğü acılarla mücadelesi için oldukça faydalıdır, fakat aynı mantıkla ilerlendiğinde bütün ahlaki değerlerin, bütün mücadelelerin de hükmü kalkar (aklıma gelmişken konuyla ilgili bir espri için bkz). 

Kerem Eksen, romanda bunu tarih ile yapıyor: Koskoca bir tarih var ve biz küçücük bir noktayız. Devasa "Tarih"e karşı bizim hükmümüz nedir ki? 

Hele hele bu tarih devingen değil de, durağan, hatta hatta topyekun bir gerileme dönemindeyse? "Bir çölü geçmek zordur" hadi ya, "peki bir çölde doğduysak?" (sf 177)

Hele hele harcanıp giden İran devrimcilerinin anısı hafızamızda tazeyken, değil mi ya? Romandaki İranlı karakterimizin, devrimci babası hakkındaki sözlerini hatırlayalım: Artık Amerika'da yaşayan İranlı İsmail " 'Bizim devrimimiz' denen şeyden söz ettikçe öyle bir devrimin hiçbir zaman yaşanmadığını, dönüp bakıldığında öyle bir ihtimalin zaten çok ama çok uzak göründüğünü..." söyler babasına. (sf 93) Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla! (Hem zaten o baba şimdi senede 400.000 dolar kazanan bir doktordur, fırsatlar ülkesi Amerika'da.)

Bu kapsamda romana kasten yerleştirilmiş olan flagellantların hikayesi devreye girer. Durup dururken, kendilerini kırbaçlayarak gezen bu tarikatın fikir babası Joachim Von Fiore'nin tarih anlayışını öğreniriz: Meğer "[...] kayda değer hiçbir şeyin vuku bulmadığı [...] uyku çağları" vardır (vurgular yazara ait) bu anlayışa göre  "[...] gaflet içinde doğan, yaşayan ve ölen kuşaklar, beyhude geçen ömürler..." (sf 198). 

Evet, aranan "bulgu" özetle budur: "Bir şeyler oluyordu hep, evet, bütün dünyada durmadan bir şeyler oluyor ve hiçbir yere varmadan, öylece olup duruyordu." (sf 212)

Madem bir şey değişmeyeceği bilimsel olarak gösterilebiliyor, şu üç günlük dünyada devrimci olmaya değer midir?

Bitmedi. İşin tarihsel olduğu kadar, felsefi boyutu da var. 

Romanda kahramanızım Fikret'in Alman dostu, tarihçi Wolfgang aynı zamanda dağcıdır. Şöyle der Wolfgang, dağcılığı hakkında: "[Yukarıdan] baktığımda herkes haklı görünür gözüme, tabii aynı zamanda da herkes haksızdır ve bu ikisi aynı şeydir, neticede her şeyi olduğu gibi kabul ederim, evet, hepsi kabulüm der dururum içimden, olan biten neyse kabulüm. Böylelikle nihayet kurtulduğumu, o aşağıdaki aptallıkların artık bana dokunamayacağını düşünüp sevinirim - ve aslında bu his de aptalcadır." (sf 201)

İşte küçük burjuvanın samimiyeti tam olarak buradadır: Hayatını üzerine inşa ettiği zeminin aptallık olduğunu adı gibi bilir, ama bunu yine de yapar ve bunu saklama gereği bile duymaz. Nihilizmi sorumluluktan kaçışı için bir kalkan olarak kullanır fakat aynı nihilizmden yola çıkarak hazdan kaçmaz örneğin. Şöyle der kahramanımız: "Hepsi kabulüm, deyip duracaktım, tarihçi olmaya geldim ben Wisconsin'e değil mi, evet ya, çok iyi bir tarihçi olacağım" (sf 202). (Her şey anlamsızken çok iyi bir tarihçi olmanın ne anlamı varsa artık?)

Koca kainatta bir toz zerreciği olduğu için dünyayı önemsemez, ama paradoksa bakın ki dünyanın içinde bir toz zerreciği olan kendinden daha önemli bir şey de yoktur. Ünzile'nin öyküsünü anlatan Sezen Aksu şarkısını yarısına kadar dinleyebilir (sf 185) fakat geçirdiği bir Pazar gününü 230 sayfa boyunca anlatmaya değer bulur! (Hatta tarihçi kahramanımız Fikret, romanda kendine özel bir tarihçi -Fikolog- bile kurgular: bireyselciliğin zirvesi.)

Romanın buraya kadar ele aldığım kısmının çok güçlü bir yanı olduğunu kabul etmem gerek: Ertuğrul Özkök'ün "gelin itiraf edelim" konsepti olarak dimağlara yerleşen ince taktiğinin ustalıklı kullanımıdır bu. Yazar bireysel günahlarının itirafına soyunmamıştır yalnızca, samimiyetiyle okurun da bilinçaltına sızar ve onu itirafa zorlar: "Siz de sorumluluktan kaçmak için benzer bahanelere sığınmıyor musunuz? Siz de bazen Batı'ya kaçma hayalleri kurmuyor musunuz?"

Doğrudur, insanların mücadeleden kaçmak için aptalca bahanelere sığındığı, bazense yalnızca ama yalnızca kaçmak istedikleri anlar vardır. Fakat burada edebiyatın görevi nedir? Bu duyguların ayartıcılığıyla mücadele etmek mi, yoksa onları samimiyet ambalajıyla satışa çıkarmak mı? Yazarın Ertuğrul Özkök'ten farkını bu sorunun cevabı belirleyecektir.

Romandaki karakteri yazarla özdeş değerlendirmem yadırganabilir. Neticede kahramanın görüşleri yazarın görüşlerini yansıtmak zorunda mı? Kerem Eksen bir anti-kahraman yaratmış olamaz mı? Elbette, kahraman-yazar özdeşliğini yekten kurmamak gerekir. Yazar, ideolojik konumlanışını kahramanında değil, kahramanının başına getirdiklerinde gösterir. Ve işte ben de tam buradan hareketle kahramanı yazarla özdeşleştiriyorum. Zira Fikret'in bu kaçışçılığı romanın sonunda bizzat yazarın müdahalesiyle haklı çıkarılıyor. Kitabın sonunda Fikret, evlerindeki kedinin ayağını yanlışlıkla incitmesine sebep olur. O an, kedinin çektiği acıyı hisseden Fikret gaflet uykusundan uyanıverir. Hasta olmasına aldırmadan yatağından fırlar ve devam etmekte olan direnişe katılmak üzere okuluna gider. Fakat o da ne? Direnişçiler taleplerinin mümkün olan en uyduruk biçimde karşılanmış olmasını kabul edip direnişlerini bitirmiş, Taksim'de kutlama yapıyor olmasınlar mıdır? 

Fikret, yaşadığı "uyanış" sonrası okuldaki direnişe katılarak kalıcı bir değişim yaşayacağına, okuldaki mücadelenin "kolpalığı" ile Fikret'in tüm kaçışçılığı haklı çıkarılır. İşte yazarın Fikret'le özdeşleşmesi tam da burada ortaya çıkar.

Kısacası şu sıralar Avrupa'ya kaçma planları yapan, fakat kendini ve çevresini bu kaçışın haklılığına ikna etmek için yeterli psikolojik-felsefi donanıma sahip olmayanlar kendilerine bu kılavuzu sunduğu için Kerem Eksen'e ne kadar teşekkür etseler az. 

Mücadelenin değerine inananlar içinse bu roman küçük burjuva zihin dünyasında bir gezintiden ibaret - fakat yol çok kasisli.

17 Ekim 2017 Salı

Yahudi Sorunu - Karl Marx

Bu kitap Marx'ın ilk eseri. Yıl 1843. Ele aldığı konu ve yaklaşımı ise 170 küsür yıl sonrası için hala çok yakıcı.

Bruno Bauer'in Hristiyan devlette Yahudilerin statüsünü ele aldığı metnini eleştiren Marx, özetle "Yahudi"nin dini bir kimlik olarak ele alınmasını sorunlu buluyor ve toplumsal koşulların yarattığı (dindarıyla, seküleriyle) gerçek Yahudi'nin kimlik meselesini ortadan kaldıracak olan çözümü tartışmalıyız, diyor. Bunun yolunun da insanı dine yönelten ihtiyaçların toplumsal olarak giderilmesiyle dinin ortadan kalkması, Yahudi'yi kendini koruyabilmek için para kazanmaya iten çarpıklığın da paranın çözdüğü sorunların toplumsal olarak çözülmesiyle ortadan kalkacağını, böylece ortada ne din devleti, ne dini ortadan kaldırıp dindarlığı güvence altına almaya çalışan ikiyüzlü laik devlet kalacağını söylüyor.

Kısacası Marx tartışmalarında pek de lafı geçmeyen bu küçük kitap günümüzün hararetli konuları için gerçekten çok aydınlatıcı bir çıkış noktası.

27 Temmuz 2017 Perşembe

Tarihin Adları - Jacques Ranciere

Ranciere'in hiçbir kitabını şu ana dek okumamıştım. Fakat eşten, dosttan duyduklarımla açık kaynaklardan kısa kısa okuduklarım üzerinden tanıdığım kadarıyla radikal, özgürleştirici bir felsefesi olan biriydi. Bu nedenle iki kez de söyleşisine gittim fakat zorlu konularda yaptığı önceden hazırlanmış konuşmaların özü çoğu zaman simültane çeviride kaybolup gitti. Yine de düşündüren, tartıştıran noktalar edinebilmiştim.

Nihayet bir kitabını okumak üzere kitabevine gittiğimde MonoKL'dan çıkan Suskun Söz ile bu kitabın arasında kaldım. Söyleşilerinden öğrenilmiş bir korkuyla, olur da anlamam, param çöpe gider diye, diğeri ilgi alanıma daha yakın olmasına karşın sırf daha ucuz diye bu kitabı seçtim. 

Yersiz bir korkuymuş. Tarihin Adları, tarihin öznelerinin tarihyazımının nesneleri olarak nasıl ele alınacağı problemini dönemlere ayırarak (kralların vakanüvisleri / bilimsel tarihçiler / Michelet'cilik) gayet berrak biçimde inceliyor ve sonunda Michelet'nin edebi tarihyazım tarzının (bilgi poetikasının) neden en bilimseli olduğunu tartışıyor. Çok kısa yoldan özetlenirse vardığı sonuç çok basit: Kralın günlükçüsü diyebileceğimiz vakanüvisler zaten tarihin aktörlerini görmekten aciz, o belgelerden yola çıkılamıyor. Dönemin esas aktörlerinin kayıtları ise çok fazla şey söylüyor. Bu çok fazla sözden oluşan veri setleri bir işlemden/çözümlemeden geçirilerek anlamlı bilgi elde edilebiliyor; fakat geçmişteki gerçekliği, bugünün sosyal bilimlerinden ödünç alınmış terimlerden yola çıkarak anlatmak anakronizme çıkıyor (Burada Ranciere'in süregiden toplumsal/siyasal fenomenlerin olamayacağı algısı yaratan argümanına bir şerh düşmek lazım). Öyleyse, diyor Ranciere, dünün gerçekliğinin bugünde anlatımı ancak edebi metotlarla olabilir: Tarihçi bu çok fazla sözden çıkan anlamı ancak edebiyatla bugüne/yarına tercüme edebilir. Kahramanlarının yerine konuşmanın (mimesis) yerini, kahramanların ne dediğini anlamak ve kendi sözleriyle anlatmak almalıdır. İyi yazılamamış aşk mektuplarındaki aşkın ne derece büyük olduğunu iyi yazılamamış olmalarına rağmen görüp iyi yazmaktır, kitaptaki örnekten hareket edersek. Yani aktörlerince mitsel olarak yaşanan tarihi, bir mit gibi yazmak.

Daha sonra ne yalan söyleyeyim biraz saçmalıyor Ranciere. Tarih anlatısının zamansal olduğu kadar mekansal sınırlarının da olması şu veya bu şekilde şart olduğundan, mekansallığın tartışmasını açtığı bir "Sözün Yeri" bölümü geliyor ki, kanımca çokça laf salatasıyla yüklü bir kısım bu. Bunu söylememin sebebi, egemen anlatıların "sapkın" nitelemesine karşı çıkarak her anlamın zuhur ettiği bir mekanın olduğunu ileri sürerken rölativizme savrulması (en azından ben böyle okudum). Zira böylece faşizme de, neoliberalizme de "anlamlı bir anlatı imkanı veren coğrafyalar" bulmak mümkün hale gelmiyor mu?

Yine bu konuyla ilgili olarak, ama yine bu konuyla ilgili olan bir önceki bölümle ilgili olmayarak gelen, coğrafyaya anlamını veren kanon anlatılar hakkındaki bölüm ise gayet iyi. "Akdeniz" dediğimiz coğrafyanın sınırlarını (yalnızca fiziki değil, beşeri olarak da) çizen Odysseia destanı örneği çok güçlü ve yerinde. Fakat burada edebiyatın gerçekliği temsil gücünden mi, yoksa edebiyatın bu gerçekliği bizzat yarattığından mı bahsedildiği ("mekan yazıldığı gibidir" derken hangisini kast ediyor, ben anlamadım) net değil. Belki de ikisi de.

Naçizane merak ettiğim husus, Ranciere bu edebiyat-gerçeklik ilişkisini neden yalnızca tarih bilimi üzerinden kuruyor? Yalnızca düşüncesine uygun örneği bir tarihçide bulduğu için mi? Değilse söylediği şeyler (anakronizm falsosu belki biraz daha hafif olmakla beraber) sosyolojiye de uygun değil mi sözgelimi? Bence öyle. Belki de bu çalışmanın böyle bir revisit'i ya da tamamlayıcı başka bir çalışma yapılacaktır, kim bilir?