nostalji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
nostalji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mart 2020 Perşembe

Lanetli Avlu - İvo Andriç (Mesele 121 Yazısı)

Ezber değil, bilimsel bir kanunun veciz ifadesi: Değişim dönemleri sancılı olur. Yeni olanı iyi ile özdeşleştiren aydınlanmacı alışkanlığımızdan ötürü olsa gerek, bu vecizede bir dil ekonomisi yapılmış gibi görünür ilk başta. Zira herkes bilir ki sancı ile kast edilen elbette ki "doğum sancısı"dır. Bu ağrı, sızı, çalkantı, kan ve gözyaşının içinden tertemiz, gürbüz bir şey doğacaktır.

Image result for “Lanetli Avlu”
Burada bir diğer "bilimsel vecize" gelir akla ister istemez, tarihteki mükerrer olayların ilkini trajedi, ikincisini komedi olarak saptayan. Küresel dünya tarihi için su götürmez bir hakikat. İlk doğum trajediyle sonuçlanmıştı: İki dünya savaşı, reel sosyalizmin yarattığı hayal kırıklığı, neoliberalizmin zaferi ve nihayet aristokratik zenginleriyle, kurumsallaşmış dinleriyle vesaire, orta çağın geri dönüşü. İkincisi de komedi oluyor şüphesiz: Doğum sancısı sandığımız şeyin aslında ishal sancısı olduğunu fark ediyoruz yavaş yavaş, tüm bu çalkantının sonunda ortaya yeni, gürbüz bir hayat değil, bombok bir şey çıkacağını. Şimdiki zamanın acılarının gelecekteki daha kötü günleri haber verdiğini düşünüyor çoğumuz. Havadan sudan muhabbet eder gibi antroposeni konuşuyoruz, dünyanın insan eliyle yok oluşa doğru gittiğini. Bahis konumuz da bunu nasıl durduracağımız değil, son darbeyi vuranın ne olacağı: İklim değişimi mi, virüsler mi, nükleer felaket mi falan.

TC toplumu olarak tarihi romanları severiz, çünkü Heinrich Heine'ye atfedilen bir başka vecizenin dediği gibi: "patatese benziyoruz, işe yarar her şeyimiz toprağın altında"dır. Özellikle Osmanlı'nın kozmopolitanizmini (sorunlu yanlarını fazla gözümüze sokmadan) hatırlatan eserlere toplumca zaafımız vardır. Biz bize kaldıktan sonra birbirimizden nefret etmeye başlamamız bizi nostaljik arayışlara ittiğinden, bizi farklılıkların hayata renk kattığı o muhayyel "altın çağ" dönemlerine götürecek gemilere binmekte buluruz çoğu zaman çareyi. Kimisi (görece daha "Aydınlanmacı" olan kesim demek doğru bir tespit olur herhalde) meşrebine göre erken Cumhuriyet dönemi İstanbul'una ("getir rakıyı vre Barba Dimitri!") gitmeyi sever; Sait Faikler, Orhan Veliler vesaire. Kimisiyse (bunlar da daha "postmodern"ler oluyor) modern problemlerin esamisinin bile okunmadığı Osmanlı'ya kadar geri gitmek zorunda hisseder kendini. Neticede bugünkü kötü günlerin çağrışımlarıyla yüklüdür erken Cumhuriyet dönemi eserleri. Zaten bu yüzden muhayyeldir ya bütün altın çağlar da, hakikatin hatırası altın çağa imkan tanımaz.

Fakat tarihe bakışımızı da bütünüyle değiştirmeye müsait, çağın ruhuna uygun, çok farklı bir psikolojimiz var bugün. Günün karamsarlığından geçmişe sığınmak işleyen bir kaçış stratejisi sanki artık. Zira her nostaljik edim, kelime kökeninin de ifade ettiği gibi (nostos "geri dönüş" demektir, algos ise "acı")  kaçırılmış bir fırsatın acısını içerir. Ve çağdaş insanın artık daha fazla acıyı kaldıracak takati yok gibi görünüyor. Bunun yerini oldukça tatmin edici bir başka duygu dolduruyor şimdilerde, daha "muhafazakar gerçekçi" bir tutum: "İnsanın hâli bugün kötü ama dün de en az bugünkü kadar kötüydü. Çünkü insan budur."

(Üvey kızını istismar ettiği yönünde ciddi ithamlar bulunduğu için adını anmak istemediğim ünlü bir yönetmenin Paris'te geçen filmi esas olarak aynı şeyi söylemiyor muydu: "Altın çağ sandığımız dönemlerde yaşayan insanların da altın çağları vardır.") 

Bu yeni tarih okuması oldukça bereketli. Çünkü yalnızca "altın çağ" addettiğimiz dönemlerde yaşayan, nicedir kıskandığımız insanlara duyduğumuz hıncı çıkarmakla kalmıyor, tarihten ders çıkararak meşhur "mümkün dünyaların en iyisi" çözümüne sığınabiliyoruz artık. "Daha iyisi olabilseydi, zaten olurdu." Bugünün dünyasının öğrenilmiş çaresizliğini rasyonalize edebiliyoruz böylece.

İvo Andriç'in Lanetli Avlusu bu tarih okumasına tabiri caizse "çift dikiş" atıyor: Bir yandan anlattığı Osmanlı hapishane manzarası üzerinden bugünün Türkiyesiyle şaşırtıcı paralellikler kurmamızı sağlarken bir yandan da bir tarihi roman içerisinde tarih meraklısı kötümser bir karakterin (Kamil/Cemil Efendi) kötümser yorumlarına yer vererek "tarihin yatay seyri" söylemini (toplumun birey üzerindeki tahakkümünün değişmezliği üzerinden) pekiştiriyor. Kitapta resmedilen Osmanlı idari ve toplumsal yapısı ile günümüz arasındaki benzerlikler hakikaten şok edici. Batılı bir ülkeyi cezalandırmak için kendi vatandaşını rehin almaktan tutun da, tutuklattığı bir insanın çok sayıda kitabı var diye öfke ve nefret hislerine boğulan valisine varıncaya kadar, anlatılan adeta bugünün Türkiyesi. Hal böyle olunca, rejim (hem de birden fazla kez) değişmiş, kuşaklar değişmiş, küresel bağlam ve bilim ve teknik de değişmiş olmasına karşın vaziyetin aynı kaldığıyla karşılaşmanın kitabın kehanetini doğrulayıcı bir rol oynadığını kabul etmek gerek. Benzer şekilde, kitapta uzun uzun anlatılan Cem Sultan'ın kaderinden çıkarmamız istenen ders, yani sultan bile olabilirken "kendisi olamama" ve küresel güç savaşları içinde yapayalnız tutsak olma hâlleri, hakikaten de bugün üzerine kafa yoran bir kişinin kendi durumuna baktığında da tespit edebileceği ilk gerçekliklerden biri değil mi?

Öte yandan, mevcut durum bünyesinde her zaman çelişkiler barındırdığını akılda tutmak ve belki de tarihte görmek istediğimiz yere bakmak gerek. Kaçıp saklanacağımız bir altın çağa ya da bugünü meşru kılmamızı sağlayacak bir paralelliğe değil, sancıların doğumla sonuçlandığı dönemlere.

26 Mart 2018 Pazartesi

İzmir Postası'nın Adamları - Ahmet Büke

"Memleket hikayeleri", İletişim Yayınları'nın bu alanda ekmek olduğunu fark edip bokunu çıkarmasıyla insanı illet eden bir yazın kategorisi oldu ya, hiçbir ihtiyaç da sebepsiz değil. Tek tipleştirici ulus devlet politikalarının sonucu olarak yaşanan kültürel çölleşme çocukluk nostaljisiyle üst üste binince horoz şekerli, siyah önlüklü, kara trenli, yöresel gazozlu sanata ihtiyaç artıyor. 

Bu ihtiyaca denk düşen edebi verimle o talebi karşılamak üzere arz edilen ticari üretimi birbirinden ayırmaksa çoğunlukla kolay olmuyor. Türkiye'deki ulus devlet projesinin -Kürtler hariç- ulaştığı başarı seviyesi nedeniyle (elbette tek sebep bu değil ama bu tartışmaya şimdilik girmeyelim) mikro-kültürlerin genç kuşaklara aktarımı bıçak gibi kesildiğinden bu yönde ciddi bir üretim yapmaya niyetlenenlerin bile malzemesi maalesef çok kısıtlı oluyor: dede-nine anlatılarıdan ve çocukluk anılarından bölük pörçük ne kaldıysa. Bunun sonucunda da çölleşmeye karşı gelişen reaksiyon geleneğe dönüşten ziyade derme-çatma bir gelenek icadı ortaya çıkıyor denebilir - ki ben buna bir tür "kiraz festivali yöreselciliği" gözüyle bakıyorum. Hem yöresinin özgün ağızlarına, mitlerine, türkülerine, demografisine hakim olup hem de hikaye anlatıcılığını başarabilecek insan ya hiç yok ya da çok sınırlı olduğundan, sonuçta aşırı dozda naiflik içeren çocukluk anlatıları kalıyor elimize. (Ve İletişim Yayınları'nın bol üç noktalı rezalet arka kapak yazıları: "Boyoz kokan sokaklar, kavrulmuş çiğdem gibi avuçları ısıtan öyküler... Mahmut Egeli'nin öyküleri İzmir'in dalgalı sesini taşıyor..." "Akdeniz'in tuzuna bulanmış öyküler anlatıyor bize Mahmut Güneyli, muz serasındaki ilk öpüşme için Kıbrıs çıkarmasının karartma gecelerini bekliyor..." - Bana herhangi başka bir yöre söyleyin, size onunla ilgili de İletişim Yayınları arka kapağı yazayım, bu kadar da iddialıyım.)

Yukarıdaki çerçeveden bakıldığında sıradışı bir öykü kitabı değil İzmir Postası'nın Adamları. Fakat, edebiyat tarihçisi de değilim ama, kitabın ilk basımının 2002'de olduğu düşünülürse belki de ekolün kurucu metinlerinden olduğundan "memleket hikayeleri" akımına dahil olmakla suçlamakta biraz temkinli davranmakta fayda var. Evet, kimi öykülerde (kurucu murucu olduğuna bakmadan kaçılması gereken) "Ah pencere önündeki sardunyalarını sularken işveli işveli bakan Rum komşumuz Marika abla..." saçmalıklarına (vallahi alay ederken bile kusasım geliyor) rastlanmıyor değil, ama güvenle söylüyorum, o kadarına da göz yumduruyor kitap. Neden mi? 

Çünkü dil işçiliği beklenmedik ölçüde güçlü Ahmet Büke'nin. Belli ki iyi bir şiir okuru. Naiflikten söz ettik diye, öyle Hüsnü Arkan vıcıklığında ıslak köpek pozları değil şiirden kast ettiğim. Söz gelimi "Pişi" adındaki öykü, vallahi Orhan Veli'ye "Abi bu öyküyü aslında sen yazdın, yazdığını unutmuşsun," diye göster, yedirirsin. Ama onu geçelim. Birçok öyküsü var ki, Nazım Hikmet'in bakışlarını görüyor insan harflerin arasından. Benim için Nazım Hikmet'in bir tür mührü olan, "düşünülmesi" imkansız, yalnızca ama yalnızca bir başka gözle "görülebilecek" benzetmeler vardır: "Hürriyet sözcüğünü söylerken sulanıyor ağızları Kübalıların, bal kutusu bir karpuzu kesiyorlarmış gibi", örneğin. İşte böyle, kelimeleri janti giyinen bir emekli ihtiyar gibi görkemli bir tevazuyla ardı arkasına dizerek örmüş öykülerini Ahmet Büke. Kokulara renk veriyor, seslere dokunuş. İçerikse de içerik: Çoğu "emek" teması etrafında dönen, İzmir'in bilindik sokaklarında kah romantikleşip kah fantastikleşen öyküler bunlar.

Doğruya doğru, kitaptaki öyküler dizilirken biraz kurnaz manav mantığı güdülmüş: İyiler önde sergilenirken, arkaya dizilen kötüler de atılıvermiş pakete. Bunlar biraz bozuyor ağız tadını. Ama olsun ilk kitaptır. Ahmet Büke'nin adını çok duyar, ama okuma gerekliliği duymazdım nedense. Bundan sonraysa bir gözüm üstünde.