masal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
masal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Mayıs 2018 Salı

İran Masalları (Karakarga Yayınları)

İki günde çitilemek üzere aldığım bir kitaptı İran Masalları. Gerçekten de "okumlama" yapılacak değil, çitilenecek türden masallar içeriyordu. Zaten Karakarga Yayınları "Migros'ta satmalık" kategorisinde yayın yapan Destek Yayınları'nın alt kuruluşuymuş. Zahmet edip baksaydım hiç almazdım. Yayın politikalarına yakışacak şekilde masalları bir-iki İngilizce derleme kitabından derlemişler. Bin Bir Gece Masalları'nın sevdalısı olmuş bir insan olarak Arap medeniyetinden daha kadim olan İran'da çok daha fazlasını bulacağımı düşünerek tuzağa düştüm. Sanırım belli bir coğrafyanın mitlerine dalmak için önce Şehname gibi metinlerden başlamak gerek. Bu da bana ders olsun.

Bu arada kapağın da tuzağına düştüm, gerçekten albenili. Aynısı aynı yayınevinin ikinci para tuzağı olan İbrani Masalları için de geçerli ama öldürseler almam.

Image result for iran masalları


24 Ocak 2018 Çarşamba

Görünmez Kentler - Italo Calvino

Yazar takibi konusunda malımdır. Bir yönetmeni çok sevip bütün filmlerini izlemek kadar doğal bir şey yoktur, ben de aynısını yaparım. Fakat iş yazarlara gelince, tuhaf bir mazoşizm hali olsa gerek, çok sevdiğim yazarların arasına binlerce boktan kitap sıkıştırırım. 

Calvino da benim için böyledir. Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu'yu okuyup da kafamdaki edebiyat tanımı darmadağın olduktan sonra uzun bir süre başka bir Calvino kitabı okumadım. Ta ki 2010 sonlarında Atalarımız üçlemesini okuyana kadar. Yazıktır ki Atalarımız "Bir yazarı önce başyapıtıyla tanımak" denen uğursuzluğun gadrine uğramış, Bir Kış Gecesi...'nden sonra benim için pek de çarpıcı olamamıştı.

Acaba bu yüzden mi, dile kolay 7 yıl sonra okudum Görünmez Kentler'i, Calvino'nun bir diğer başyapıtı olarak anıldığını bilmeme karşın? Hayır değil. Sadece bu etki 7 yıllık arayı açıklayamaz. Sanırım bunun temel sebebi kent meselesi üzerine düşünmenin biz orta doğulular için biraz lüks kaçtığına olan utanç verici de olsa gerçekçi, gizli inancım. Tartışma için bir çıkış, bir referans noktası olabilecek herhangi bir kenti olmayan bir ülkenin fertleri olarak, Haziran 2013 protestolarına kadar (ki fitilini ateşleyen olayın Gezi Parkı olması da tamamen tesadüftür ya o ayrı) "kent hakkı" diye bir şeyin var olabileceğinden dahi haberi olmayacak kadar dar bir demokratik tartışma alanına sahip olan insanlarız. En önemlisi de, savaş başta olmak üzere bin bir farklı gündem maddesinden mütevellit, "kent" tartışmasına hiçbir zaman sıra gelmemesi; "kent" üzerine tartışmanın burjuva işi ya da birinci dünya problemi olarak görülebilmesi (ve bunun haklılık payının olması).

Fakat insan çevresini saran korkunç sorunlar karşısında bazen öyle çaresiz kalır ki; her şeyi boş verip kabuğuna çekilmek ve "şimdi sırası mı" denen, ikincil önem atfedilen meselelerle uğraşmak gerçekten mümkün olur: Lenin'in 1. Dünya Savaşı sırasında Hegel'in Mantık Bilimi üzerine çalışma yapması gibi. Tuhaf ama; orta doğuda kent meselesini tartışmak için iyimser bir tahminle en az bir yirmi-otuz sene daha beklememiz gerektiği ve şu an ne okursak okuyalım bugün için pratik bir karşılığının olmayacağı düşünüldüğünde, sanırım kent üzerine okuma yapmakta hiçbir sakınca yok.

Gelelim Görünmez Kentler'e. Muazzam olduğuna şüphe yok, fakat üstelik son zamanlarda okumaktan büyük haz duyduğum ender kitaplardan biri olmasına karşın kraldan çok kralcıların "Mmm Calvino ve labirentler, Perec ve evet Borges..." süslemelerine gizlenmeden kusurlu gördüğüm yönleriyle beraber ele alarak gideceğim.

Öncelikle elimdeki YKY baskısında (22. baskı) kitabın 57. sayfada başlamasını, bundan önce toplam 50 sayfa boyunca Calvino'nun kitap üzerine iki metniyle beraber çevirmenin epey uzun, gereksizcesine akademik sunuşunun yer almasını yadırgadığımı ve okumadığımı belirtmek isterim. Klasiklerin önsözlerinde kitabın başından sonuna kadar anlatılıp bütün dönüm noktalarının, sürprizlerin vs. bok edilmesi adettendir, biliyorsunuz. Siz tam Jean Valjean'ın akıbetini öğrenmek için 1500 sayfalık Sefiller'i okumaya hazırlanırken geri zekalı yayınevi size iki sayfalık önsözde Jean Valjean'ın son sözlerinden bahseder falan. Benzer şekilde "Bu kitapta şu sembolü bulacaksınız, bunu böyle yorumlayınız, şu tematiğin kullanımını şu yazarla birlikte okuyunuz" diye okurun yapacağı okumayı en baştan şekillendiren yazılardan da nefret ediyorum. YKY editörlerine, genel yayın yönetmenine, falan fistanına sorsanız "Bir eser tamamlandıktan sonra yazarından çıkmıştır, artık onun sahibi okurdur" amentüsünde birleşirler, fakat böyle aymazlıkları yapmaktan da beri durmazlar. Bu nefreti kustuktan sonra, benim okuma kronolojime göre sonradan gelse de, kitapta yer alış sıraları itibarıyla önce bu önsözde dikkatimi çeken tek hoş detaydan söz etmeliyim sanırım: Calvino'nun bir konuda yazmaya karar verdiğinde o konuya dair yatay temalar için ayrı dosyalar tutup aklına fikir geldikçe o dosyaya bir kağıt parçacığı atması, ve dosya dolduğunda artık oradan yazacak bir şey çıkacağını anlayarak işe koyulması. Gerçekten hoş bir yöntem. Sevim Burak'ın fikirlerini çengelli iğneyle parça parça perdeye tutturması da iyi fikirdi. İnsanın kendine göre fikir havuzu oluşturma biçimleri bulması gerçekten de elzem, benim telefonda taslak SMS oluşturma yöntemim pek verimli olmuyor zira.

Nihayet kitaba geçebilirim. Kitabın izleği malum: Venedikli gezgin Marco Polo, Tatar imparatoru Kubilay Han'a onun imparatorluğunun şehirlerinde gördüklerini anlatıyor. Bu tema gerçekten ustalıkla seçilmiş: Kentlerin sahibi olan kişi sarayında sabitken, onların anlatısını hiçbirinin sakini bile olmayan bir gezgin, bir misafir kuruyor. İşte içinden çıkılmaz karşılıklı bir ilişki: Merkeze giden kent anlatıları merkezin kentler hakkındaki düşüncelerini belirlerken, merkezin düşüncelerinin şekillendirdiği kentler de bu anlatılara zemin oluşturuyor. Tam bir Michel de Certeau okuması: Şehir yukarıdan bakanlar için opaktır, onların teknokratik bakışı şehri şeffaf sanır, fakat şehir, aşağıda onu pratik olarak yaşayanların ürettiği tuhaflıklarla var olur. Ben bu noktada Certeau'nun düşüncesinde gereğinden fazla umut ışığı görüp "aşağıdakilerin" eylemlerinde zafer pırıltıları görenlerden tiksinirim aslında. Neticede onlar "yukarıdakilerin" belirlediği makro ölçek içinde küçük kaçış alanları yaratmaya muktedirdirler ancak. Evet bu kaçışlarla açılan delikler büyük çatlaklara dönüşme potansiyeli taşırlar; ama bu konuda gereğinden fazla iyimser olmak, makroya da müdahil olma mücadelesinden kaçmak için mazeret aramayan bir aptallıktan başka bir şey değildir. İnsanların AVM'leri karşı-iktidar üreten oyun alanlarına dönüştürmesini umut etmek, hatta utanmadan buna dair küçük emareler bulup boncuk gibi pazarlamaya çalışmak yerine AVM'lere temelden itiraz etmek gerekir. Fakat böyle bir Polyannacı gerizekalılık var diye de tam tersine savrulmamak; merkezi iktidarların attığı her planlı adımın da mutlaka iktidarlara yaramadığını, halkın gündelik direnişler üretebildiği gerçeğini de göz önünde bulundurmak da gerekir ki iktidarı gözünde fazla büyütüp korku ve yılgınlık hissiyle titreyen acizlerden olmayalım. De Certeau'nun düşüncesi bana tam da bunu söyler. Bu anlamda Calvino'nun "kentleri betimleyenler"le "kentleri belirleyenler" arasında kurduğu bu dengeyi önemli buluyorum.

Bizi hayal kentlerinde tam da bu yukarıdaki bakış açısıyla gezdirecek olan kitap, "kentleri belirleyenler"den olan Kubilay'ın imparatorluğunun geleceğine dair umutsuzluğuyla açılır. Bu girizgaha göre Kubilay, yıkıma karşı işleyen bir dinamiği ancak bu kent anlatılarında görebilir. Biliyoruz ki şehir devletlerden tutun da "Roma" İmparatorluğuna varıncaya kadar her kent bir imparatorluk kıvılcımıdır, demek ki Kubilay için kent fikrinin sonsuzluğu imparatorlukların da sonsuzluğunun kanıtıdır. Burada tamamen yeni bir konu çıkıyor karşımıza: Neden köyler değil de kentler imparatorluk tohumları görülür? Bu sorunun cevabı, "bütün köylerin birbirine benzerliğine karşın kentlerin özgünlük mekanları olması" olsa gerek. Öyleyse soruyu genişletelim: Neden bütün köyler birbirine benzer de, özgünlük kentte başlar? Çünkü köy kendi kendine yeterli bir ekonomik birimdir, üretilen artı değerse kente akar: kentte düğümlenen ekonomik ağlardan taşan ekonomik artık, burada köy ölçeğinde görülmesi imkansız kültürel biçimlerin ortaya çıkmasını sağlar. Öyleyse kent dendiğinde akla gelen ilk husus "takas" olmalıdır. Oysa bu ilk bölümde, kentlerin ele alındığı on bir farklı kategoriden  Anı, Arzu ve Göstergeler'i ağırlıklı olarak ön plana çıkarır Calvino. Üstelik, bunlar farklı kategorilermiş gibi görünse de Arzu'yla anılan Dorotea'da Anı ("O sabah, Dorotea'da..."), Anı'yla anılan Zaira'da ise Göstergeler öne çıkar ("Oysa kent geçmişini dile vurmaz ... bir elin çizgileri gibi barındırır içinde.") Neden? Bunlardan "Anı" başta olmak üzere ilk iki kategoride ağır bir melankoli, kentin hazlarına bir geç kalmışlık ya da her şeyin en başından başka türlü gelişebilecek oluşu damga vurur. Kentleri hafızanın ve arzuların kurduğu, ve denklemin öteki yanında ise kentlerin belleğimizi ve arzularımızı şekillendirdiği tuhaf bir dinamiği anlatısının merkezine alır Calvino (ikinci bölümden itibaren de başlangıçların, şimdinin ve bitişlerin birbirleri üzerindeki belirleyiciliğidir aslolan). "Kentler ve takas" ise ancak ikinci bölümün sonlarında çıkar karşımıza ilk olarak. Öyleyse Calvino'nun felsefi derdi insan için bir "kent ideali" oluşturmak adına mevcut kentlere bir "tersine mühendislik" uygulamak değil, kent sistemi içerisinde bireye bakmak gibi görünür. Kent de, diğer bireyler içinde bir birey gibi öne çıkar, insanın kontrolünden kaçmış, bağımsızlaşmıştır Calvino'da kent. Böylece henüz ilk bölümde iki "hata" tespit ediyorum ben: Biri Takas'ın ihmal edilmişliği (Her biri eşit önemdeki on bir kategoriden yalnızca biri olarak ele alınması). Diğeriyse "Kentler ve X" kategorizasyonunun geçişkenliği, gereksizliği ve plansızlığı. Gerçekten de, "Kent" dendiğinde akla gelecek on bir kategoriden biri "İnce Kentler" midir, bir diğeri "Sürekli Kentler" midir? "Kentler ve gıda" önemli bir kategori olamaz mı mesela, veya "Kentler ve ses", ne bileyim, neden "Kentler ve meslekler" değil, "Kentler ve adetler", "Kentler ve törenler" değil?

Kitabın içeriğine gelirsek, belirli bir yönde ilerlediğini söyleyemeyiz; ütopik kentlerden kötü örneklere doğru bir gidiş, ya da geçmişten geleceğe kent tarihselliği içinde bir yolculuk değil bu. Bir dükkanda rastgele gezer gibi daha çok, herkesin zevkine göre bir şeyler bulacağı bir kentler galerisi. Bu açıdan son derece şahsi okumaların kitabı diye düşünüyorum Görünmez Kentler için.

Anlatılan elli beş şehir içinde, benim bilhassa etkilendiğim, üzerine epey düşündüğüm kentler şöyle:

Despina: Pire'yi hatırlattı bana; hangi yönden gelinirse gelinsin diğer yöne gitmenin bir aracından başka bir şey olarak görülmeyen, yalnızca bir kaçış limanı işlevi gören zavallı Despina.

Maurilia: Metropolleştiği için nostaljik bir lezzet olarak yalnızca geçmişi ile var olan, geçmişinin güzelliği yalnızca bugün varolmadığı için hatırlanan şehir. Anadolu'daki pek çok "büyükşehir" gibi.

Fedora: Burada geçmişte düşlenmiş bütün "ideal Fedora"lar sergilenir. Şunu düşündürür: Kentin bugününü ve geleceğini konuşabilmek için ona dair hiçbir hayal asla unutulmamalıdır. Gerçek anlamıyla "bilimsel plancılık" bu değil midir?

Olivia: Bir kente tıpkı bir restoran gibi mutfağıyla birlikte bakabilmek. Kentin cilalı yüzünün arkasında onu var eden çirkinlikler vardır.

Sofronia: Lale devirlerini bekleyen, sefahat için kurulmuş kent. Bugünün zavallı Beyoğlusu.

Eutropia: Yurttaşların sürekli bir devinim içinde yeni toplumsal roller edinmesine olanak tanıyan "setler". Sosyalist bir düş.

Ottavia: Örümcek ağı üzerine kurulu şehir. Müthiş bir sürdürülebilir kentleşme" fikri. Ekolojik, ekonomik ve demografik sınırlarının farkındalığıyla yaşayan, "mecburen bilinçli" yurttaşların şehri.

Ersilia: Güç ilişkilerinin ideal olanı kurabilmek için grafikleştirildiği, sibernetik akla sahip şehir. Teknikle desteklenmiş demokrasi.

Leandra: Burada geçmişin ve şimdinin kültürleri her daim hesaplaşır. Bugünün yurttaşları geçmişte kurulana mı adapte olmuşlardır, yoksa geçmiş bugün tesis edilen yepyeni kültürün içinde mi anlamlandırılır? İstanbul'u düşünelim: Müslümanlar İstanbul'u fethederek İslamlaştırdılar mı, yoksa yüksek Roma kültürü içine aldığı İslam medeniyetini kendine mi benzetti?

Fakat daha birçok tema var kitapta: birinde orijin mitlerinin önemine dikkat çekilir, bir diğerinde kentin her bir yurttaşı için farklı bir anlamı, farklı bir çehresi olduğu gerçeği vurgulanır; şehrin merkezinin sürekli kayması, şehrin homojenizasyonu, ekümenopolis sendromu, "kurulamamış", plansız şehirler (örneğin Balıkesir, görmediyseniz bir şehir nasıl kurulamaz gidip görün), diyalektik bir karşıtlık üzerinden gelişen şehirler... Tamamı konu edilir.

Tüm bu sayede, dört başı mamur bir kılavuz olmasa da (böyle olmak gibi bir iddiası zaten bulunmuyor) kent üzerine düşünmek, konuşmak, kentle ilgilenmeye bir yerlerden başlamak için ilham kıvılcımlarıyla dolu bir barut fıçısı Görünmez Kentler. Kısa bölümlerden oluşan, bağımsız yapısı sayesinde de tam bir başucu kitabı. Okuyan herkesle uzun uzun konuşmalı.

24 Ekim 2017 Salı

Burhan Sönmez'in İstanbul İstanbul'u: Bu Zindanlar Ne Yana Düşer?

"İstanbul İstanbul" iddialı bir isim. Tanpınar'dan sonra İstanbul'un duygu coğrafyasından bahsetmek çok ama çok zor. Örneğin kimileri için belki de Tanpınar'ı geride bırakmıştır -ki Nobel ödülü bile "kentinin melankolik ruhunun izini sürmesi ile ilişkilendirilmiştir- fakat Orhan Pamuk'un bile İstanbul'a yeni bir anlam katmanı eklemekteki başarısı bence yok denecek kadar azdır (zaten Orhan Pamuk büyük bir balon ya neyse). İhsan Oktay Anar'ın yarı tarihi-yarı masalsı İstanbul'unu da unutmamak gerek. Öyle bir kent ki, bazı yazarlarının birlikte anılma ölçeği semtlere kadar inmiş, Sait Faik - Burgazada gibi, Demir Özlü ve Beyoğlu gibi. Hal böyleyken bir edebiyatçı için İstanbul'u ele almak, İstanbul tabelasını görünce "Sana yenilmeyeceğim!" diye bağıran yurtiçi gurbetçinin hissiyatı gibi Don Kişotvari bir deli cesareti ister. Hal böyleyken postmodernizm imdada Hızır gibi yetişir. Sözcüklerle inşa edilen bir İstanbul, "herkesin İstanbul'u kendine özel" fikrinden yola çıkarak yazmaktan başka yol kalmamıştır. 
Burhan Sönmez de buna girişmiş, bildiğimiz anlamıyla İstanbul'u değil, karakterlerin hikayelerinde kurulan kavramsal İstanbul'u anlatmış. Bazen bir düş ülkesi yapmış onu, bazense modern medeniyetle, yani büyük harfle yazılan Kent'le eş anlamlı kılıp insana dair kimi soruşturmalara dekor olarak kullanmış. Alt alta iki İstanbul, hangisinin daha "gerçek" olduğu sorusunu uyandırarak tam yerinde kullanılmış. En nihayetinde bu büyük bir başarıdır. Dil büyüleyemese de çok çok nadiren aksamış, oldukça sık şiirselleşmiş, muhteşem ince bir işçilik ürünü değilse de göze hitap etmeyecek tüm unsurlardan özenle arındırılmış, süslemeleri olmayan ama çok zarif bir yapı gibi. Kurgu usta işi, hikayenin oyuncu yönü muazzam.

Elbette beğenmediğim çok kısım var. Örneğin her ne kadar metinlerarasılık diye meşrulaştırmak kolay olsa da hikayeciliği bu kadar başarılı bir yazarın metninde Moby Dick vb. gibi halihazırda var olan hikayelerin İstanbul'la zayıf bir şekilde dahi ilişkilendirilmeye gerek kalınmadan yeniden anlatılması doğru olmamış, doğru olmamaktan öte esprili bildiğiniz bir arkadaşın Yiğit Özgür'den gördüğü esprileri yanınızda tekrar yapması gibi yazarın kabiliyetini yeniden sorgulatan bir etki yapmış. İşkencenin sanatta kullanımı konusu da kanımca oldukça hassastır, işkencecinin karanlık yüzünü anlatmak önemli bir iş, fakat sobaya yanaşan çocuğa cısss yapar gibi insanlara "Devrimci olursanız başınıza işte bunlar gelir," diye sayfalar dolusu acı tasviri yapmanın muhalif bir tavır olmadığını düşünüyorum. 

Bu iki itirazım da öyle dipnot değil, beni ciddi ölçüde rahatsız eden hususlara dair. Fakat bir sonuncusu daha var ki bence kitabı en çok boşa düşüren kısım da bu: Yazarın reel İstanbul'u bilmemesi. 

Evet Burhan Sönmez kapasitesinin farkında olarak girişmişti İstanbul anlatısına, o bir Tanpınar ya da Orhan Pamuk değildi, onlar gibi İstanbul doğumlu da değildi zaten ve kendisi de bunu bildiğinden İstanbul'un kendisi için opak kalan kısımlarını edebiyatın yorumuyla billurlaştırmıştı. Fakat aynı dertten muzdarip İhsan Oktay Anar bunu masala ve tarihe kaçarak yaparken Burhan Sönmez romanının zamanı olarak bugünü seçtiği için bu gardlarından biri (tarih) düşmüş ve laf ne zaman reel İstanbul'a gelse (ki konu itibarıyla ne kadar kaçsanız da gelmek zorundasınız) reel şehir tıpkı Kültür ve Turizm Bakanlığı broşürü gibi "anıtsal İstanbul" etrafında dönüp durmuş -kitabın kapağı da bu kapsamda çok manidar. Kız kulesi, adalar, saraylar... Evet, İstanbul'un landmark'ları bunlar. Fakat İstanbul bundan ibaret değil, hele ki kahramanlarınız devrimcilerse hiç değil. Atıldığı hücrede "Burası İstanbul mu?" diye soran Küheylan Dayı gibi, merdivenaltı tekstil atölyelerinde "Burası İstanbul mu?" diye soran insanların şehri burası. Kitap yanımda değil, bu nedenle tam cümleyi aktaramadığım gibi sayfa numarası da veremeyeceğim, fakat yazarın bu yoksunluğunu ele veren çok kısım var romanda. Bir yerinde "Sirkeci'den trene bindik, yıkık mahallelerden geçerek son durağa kadar gittik," diyor. Yıkık mahallelerin, son durağın adı yok. İstanbul'da yalnızca merkez bir isim kazanıyor yani, bazen Sirkeci, bazen Haliç oluyor, onu çepeçevre saran varoşlarsa "varoşlar" olarak kalıyor. Aynı şekilde ve hatta tam olarak yazarın bakışını veren nokta, karakterlerimizin buluştuğu Doktor'un balkonu. Yahya Kemal'in "Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul"u gibi merkezi ve yüksek bir konumdan kente bir haz nesnesi olarak bakan bu balkonda bakış merkezin dışına (benim görebildiğim kadarıyla) bir kez kayıyor, "Anadolu yakasının varoşları," denilip geçilirken. Gerisi varsa yoksa batan günışığında Kalamış manzarası, falan filan... Karakter tercihleri de yazarın bu zaafını ele veriyor: bir doktor, bir öğrenci ve yazarın hemşehrisi bir köylü. Bir tek diğer karakter, Kamo bize bizzat "Öteki İstanbul"un temsilcisi olma potansiyeli taşıyor fakat hayır, "marka İstanbul"dan bir kez çıkıyor Kamo, evsizlerin arasına (yine Suriçi'nde!) karıştığında, fakat bu imkan penceresinde bile şarap içip şiir okuyan, son derece banal bir "evsizlik" arketipi görünüp kayboluyor ancak. Yazarın hakkını yemeyelim, öğrenci Demirtay'ın bir varoş mahallede saklanması gibi kısımlar da yok değil. Fakat nicel olarak yeterli değil bu yan hikayecikler. Nitel olarak da değil: Herkes hikayelerinde kendi İstanbul'unu kuruyorsa eğer, varoşların da yarınların yapı taşı olmak üzere kurduğu bugünün hikayeleri, masalları olsa gerek. Efsanevi direnişlerin, ilham veren dayanışmaların hikayeleri olsa gerek, arka sokaklarda bir yerlerde Robin Hoodlar, İnce Memedler vücut bulsa gerek...

Dolayısıyla iki İstanbul var evet, biri üstte biri altta tamam, ezenler ve ezilenler, eyvallah. Fakat yazarın indiği "aşağıdaki İstanbul" o gerçek "aşağıdaki İstanbul" değil ne yazık ki, aşağısıyla ve yukarısıyla "gerçek İstanbul"dan kaçılmış bir sığınak yalnızca.

5 Eylül 2017 Salı

Al Gözüm Seyreyle Salih - Yaşar Kemal (Spoiler İçerir)

Büyük yazarlar korkutuyor. İçsel veya dışsal nedenlerle iyi bir okuma yapamazsam, kitabın derinliğine giremezsem, belki bir ömür zihnimde taşıyacağım replikleri, imgeleri, öykücükleri, nükteleri heba edersem diye çekiniyor, bu kitapların bir zamanlarının olduğuna, o an geldiğinde kitabın kendini okutacağına inanıyor insan. Bu bende en çok Yaşar Kemal için böyledir. Şu ana kadar (bu sonuncu dahil) altı kitabını okuduğum ve hepsiyle de beni sarsan, büyüleyen yazarın Bir Ada Hikayesi dörtlemesine başlamaya hala çok korkuyorum söz gelimi. Neyse ki, tatlı bir zorlama neticesinde Al Gözüm Seyreyle Salih'i okuyabildim de yine kavuştum Yaşar Kemal'e. 

Diğer kitaplarına hem çok benziyordu, hem de oldukça ayrıksı yönleri vardı bunun. Örneğin ilk basımı 1971'de olan Binboğalar Efsanesi'nde bazen tevatürle, bazense salt kendi kendilerine konuşarak bir anda kendi gerçeküstü anlatılarını kuruveren karakterlere çok benziyor ana karakter Salih (bu kitabın ilk basımı 1976). Öte yandan artık bu anlatılar hayal aleminde yalıtılmış değiller, gerçeğin içine her an her saniye sızıyor ve karakterler için bir gerçeklikten kaçış yöntemi olmaktan çıkıp gerçekliği var eden bir boyuta bürünüyorlar. İkinci olarak, hem Yaşar Kemal'den, hem de yazıldığı dönemden beklendiği üzere bir "X sorununa parmak basma", "Y'nin yok oluşuna bir ağıt" romanı değil Salih. Ancak masalsı yapısının arkasına sığınarak toplumsal sorunlara da gözünü kapatmıyor, hatta nasıl İnce Memed'de ya da Binboğalar Efsanesi'nde dönemin politikacıları bile gerçek isimleriyle bu büyülü anlatının içinde var oluyorsa, bunda da onca masalsılığın içinde Ali Rıza Binboğa kasabaya gelebiliyor örneğin.

Bir büyüme romanı olarak okudum ben Salih'i. "Büyüyünce ne olacaksın?" sorusunun (sorumluluğun üniversite tercih uzmanlarına emanet edildiği ya da "asker/polis olacağım"a esir düştüğü çağdan hemen önce) tılsımını büyük ölçüde koruduğu dönemde, okula verilmemiş Şileli bir çocuğun gözünden rol modeller üzerinden kaçakçılık dahil bir mesleki panorama çıkartılmış romanda. Hepsi bu çocuğun gerçekliğine göre sunulmuş; hiçbiri kağıt üzerinde değil çünkü her biri neticede çocuğun hayatına temas eden bir karakter ile ilişkili, kaçakçılık bir macera mesela, doktorluk güzel ama yabancı, balıkçılık meraklı ve korkunç, demircilik yalnız, öfkeli, kıvılcımlı...

Bu bağlamda Yaşar Kemal'i büyük romancı yapan, misal Kemal Tahir'den kat be kat üstün kılan şey bu büyüme hikayesini gerçekten bir hikaye kılması. Kemal Tahir'in "Esir Şehrin İnsanları"nı hatırlıyorum, kitapta gerçekten de işgal altındaki İstanbul'daki İstanbullu profillerini çıkarmak istemiş ve oldukça gevşek bir olay örgüsü ile kitabın her bölümünde bir başka profili okura tanıtmaya varan bir çiğlik çıkmıştı ortaya. Yaşar Kemal'in bu kitabın adını "Hangisi Gibi Olsam" koyduğunu ve her bölümde bir başka meslekten karakterle bir olay yaşayıp dersler çıkardığını gözünüzün önüne getirin. Getiremezsiniz.

Bu açıdan baktığımızda, kitaba damgasını vuran iki unsurun meslek dahi olmaması manidar. Bunlar yaralı bir martı yavrusu ile mavi bir oyuncak kamyon. İkisi de başta renkleriyle olmak üzere (renkler, kokular Yaşar Kemal'de her zaman çok baskın öğelerdir ya zaten) Salih'in aklını başından alan bu iki temel unsur uyandırdıkları tutkular üzerinden hikayede belirleyici rol alırlarken büyümeye dair pek bir şey söylemiyorlar gibi görünse de, daha derin bakıldığında Salih'in arayışına dair ipuçları barındırdıkları söylenebilir sanırım. Biri materyal dünyanın albenisini simgelerken bir diğeri doğanın bir parçası olarak insan olmayı hatırlatıyor sürekli. Mavi kamyonun büyüsü bir kamyon enflasyonu içerisinde kaybolup giderken, iyileşmez denen martının iyileşip üstüne bir de uçmasının ölümün de, yaşamın da mucizevi oldukları kadar aleladeliklerini ortaya seriveriyor; can vermek de, can almak da zorluklarına karşın sıradanlaşıyor. Nihayet Salih can aldığı için onmayan balıkçılıkta karar kılsa da Yaşar Kemal'in müdahalesi ile cevhere can veren demircilik kaderi oluyor Salih'in.