25 Aralık 2017 Pazartesi

Perihan'la Alakadarlar Cemiyeti - Ferat Emen

Diyelim ki küçükken anneniz babanızı av tüfeğiyle vurmuş. Öyle herkese söylemiyorsunuz. Ezbere bir yalanınız var, babam trafik kazasında öldü. Yıllar içinde kazaya dair detaylar bile geliştirmişsiniz, ne kadar detay verirseniz gerçeklikten o kadar uzaklaşıp rahatlıyorsunuz çünkü. Veya lisede bir arkadaşın cebinden bir miktar para araklamışsınız, ortaya çıkınca adınız hırsıza çıkmış, yıllar boyunca alay edilmişsiniz. Sırtınızdaki bir çocukluk hastalığından kalma büyük yara iziniz yüzünden vücudunuzdan utanıyor da olabilirsiniz, her sene yaz gelmesin diye dua ediyorsunuz ki kısa kollular, şortlar giyilmesin. Arkadaşlar denize çağırınca bahane bulmak zorundasınız. Ulu orta konuşmadığınız, "kendimle barışığım" gösterisi yapamadığınız bir veya birkaç travma. Herkesin vardır.

Şimdi bir de arkadaş ortamı gelsin gözünüzün önüne. Yakın dostlar birlikte. Laf lafı açıyor, birinin aklına konuyla ilgili komik bir fıkra, bir anekdot geliyor. BAM. "Av tüfeğiyle götünden vurmuş!" diyor fıkrada. BAM. "Amına koduğumun hırsız piçi, bir de bacak kadar bişey" diye anlatıyor arkadaş. BAM. "Hatunu soydum ki bir baktım sırtında cılk yara, aynen geri giydirip yolladım." Herkes gülüyor. Travmanızdan habersizler. Dostunuzun kötü bir niyeti yok. Bu yüzden siz de güler gibi yapıyorsunuz. Ama canınız pis sıkılıyor. 

Bir başka arkadaş ortamı. Yine sizin camia. Ama içinde pislik tipler de var. Aranızın kötü gittiği biri var mesela. Laf lafı açıyor, bu köpek soyunun bir espri yapacağı tutuyor. Veya bir anısını anlatacak. BAM. O esnada gözlerinizin içine bakıyor. Gözlerinde hastalıklı bir ifade. Dudaklarının kenarında kusmuk sızar gibi bir sırıtış. Şerefsiz. Travmanızı biliyor. Daha önce birine anlatmışsınız. Onun da kulağına gitmiş işte. Avcuna düşmüşsünüz bir kere. En rahat hissetmeniz gereken ortamında sadizmin doruğuna varıyor. Alenen "Senin şöyle bir travman var," dese, bilen bilmeyen herkese duyursa bu kadar ızdırap veremeyecek, biliyor. Kıvrandırmak daha zevkli.

allahın sadisti
İşte Ferat Emen de bizim edebiyatımızın sadist ruhlu herifi. Öykü değil fıkra anlatıyor. Şerefsiz adam fıkraları. Bazen güldürüyor da. Hatta çoğu zaman. Dinlendirip dinlendirip dövüyor çünkü. Her şeye rağmen dünya güzel bir yer, diye düşünmeye başladığın anda hissetmiş gibi kendini hatırlatıyor. Dondurma kasesindeki kıl gibi. Tam hatunla buluşacağın gün burunda çıkan öküz gibi sivilce ya da. Patlatmaya çalışınca daha pis kızarıp büyüyor. 

Kimilerine göre Haneke çok rahatsız edici olabilir. Ferat Emen Haneke'yi rahatsız etmeye oynuyor. Mahallede top oynayan bacak kadar veletlerin oyununa karışan lümpen mahalle abisinin şerefsizliğiyle öykülerin akışını bozuyor. Olmayacak yerde bir küfür savuruyor. Saçma sapan karakterleri yan yana oturtuyor. Ertesi gün gireceği sınavın stresiyle uykuya dalan çocuğun rüyasında iflas eden Meksikalı bir tekstil devi olduğunu görmesinin manidar mantıksızlığı gibi.

Perihanla Alakadarlar Cemiyeti'ni ikinci kez, aynı heyecanla okudum. Aradan belli bir süre geçsin, üçüncü kez de okurum. Hüsniye Hanım'ın Ağzı'nı birine vermişim sanırım, bulsam onu da okuyacaktım. Teknik ve içerik olarak günümüz yazarları arasındaki tek özgün kalem Ferat Emen. Böyle topluma böyle öyküler.

17 Aralık 2017 Pazar

Kabil - Jose Saramago

Kabil, Saramago'nun son romanıymış. Bir insandan artık son eserini yazıyor olduğunun farkında olmasını, hele hele bu farkındalığı bir bilince dönüştürerek son noktayı bir başyapıtla koymasını beklemek biraz haksızlık. Kimse "Bu eserden sonra zaten ölürüm" psikolojisiyle yaşamak istemeyeceği gibi, büyük zihinlerin bir "Ömrüm vefa ederse şunu da yapmak isterim" projesi de hep vardır muhakkak. Yine de insan o sahneden çekiliş anında avuçları patlayıncaya kadar alkışlamak istiyor. Bu da büyük ölçüde saygıdan tabii, o büyük isimleri "Onun zaten bitmişti," diye anmamak için. Ama bir de aydınların dümdüz bir çizgiye benzeyen bir bilgelik yolunda yürüdüğünü düşünüyor insan ister istemez, dün anlam dünyamızı onca zenginleştiren biri zihinsel olarak gerilemediğine göre bugün neler yapmaz, vs... Fakat öyle olmuyor, belki yaşlılığın yorgunluğu ince işçiliği baltalıyor, belki de tam da o beklediğimiz bilinç ters bir etki yapıyor ve son eserler bir yetiştirme telaşının içinden yeterince işlenmemiş olarak çıkıveriyor.

Kabil bende bu etkiyi yarattı. Bir edebiyat devinin son romanında Eski Ahit'i bir odyssey'e çevirmesi, hele ki Habil/Kabil hikayesi üzerinden, tüyleri diken diken eden bir fikir. Hakkını teslim etmem lazım, fikrin forma yansıması muazzam. Hikayeler oldukça pürüzsüz. "Fırsat bulmuşken konu üzerine düşüncelerimi boca edeyim" cazibesine kapılmadan kutsal kitapların kıssa formundan şaşmayan bir metin. Tabii ki sonuçta adam Saramago, ilk kitabını yazan heyecanlı bir gençten söz etmiyoruz ki düşmediği tuzakla övmenin bir mantığı olsun.
İçerik olarak varoluşçu bir kitap demek kolaycılık mı olur bilmiyorum ama diyeceğim. Camus'nün Yabancı'sındaki Mersault'nun işlediğine çok benzer bir saçma cinayetin faili Kabil'in "anlam"a saldırısı bana bunu dedirtiyor. Buradan yine forma dönersek, yaratılanın yaratana onun metninde savaş açması Camus'nün açtığı yolu bir adım ileri de götürmüş oluyor (Camus bu savaşı yargı ve rahip önünde yapıyordu). Odyssey izleği kullanılarak varoluşun bütün saçmalıklarının şimdiki zamanda üst üste bindirilmişliği, yani bugünün bireyinin geçmişin ve geleceğin günahlarının, saçmalıklarının, genel olarak tarihselliğinin sorumluluğu içerisinde sıkışmışlığının resmedilmesi de çok etkileyici.

Fakat... İki paragraflık övgünün forma odaklanması rastlantı değil. Saramago'nun ironisi, nasıl desem, yeniyetme ateistin dinle alay etme heyecanını biraz fazla andırıyor. Hele ki Kabil sahneye çıkana kadarki Adem ve Havva bölümleri şoke edici ölçüde zayıf. En kötüsü de "babayı öldürmek" dürtüsüyle hareket eden Kabil bu (varoluşsal) sancıyı hiç yansıtmıyor, başından sonuna kadar kararlı, tüm davranışları tutarlı. İnsan, hele ki kitap öyle ya da böyle bir "yol hikayesi" iken, ana karakterin yol boyunca açmazlara düşerek, acılar çekerek, dersler çıkararak vb. olgunlaşmasını bekliyor. Yine Yabancı'ya döneceğim: Evet, Mersault da ilk sayfadan sonuna kadar aynı insandı ama o bir insan değil kendine edebiyatta temsil bulmuş, "vücuda gelmiş bir düşünce"ydi. Zaten biraz da bu nedenle felsefi olarak güçlü fakat edebi olarak vasat bir kitaptır Yabancı

Bu yüzden o "son" kitaptan beklediğim gibi bir başyapıt değil Kabil. Sanıyorum Saramago da bu "son" kitabı sana bana değil de Tanrı'ya yazdı, sırf bak o "son" geldi ve sana yenilmedim, nanik, diyerek dil çıkarmak için.

13 Aralık 2017 Çarşamba

Türk Hikaye Antolojisi (Der. Seyit Kemal Karaalioğlu)

Türkiye'nin edebiyat tarihinde bir "devler ligi" varsa, bu ligde çok çok on, bilemedin on beş yazar var. Buna karşın ikinci ligde, yani berbat yazmayan, kendini okutmayı başarabilen, fakat eşe dosta tavsiye etmeyi gerektirmeyecek, dönüp dönüp bakma arzusu uyandırmayacak sanırım ik-üç yüz kadar yazar vardır. Edebiyatı bir boş zaman aktivitesi olarak geçirmeyen, bir ülkenin edebiyat tarihine üç aşağı beş yukarı hakim olmak isteyen biri için fazla kalabalık bir toplam bu. Her yazarın derdine, tarzına dair bir fikir sahibi olabilmek için birer kitaplarını okumaya kalkmak bile yıllar süren bir macera anlamına geliyor. 


İşte bu noktada antolojiler giriyor devreye. Daha önce okuduğum Çağdaş Yunan Edebiyatı Antolojisi'nin yeni Yunan yazar keşfetmemde bana sağladığı faydadan hareketle sahafta Türk Hikaye Antolojisi'ni görünce hemen atladım. Ne de olsa iyi öykücü de, kötü öykücü de kendini iki sayfada bile gösterebiliyor. Fakat her öykücünün dönemleri var. Örneğin Sabahattin Ali'nin Atsız çevresindeyken yazdığı öyküleri hakikaten berbattır. Bu derlemenin en büyük eksikliği, yer verilen öykülerin hangi kitaplarda/dergilerde yer aldığını ve yayın tarihini öğrenmemizin mümkün olmaması. Bu nedenle o öykünün yazarın hangi döneminin eseri olduğunu anlayamıyoruz. (Mesele Tanpınar'ı bilmeyen bir insan, onu bu derlemede yer verilen Adem ile Havva öyküsü üzerinden tanısa bir daha dönüp Tanpınar okumasının imkanı yok.) Dede Korkut'la başlayıp (gerçekten) neyse ki doğrudan Tanzimat'a atlayarak onu da hızla geçen ve Selim İleri ile biten 1984 tarihli bir derleme bu. Okuyunca yukarıda yaptığım "lig" kategorizasyonuna daha da ikna oldum. Müthiş önyargılarım sayesinde henüz tek bir satırını okumamış olduğum Demir Özlü, Halikarnas Balıkçısı, Selim İleri, Tarık Buğra gibi insanların gerçekten de okunmayı ne kadar hak etmediğini insan çok iyi anlıyor. Yine de bahsettiğim eksiklik nedeniyle insanın içinde bir "acaba?" kalıyor.


Bu acabalar bir yana bırakıldığında koca derlemeden, zaten çoktan okuduğum Sabahattin Ali, Yaşar Kemal gibi isimleri saymazsak, "keşif" babında bana yalnızca Necati Tosuner ismi kaldı. Bir de hep okumak istediğim ama kitapçıya gidince de hep arada kalıp almaktan vazgeçtiğim Necati Cumalı'ya bir göz atmak gerektiğine -yine- ikna oldum.

Olsun, bu da bir şeydir.

4 Aralık 2017 Pazartesi

Adnan Özyalçıner - Alaycı Öyküler / Aradakiler

Türkiye'de öykünün seyrini değiştirdiği söylenen 50 kuşağı öykücülerinden (zaten Türkiye'de başka bir öykü akımı da duymadım ya neyse) Adnan Özyalçıner'i hiç okumamıştım. Ben onu Sennur Sezer'in kocası ve sol edebiyat yarışmalarının daimi jüri üyesi olarak bildim yalnızca. Bir sahafta bu kitabı gözüme çarpınca hiç düşünmeden edindim.

Vay edinmez olaydım. Evrensel Basım Yayın'ın dört ciltlik Adnan Özyalçıner serisinin sonuncusu olması tesadüf değil sanırım. Belli ki yazarın en niteliksiz ürünleri sona bırakılmış. "Alaycı Öyküler" adlı ilk bölümün en dikkat çekici özelliği, öykülerin alaycı olmaması. Çoğunluğu yazarın (boşluklarını uydurarak doldurduğu) anılarından oluşan bu öyküler edebiyat tarihimiz açısından belirli bir önem arz ediyor olabilirler fakat edebi olarak dikkate değer bile değiller. Aynı bölümde yer alan ve anıdan çok öykü formuna göz kırpan metinlerde de -yazarının içimizden biri, samimi biri vb. olduğu izlenimi vermeleri dışında- gözle görülür hiçbir estetik değer bulunmuyor.

Yazarın birini 60'larda, diğerini 70'lerde ve sonuncusunu 90'larda yazdığı üç uzun öyküden oluşan ikinci bölüm ise daha da kötü olmakla beraber, en azından dikkate değer. Zira yazarın edebi kabiliyetinin git gide nasıl gerilediğini gösterir bir belge niteliğinde. Gerçekten de biraz Bilge Karasu, biraz Ferit Edgü tadı aldığım (60'larda yazılmış olan) ilk öykü Çıkmazdaki, Kafka'nın Dava'sından bir alıntıyla başlıyor ve vasat üstü bir Kafkaesk deneme olarak en azından biçim-içerik uyumu açısından bir özgünlük arz ediyor. 

İkincisi, yani 70'lerde yazılan Batak öyküsüyse bir halk çocuğunun mecburiyetten toplum polisi olması ve bu nedenle yaşadığı sıkışmayı anlatmaya girişen fakat ne diliyle ne de olay örgüsüyle farklı bir şey söyleyebilen bir metin. Bu öykünün, İsmail Kılıçarslan vasıfsızının 15 Temmuz sonrasında yazdığı, iki dindar kardeşten birinin mecburiyetten Fettullahçı asker olup sonradan darbeye karışmasını ve aynı darbe girişiminde diğer dindar kardeşin direnirken ölmesini vb. konu alan öykümsü köşe yazısı ile aynı estetik değere sahip olduğu söylenebilir. 

Sonuncu öykü Gezginci Seyfo ise iyiden iyiye fecaat. Yazarın böyle bir öyküyü "öykü" diye yayınevine sunmaktan imtina etmediği düşünülürse, Özyalçıner'in o yıl etrafında -varsa- olgunluk döneminin bitip tükenme döneminin başladığı tarih olarak da en geç 1999 yılı verilebilir. Köyü yakılmış bir Dersimlinin İstanbul'da emeğiyle hayata tutunma mücadelesini konu alan öykü, köy yakmaları da, Dersimli olmayı da, İstanbul'da emek mücadelesi vermeyi de bu kadar sığ ele alışıyla okuru şaşkınlıklara sürüklüyor. İçerdiği zayıf, hatta sakıncalı argümanlar, çok kötü kotarılmış bir olay akışı ve çiğ çiğ karakterleriyle ancak edebiyatla uğraşmaya yeni başlamış, hevesli, solcu bir liselinin kaleminden çıksa mazur görülebilecek bu öykünün müellifinin usta öykücülerimizden sayılan biri olduğuna gerçekten inanamıyor insan.

Bir sözüm de Aydın Çubukçu'nun önsözüne. EMEP tayfasının özellikle de kültür sanat alanındaki ideologlarından olan Çubukçu, önsözde Özyalçıner'in öykücülüğünü överken "kapitalist ilişki biçimleri, olay-nesne-insan üçgeni" vb. gibi terimlerle sosyalist edebiyat okurunun gözünü boyamaya çalışmadan önce keşke öyküleri okusaymış. Lafım Çubukçu'nun bu öyküleri beğenmesine değil, isteyen istediğini beğenir elbette. Ama beğenisini öykülerde herhangi bir yere denk düşmeyen bu argümanlarla ifade ediyorsa orada çok büyük bir sorun olduğu muhakkak.

Önsöz olarak yer aldığı kitapla hiçbir alakası olmayan söz konusu önsözü linkteki haberde bulabilirsiniz.

27 Kasım 2017 Pazartesi

Bitik Adam - Thomas Bernhard

Yine bir Tanpınar tespitinden yola çıkarak yorum yazacağım, kimse kusura bakmasın. 

Tanpınar'ın bir pasajında Proust'u överken Stendhal ve Dostoyevski'ye "ikinci derece psikologlar" diye dudak büktüğünü okuduğumda şok olmuştum. (Tespit doğrudur yanlıştır o ayrı, ama görünen o ki o zamanlar ya sevdikleri yazarları kültleştiren fanlar yokmuş, ya bu fanlar şimdiki gibi linççi değilmiş ya da Tanpınar'a yetirecek güçleri yokmuş.) Ben Stendhal hiç okumadım, bilemeyeceğim ama Dostoyevski'yi, hele ki psikoloji söz konusu olduğunda, ikinci klasmana yerleştirmek için gerçekten çok iyi argümanlara sahip olmak gerek. 

Kendi tipine bakmadan elalemden
iğrenen Bernhard'ı görüyorsunuz
Benim Bernhard için pek güçlü argümanlarım yok, zaten Bitik Adam okuduğum ilk kitabı, fakat genelde pek de şaşmayan edebi sezgilerim bana Bernhard'ın genelde de en az bu kitabındaki kadar "üçüncü derece psikolog" olduğunu söylüyor.

Bu kısa romanda piyano eğitiminde tanışmış üç genç yetenek söz konusu. Biri sonradan dünya çapında virtüöz olmuş (gerçek bir karakter, Glenn Gould), biri anlatıcı, bir diğeri ise Gould'un dehası karşısında kişilik buhranına sürüklenen Bitik Adam.

"Üç", çatışma için muhteşem bir sayıdır aslında, hatırlayınız: İyi, Kötü, Çirkin ve üçlü düello vesaire... Siyah versus beyaz, iyilik versus kötülük vb. olarak hemencecik indirgenebilen, çocuksu, kaba karşıtlığı Ayşe Teyze'nin iyi temizlenmemiş çamaşırlara yaptığı gibi yırtıverir üçüncü taraf. Daha doğrusu bu bir imkandır, kullanılabilirse. Fakat bu kitapta bu yok. Adının da işaret ettiği üzere, üç silahşörden yalnızca birine odaklanıyor tüm anlatı, üstelik anlatıcı da olaya dahil olduğu halde. Bitik Adam'ın kişilik oluşumunda/buhranında anlatıcıya pay verilmediği gibi anlatıcı da kendisini herhangi bir kriz içerisinde konumlandırmayınca üçün biri yine boşa düşüyor ve elimizde kaybedenin kendi kafasına sıktığı teke tek bir düello kalıyor.

Burada kaybeden vurgusu pek önemli değil, siz ona Dostoyevskiyen bir tabirle "yeraltı insanı" vb. de diyebilirsiniz. Bu tipleri ezbere biliyoruz artık, haset duygusu içerisinde kıvranan, fakat şiddeti kendi varoluşuna yönelten vb. şablon karakterler... Bernhard da bize bu şablondan zerre kadar şaşmayan bir portre sunuyor.

Peki anlatıcı ne yapıyor, "ben anlatıcı" kullanımı ne işe yarıyor? Bence hiçbir işlevi yok. Yalnızca yazara Bitik Adam'ın hazin macerasının izini sürme kisvesi altında fırsat bu fırsat diyerek aklına gelen her konuda nefret saçma olanağı tanıyor. 110 sayfalık kitapta tahminimce yüz kez kadar "iğren-" kökünden gelen kelime geçiyor, kendimden iğrendim, iğrenç restoran, iğrenç toplum, bu sabah iğrenerek uyandım vesaire... Hani nanemolla bir okur gerçekten de sırf iğrenmeli kelime kullanımı nedeniyle kitabı okurken mide rahatsızlığı geçirebilir. Bu iğrenilen şeylere dair tahlillerse hiç yerinde değil, bunlar çoğunlukla tahlil bile değil, burnu havada birinin çemkirmelerinden öte hiçbir şey değil. 

Bu nedenle kitap sık sık kendini tekrar ediyor, öykünün yeni veçheleri kendini gösterdikçe tahmin edilebilirlik artıyor ve açıkçası kitap "sürpriz son" ile noktalandığında insan Bernhard'dan iğreniyor. Dostoyevski'ye kurban olun siz.

13 Kasım 2017 Pazartesi

Jules Verne - Edom,Frrit-Flakk,Humbug (Fantastik Öyküler)

Edebiyatçılar üzerine yazılan tezlerden nefret ederim. Bu çalışmalar çoğunlukla zorlama olurlar, edebi ürünlere boylarını fazlasıyla aşan önemler atfederler. Ama sanırım Jules Verne üzerine yazılan nitelikli bir tez basılsa parası neyse verip alırım. Hele ki "çocuklara pozitif bilimi sevdirme" misyonunun Jules Verne edebiyatına bindirilmesi olgusu başka ülkeler için de geçerli midir, ciddi merak ederim. Bir de Jules Verne'nin döneminin toplumu ile ilişkisini tabii, çünkü metinlerine baktığımızda denizler altıydı, aya yolculuktu derken Jules Verne için bilim toplumdan kaçıştan başka bir anlama gelmez. Zaten bu iki husus birbiriyle ilişkilidir bence: 19. yüzyılın bilim sevdasına toplumsal ilerleme ve refah gibi somut imkanlar üzerinden değil, dünyayla oyuncak gibi oynayabilecek olmanın heyecanıyla kapılmış gibidir Jules Verne. Bu yönüyle bilime yönelik heyecanı saf bir çocukluktur. İşte tam bu yüzden yeni felsefi/toplumsal sorgulamaların alanı olan bilimkurgu türü onun elinde çocuksu bir macera oyunu olur.

Jules Verne'in daha önce hiç duymadığım, tesadüfen karşılaşınca nostaljik bir merak içinde bitiriverdiğim bu kitabı da görüşlerimi değiştirmedi. Jules Verne gerçekten bir edebiyatçı olarak çok kötü. Kullandığı edebi tekniklere bakılarak değerlendirildiğinde ona "edebiyatçı" demek, eline makas alan herkese "terzi" demekten farksız. Fakat resimdeki bu sakallı makallı adamın bilimin herhangi bir dalını gözünün önüne getirdiğinde "Bu bilim ne maceralara kapı açar be!" diye kendisinden hiç beklenmeyecek şekilde kapıldığı o çocuksu heves ne yalan söyleyeyim bende tuhaf bir saygı uyandırıyor.

Haruki Murakami: Kafasına Sputnik Kadar Roman Düşesice

Image result for haruki murakami sputnikNasıl ki Kaleci Hayrettin işini yapışından çok yapamayışıyla kültleşmişse, Murakami de benim için edebiyatın Nobel'i alamayanıdır. Sputnik Sevgilim'i okuyacak kadar sabır sebat sahibi olan okusun, neden alamayacağını da anlayacaktır. Aynı adla barış ödülü de verilirken, edebiyat komitesinin o kadar da zalim olabileceğini zannetmiyorum. 

Tevekkeli, Sahilde Kafka, 1Q84 gibi kitaplarının yazılışıyla ayrı, Türkçeye çevrilişiyle ayrı kopardığı yaygaraların daha etrafımdaki bir Allah kuluna çarpıp yankılanmışlığı olmadı. Zaten bir yazarın "X kitabıyla çok ses getirdiği" haberini ancak Y kitabı çıktığında duyduğumuzda o yazarın bir pazarlama balonu olduğunu anlarız. Sinema sektöründe gişe rekorları kırmış bir filmin rüzgarıyla keriz avlamak için çekilen filmlerin tanıtımında kullanılan bir pazarlama yöntemi vardır (örneğimiz Matrix olsun): "Matrix'i sevdiyseniz Equilibrium'a bayılacaksınız!" Sanırım Murakami'nin kendini pazarlamadaki benzer çırpınışlarını yukarıda adı geçen kitaplarındaki aciz anıştırmalar da ele veriyor. Hem de hiç saklama lüzumu duymadan. Kafka'nın "gerçek edebiyat" pırıltısını al, fakat bunalım munalım gibi çağrışımlardan arındırmak üzere sahile yatır. Hemen şimdi açıp bakalım, eminim ki "yaz kitapları" öneri listelerinin ciddi bir kısmında Sahilde Kafka demirbaştır. 

"Sputnik Sevgilim" kitabına gelince, Kitabın içi de pek farklı değil, adeta bir anışveriş listesi "N" burada kasıtlı, "An gülüm, ver gülüm" hesabı. Çevrimiçi alışveriş sitelerinin "Bunu alan bunları da aldı" taktiğine göz kırpan anıştırmalar, okurun sahip olduğu varsayılan kültürel tüketim paketine göndermeler... Ayrıca pek de masum olmadığı düşünülebilecek Toyota vb. ürün yerleştirmeler. 

Yani yazar çoksatar olmanın tüm gereklerini yerine getiriyor. Bunun doğrudan sonucu olarak ise içerik bomboş. Çeviri hatası mı bilemeyeceğim ama kitabın kalitesini göstermesi açısından oldukça iyi bir örnek olduğunu düşündüğüm bir alıntı mesela: "Kimseyi rahatsız etmeyecektim. Kimseye rahatsızlık vermeyecektim." İlkine hiçbir şey katmayan ikinci bir cümle - ki linguistik olarak mümkün olsa eşdeğer bir üçüncüsü de yardıma gelirdi muhtemelen. İşte kitap da böyle, bir cümleyi iki yapmak, bir sayfaya sığacak hikayeyi on sayfaya çıkarmak için şişiren fazlalıklarla dolu. Fakat elbette senin benim için saç baş yolduran bu saçmalıklar, gerizekalı okurlar için tüketimi kolaylaştırmasıyla ideal bir yere oturuyor.

Kitabın anlattığı olaya, derdinin analizine falan hiç girmiyorum, çünkü boş. Bomboş. Aklı olan kendini korusun.

Puan: 3.5/10