27 Temmuz 2018 Cuma

Bir Kırık Segah - Kamil Erdem

Image result for bir kırık segahUzun bir süredir klasiklerden, modern klasiklerden, "usta kalemler"den vazgeçmiş durumda Türkçe edebiyatta bir tür tarama yapıyorum. Yeni çıkanları, gençleri, eskilerden olup da unutulmuşları okumaya çalışıyorum. Halen yeterli miktarda okuma yaptığımı iddia edebilecek değilsem de genel olarak vardığım kanı, şöhret hakkındaki en basit yargıyı haklı çıkarıyor: Bir yazarın meşhur olması mutlaka iyi olduğu anlamına gelmiyor, ama iyiler mutlaka meşhur oluyor. Hakikaten iyi olup da dikkat çekmemiş isim yok. Bu "meşhur olmayanlar" okumalarım bana hiçbir yazarı kazandırmadı açıkçası. Fakat biri tavsiye üzerine olmak üzere iki adet "henüz meşhur olmamış" isimle tanıştım. Biri Ferat Emen, diğeri Kamil Erdem. Yalnızca ikişer kitapları olan bu iki yazarın dilleri, dertleri, dünyaları apayrı olsa da bu dil-dert-dünya üçgenini müthiş bir başarıyla kuruyorlar. Bana uzun zaman sonra bir yazar için "Keşke yeni kitabı çıksa..." dedirtiyorlar.

Kamil Erdem'in ilk kitabı olan "Şu Yağmur Bir Yağsa" hakkındaki eleştirimde karakterlerin pasifliğine, dolayısıyla bu olaysızlığın "umut"la değil "yağmur duası"yla sonuçlanmasına dikkat çekmiştim. Bu olaysız gerçekliğin imkansızlığı nedeniyle oluşan gedikleriyse hikayelerle doldurduğunu ileri sürmüştüm. Çekingen, sancılara çakılı ruh hallerini anlatan bir kitaptı "Şu Yağmur Bir Yağsa." Bireylerin yapayalnızlığının hüzünlü bir içerik ve lirik üslupla birleşmesinden, hadi depresip demeyelim ama, melankolik bir sonuç çıkıyordu.

Bir Kırık Segah'ta ise hem şaşırtıcı, hem de hiç şaşırtıcı olmayan bir sapma görüyoruz. Tâli, stabilize bir yolda usul usul ilerledikten sonra nihayet asfalta çıkmayı başarmış gibi, yazarın olgunlaşma istikametinden şaşmayan bir zemin değişikliği demek daha doğru belki de (Olgunlaşmanın da yaşı yoktur muhakkak).

Ya da şöyle diyelim, ilk kitap, bir bekar evinde dolapta kalan malzemelerle yapılmış bir yemekti, evet nefisti, çünkü aşçının elleri ve damağı bu işte mahirdi, "Ama," diyordu sofraya yapayalnız oturan baş kişi "ah yanında bir de şu olsaydı." Şimdiyse misafir gelmiş, ev şenlenmiş, yemekte malzeme belki yine eksik ama fark eden yok, sohbet ayrı bir lezzet katmış. Çünkü karakterlerimiz artık çok da yalnız değil. Hatta hayatın zorluklarına karşı onları yerleşik dostlukları ayakta tutuyor.

Bir Kırık Segâh'taki hemen hemen bütün öyküler "kayıpları" ele alıyor. İş kaybı başta olmak üzere sağlık kaybının, sevgiyle bağlanılmış bir nesnenin kaybının, dost kaybının, baba kaybının, para kaybının, hatta can kaybının öykülerini yazıyor. Bu yüzden "Ne olacak?" gibi bir soru bu öykülerin muhatabı değil. Onun öykülerinde "kötü karakter" yok, kişiler arası çatışma yok. Kötülük bireylerden ziyade, hâllerin (düzenin) kendisinde. Anlatılan öyküler de işte bu hâllerin ve bu hâllerle boğuşan kişilerin "ne olduğu" sorusuna cevap veriyor, şiirsel bir üslupla yazılmış psikolojik tasvirlerden oluşuyor. "Kayıp öyküleri" teması epey riskli bir tema aslında. En beyaz Türklerin bile arabeski (cover'lar vasıtasıyla kendi dünyasından tınılarla buluşturarak da olsa) canıgönülden sahiplendiği bir dönemde yaşıyoruz. Allanıp pullanmış bir yenilmişlik psikolojisini rafine bir haz unsuruna çevirebilen tuhaf bir toplumsal haletiruhiye içerisindeyiz. Buna paralel olarak "tutunamayan" olmayı, "sevdiğim kadınlar hep gittiler..." ağlamalarını umutlu şeylerden bahsedilmesine yeğ tutan bir popüler edebiyat dergiciliği de oluşmuş durumda. Ne mutlu ki Kamil Erdem, bu riskin üstesinden ustalıkla geliyor. Felç geçirenin ayağa kalkışını, fabrikası kapatılan işçinin veya sürülen öğretmenin dayanışma sevincini, böcekli malını pazara götüren çiftçinin her şeye rağmen umudunu anlatıyor bu kez.

İşte tam bu nedenle, bu ikinci kitabında sokağa taşan, komşu evleri sarsan arabesk feryat figanlar yok (bangır bangır Ferdi çalmıyor evde), aksine geçmişi geleceğe bağlayan, kırık bir segâh içeri sızıyor.

20 Temmuz 2018 Cuma

Elias Canetti - Kitle ve İktidar / Körleşme

Canetti'nin daha önce yalnızca Kitle ve İktidar'ını okumuş ve yarı yarıya hazzetmiştim. Kitabın öncelikle bilimsel olma iddiası can sıkıcıydı. Zira -özellikle "Kitle" bölümü- açık ve net biçimde felsefi deneme türünde yazılmış olmasına karşın yazarın üslubu da, arka kapak yazısı başta olmak üzere çeşitli tanıtım metinleri de sanki bilimsel bir kitapmış havası vermeye çalışıyordu.

Bakın Ayrıntı Yayınları'nın tanıtım yazısı şöyle diyor:

"Elias Canetti'nin 30 yıllık çalışmasının ürünü olan Kitle ve İktidar sosyoloji, antropoloji, psikoloji... gibi disiplinleri içeren; ama onların sınırlarıyla yetinmeyen benzersiz bir çalışma olarak tanınıyor."

Kitle ve İktidar"Bu disiplinleri içeren ancak onların sınırlarıyla yetinmeyen" alan spekülasyonun alanıdır sevgili Ayrıntı Yayınları editörü. Elbette adı geçen bilimler de bol bol spekülasyon içer(ebil)ir, fakat yöntem olarak spekülasyon, felsefe olarak nitelendirilebilir olsa olsa. Fakat yazar felsefi bir yöntem de uygulamıyor, tabiri caizse "bam bam bam" argüman sıralıyordu. 

Kitabın "bilimsel" yönü ise "İktidar" bölümünde iyice açığa çıkıyor, Canetti kanıta dayalı argümanlar yerine argümanlarını destekleyici tekil kanıtlar buluyordu. ("Bütün iktidarlar gücünü ayaklardan alır, örneğin Kenya'daki Tiri Tiri kabilesinin üyeleri her sabah sıraya geçip şeflerinin ayak baş parmağını öper" gibi zırvalar.)

Ha, kötü bir kitap diyebilir miyim? Hayır. Katiyen ebediyen. Aksine "kitle" ve "iktidar" gibi özellikle faşizmi anlamak için aşırı önemli olan iki kavram hakkında ciddi bir mülahazaya davet eden önemli bir kitaptı. 

Benim ayar olduğum mesele, başta da söylediğim gibi, (zirvesini Walter Benjamin'de gördüğümüz) bilimsellik iddiasındaki Alman tipi "felsefe sanatı"nın etrafındaki bu gereksiz aura. Ben bu oyunu bozarım arkadaşlar.

Yazarımıza ilham gelir, X konusu üzerine ilginç çıkış ve varış noktaları içeren fakat bir sistematiğe sahip olmayan bir tez ortaya atar, bunun adı "bilim" olur, öyle mi?

Tamam o zaman, ben de size tam da şimdi götümden bir tez uyduruyorum:

"Yenikapı dolgu alanı, modern çağdaki yenilmişlik hislerini İslam ordularını simgeleme yoluyla ikame eden muhafazakar kitlelerin, Müslümanların objet petit a'sı olan İstanbul'un fethedilişi öncesindeki arzunun (dolayısıyla tatminin) sonsuza dek yeniden üretilebilmesi maksadıyla surların önüne yeniden ve yeniden çağrılabilmesi için oluşturulmuştur."

Oldu mu? Bence şahane oldu. Kendim uydurdum diye söylemiyorum, tez gibi tez. Çünkü buradan güzel tartışma çıkar. Fakat bilimsel mi? Tabii ki değil. Neden değil? Çünkü bu konudaki diğer iddialarla tartışmaya girmediği gibi, tezin içerisindeki varsayımları da doğru kabul ediyor. Eğer bu iki konuda sayfalar sürecek yeterli bir tartışma yürütülürse bilimsel olduğu iddia edilebilir. Fakat şimdilik bir "tez" değil, yalnızca bir hipotez. Ve bunun gibi onlarca hipotez bir araya gelince tez olmuyor.

Geçelim. Ben zaten esas Körleşme'ye kuruldum. Biliyorsunuz amatör okur için beş yüz sayfa kritik eşiktir. Beş yüz sayfa üstü romanlar modern kutsal kitaplardır. Öğüt isteyene öğütler, ibret isteyene ibretler fazlasıyla vardır. Sanki içlerinde eşit derecede malumat yokmuş gibi, yüzer sayfalık beş kitap okuyarak bir bok olamazsınız ama beş yüz sayfalık bir kitabı okursanız "o kitabı okuyanlar kulübü"ne girersiniz. Okuyanlar olarak birbirinize kozmik bir sırrı paylaşıyor gibi manalı gözlerle bakar, okumayanların "Aaa okudun mu, ben de çok okumak istiyorum ama işte..." bahanelerini istihzayla karışık bir anlayışla dinlersiniz.

Edebi dostlardan biri tarafından (o kendini biliyor) Körleşme tavsiye edildiğinde, bu ayrıcalıklı kulüplerin bir yenisine katılım teklifi karşısında heyecanlanmamam kabil değildi. Üstelik Körleşme'yi "zor kitap" sanıyordum. Çünkü "zor kitabı bitirenler" yalnızca kulübe üye olmaz, onlara ödemesi hayranlık olarak yapılan bir tür gazi maaşı bile bağlanır. Düşünün ki zor ve uzun bir kitap beni bekliyordu, heheeeyy...

Amma, lakin ki, öyle olmadı. 

Bir kere "zor kitap" değilmiş. Basit bir dil, basit bir kurgu ve hatta, yaşadığım hayal kırıklığının temel sebebi de budur, aşırı basit karakterler. Ölümüne bir tek boyutluluk, öngörülebilir davranışlar, boğucu tekrarlar. Hele hele başından sonuna dek bitmek bilmeyen o fars üslubu, yanlış anlamalar "komedisi"... Bakın ciddi söylüyorum, o Elias Canetti yanımda olsaydı var ya, zaten bacaksız, tıfıl bir şeye benziyor, gırtlağını sıkıverip oracıkta boğardım.

Image result for Elias Canetti - Körleşme
Yahu beş yüz elli sayfalık romanın ilk iki yüz sayfası tamamen kocasının parasına çökmeye çalışan bir kadının adamla mal mülk kavgası. Aman allahım, modern başyapıt!

Güzel bölümler yok mu, var elbette. Her beş sayfada bir oldukça iyi bir cümle var. Her yirmi bölümden biri epey iyi bir bölüm. Bu cümleleri, bu bölümleri okuyunca Canetti'nin aslında yetenekli biri olduğunu anlıyorsunuz. Fakat iyi sanatçılık bir "süzme" işidir, bir heykel mükemmel hale gelene kadar yontulur. Bir romanın da iyi olması için gereksiz bölümler acımasızca atılmalıdır. Körleşme'de maalesef bu yok.

Son olarak, "kitaplar hakkındaki kitaplar" hakkındaki nefretimi bilen biliyor. Ve neymiş efendim, Körleşme romanı "çoktandır kendi fildişi kulesine çekilmiş bir aydının trajedisinde" cisimleşiyormuşmuş. Yahu o fildişi kuleye çekilen kişi, kendine başkişi olarak bir "aydın"dan başka birini seçemeyen Canetti'nin bizzat kendisi olmasın asıl?

Bakın buna sanat teorisinde ileride "Arif Mutlu Prensibi" diyecekler: Eğer bir romanın başkahramanı yine bir roman yazarıysa, bir filmde "son filmini çekmeye çalışan bir yönetmenin hikayesi" anlatılıyorsa, vesaire, o roman/film kötüdür arkadaşlar. 

Ve "aydın sorunu" diye bir şey de yoktur, "aydın sorunu" kendine aydın diyen fakat aydınlar dairesinin içinden çıkamayan yetersizlerin kendi kendilerine uydurduğu bir oyundur.

20 Haziran 2018 Çarşamba

Kamil Erdem - Şu Yağmur Bir Yağsa

Image result for kamil erdem şu yağmur bir yağsa
Belirli bir sıklığın üzerinde okuyan her insan gibi ben de kitabı olsun isteyenlerden biriyim. "Her ilk roman otobiyografiktir" özdeyişinin hakkını verecek şekilde, özellikle liseden beri ne zaman yazmak üzerine düşünsem deneyimlemediğim herhangi bir şeyi sahiciymiş gibi yazmaya kalktığımda ciddi sıkıntı basar. Vahşi bir cinayet ya da masonik bir toplantıda toplu seks ayini falan, çoğunluğun yabancı olduğu sahneler olduklarından tamamen hayalgücü ile yazılması kolay şeylerdir bunlar. İşin zorluğu işte o sahiciymiş gibi öykülerdedir. En basitinden bir otomobil tamiratının, ya da balıkçı motoruyla denize açılmanın anlatılması bile, bu sahneleri hiç tecrübe etmemiş biri için bunalımlı süreçlerdir. Bir karşı cinsi konuşturmak da böyle, epey güç iştir aslında. Bunlardan biri de henüz deneyimlenmemiş bir yaşı yazmaktır bence. Yirmili yaşlardaki amatör bir yazarın, seksenindeki bir ihtiyarın gelecek seneden beklentisini ya da altmışındaki bir kadının cinsel arzularını yazması salt gözlem gücüyle kolay kolay olacak iş değildir. Bu nedenle "en yaratıcı" olmasa da "en sahici" yazı için ileriki yaşları beklemem gerektiğini düşünmüşümdür hep.

Kamil Erdem'in de, biliyorsunuz, ayırt edici özelliği ilk kitabını yetmiş yaşından sonra çıkarmış olması. Adını ilk duyduğumda bu şaşırtıcı yönüyle ilgimi cezbettiyse de itiraf etmeliyim ki "Bu yaşa kadar herhangi bir verim ortaya koyamamışken yetmişinden sonra bir şahesere imza atacak hali yok," diye de düşünmedim değil. Bu nedenle kitabı çok övülse de edinmemiştim.

Sahafta rastlayıp, "Şöyle bir karıştırsam ne kaybederim ki" diyene kadar.

Okuduğu on kitaptan dokuzunda hayal kırıklığı yaşayan biri olarak Kamil Erdem, artılarıyla ve eksileriyle üzerine uzun uzun yazmaktan keyif alacağım biri oldu.

Girişte belirttiğim "sahicilik" hususu ise tahmin ettiğimden çok farklı bir şekilde tezahür etti (ki bu yanılgı teorimin doğrulaması oluyor). Ben yetmiş yaşındaki bir insanın kaleminden; belleğinde biriken "olay" genişliği nedeniyle dönüm noktaları şarampole yuvarlayan, hikayenin ilginçliğinin geri kalan her unsuru bastırdığı öyküler beklerdim. Oysa Kamil Erdem'in öykülerinde hızla girilen keskin virajlar yok, şaşırtıcı sonlar yok.

Yani, ileri yaşlara erişmeyi bir dağ tırmanışı olarak düşünürsek eğer, ben Kamil Erdem'in atlattığı düşme tehlikelerini, donarak kesilen parmaklarına rağmen yola devam edişlerini dinleyeceğimi sanırdım. Gel gelelim Kamil Erdem dağın zirvesine uzanan güvenli bir patika bulmuş, tırmanışın kendine değil, zirveden gördüğü manzaraya önem vermiş ve onu anlatmayı seçmiş bir yazar. Öyküleri gerçekten de "hikaye"den çok empresyonist birer tablo gibi.

Yaşantılar belli belirsiz, karakterler flu. Fakat unutulmuş, betimlenmeden bırakılmış, öykünün geri kalanıyla ilişkilendirilmemiş tek bir unsur yok. Monet'nin Gündoğumu tablosu gibi söz gelimi. Gözümüz ufka doğru kaydıkça gördüğümüz kayık mı, limanın bir uzantısı mı, bir fabrika mı bilemediğimiz bu resmin öyküsünü yazabilir bize Kamil Erdem pekala.

Image result for impressionist painting
Bu söylediğim şey sadece öykülerin durgunluğundan, renklerin yumuşaklığından, havadaki hüzünden mi, yoksa kopacak fırtınadan mı olduğu belirsiz sükunetten ileri gelmiyor. Öyküler bazen durup dururken çok kısacık manzum bir form kazanıp geri döndüğünde de insanın aklına bunun öyküdeki ufak bir söz sanatı değil, bir tablodaki ışık yansıması detayı geliyor mesela.

Öte yandan Kamil Erdem zaten farkında bu hikayesizliğinin. Örneğin önce bir paragraf boyunca iş arayan insanların hikayesini anlatıp sonra bu anlatıyı eklediği tek bir satırla çatıştırıyor: "Tabii çok yalın bir gerçek de olabilir. Belki de sadece açtırlar." (Sf 82-83).

Evet, Kamil Erdem'de gerçekten de "hikaye" yok. İş arayan insanların yalın gerçekliği (?) ve Kamil Erdem'in dili var. Kamil Erdem, iş arayan bir insanı "hikayesi olan" bir yerde değil, en alelade yerde, iş bulma kurumunda resmediyor. Onların yalın gerçekliği işsiz olmaları, dolayısıyla mekanları da orası.

Yine aynı öyküde, bu kez sayfa 84'te şöyle anlatılıyor işsizler: " İşten atıldığımız gün, öğleden sonra saat beşte, midemizde keskin bir bıçak hissi ile yokuş yukarı otobüs durağına yürüyorduk bulanık eski bir göğün altında. Aklımıza o bıçağı çıkarıp yalaka müdüre, sarhoş enişteye, şişko mali müşavire saplamak gelmemiştir de nereye yetişeceksek, geciken otobüsün şoförünü dövmek arzusuyla yetinmişizdir. Gece bir yerlerde bir cam kırılmıştır."

Bu insanların sınıf bilincinin kırıntısına bile sahip olmaması, yazarın öyküsünü bir propaganda metnine dönüştürmek istememesi olarak hoşgörülebilir. Fakat sınıf bilinci şöyle dursun, bu insanlar geciken otobüs şoförüyle bile kavga edemeyen, bunun ancak arzusuyla yetinen, adeta bu dünyada fiziksel olarak var olmayan, "kırılmıştır" yükleminde hem var olup hem de olmayan gizli özne gibi, (empresyonist resme atıfla) belli belirsiz insan siluetleri onlar.  Eylemsizler.

İşte bu eylemsizliğin boşluğunu dille dolduruyor Kamil Erdem.

Bununla tezat oluşturacak biçimde, politik tavır öykülerin içinde kendini belirgin biçimde gösteriyor. Fakat bu tavırda da (dağın zirvesine çıkan Kamil Erdem, geriye yani kendi geçmişine baktığından olsa gerek) bugünkü somut durumla pek uyuşmayan bir şeyler var. İlk öyküdeki "yorgun demokrat", 80'lerin bunalımlı havasını veriyor mesela. İkinci öyküdeki "Seküler mahalleyle diyaloğa açık hakkaniyetli İslamcı kadın" umudu, 2010 öncesi Hilal Kaplanperver çiğ feminizmi hatırlatıyor. İş bulma kurumundaki müdür yardımcısı kadınsa, "Eski Türkiye"yi hatırlatacak biçimde, yüksek topuklu ayakkabılarıyla şakır şakır sesler çıkarıyor (sf 83). Zaten sonraki öykülerde, siyasi konulara değinsin ya da değinmesin, iyiden iyiye nostaljik (otobiyografik?) bir yola girerek bugünden kopuyor.

Erdem'in dağa tırmanırken zorlu bir yol seçmediği, kolaycacık bir patikadan üstü başı kirlenmeden zirveye ulaşıverdiği, yalnızca karakterlerinin yalnızca eylemsizliğinden değil alabildiğine masum, tertemiz oluşlarından da anlaşılıyor. Yetmiş yaşını aşmış bir insanın içinde kendini asla affetmediği bir hatanın sızısının kalmaması, hatırladıkça o günkü gibi öfkelendiği bir haksızlık yaşamamış olması, yıllar önceki bir küskünlük yüzünden hala görünce yolunu değiştirdiği birilerinin olmaması mümkün mü? Kamil Erdem'in öykülerine bakılırsa mümkün görünüyor. Erdemin'in "geriye bakış"ında izlenimlere tecrübe eşlik etmiyor.

"[...] yedi, sekiz yaşlarındaki kıvırcık saçlı, eli basma entarisinin cebindeki kız çocuğundan masum bir gülümseme öğrenmek için duraksıyordum. [...] Durmadan, durmadan öğrenmeli, yeniden ve yeniden edinmeliyim bu gülümsemeyi diyordum." diyor Kamil Erdem (sf 111).

Evet gülümseyen çocuklar güzeldir, onların saflığı umutlu bir şeydir. Fakat o gülümseme öğrenilemez, kendini asla affetmeyişin sızısı, unutulmayan haksızlıklar, yıllar süren küskünlükler "gülümseme öğrenilerek" silinemez. Fakat gülümsemek çocuklara has bir meziyet değildir. Aksine, bir ihtiyarın "her şeye rağmen" gülüşü, masum bir çocuğun gülümsemesinden daha bile umut vericidir. İnsan, feleğinden çemberinden geçmiş bir yazardan kendisine işte o "ihtiyar gülüşünü" öğretmesini bekliyor. Fakat bunun yerine tam tersine onun çocuk gülüşü öğrenmeye çalışmasıyla karşılaşınca hak verirsiniz ki hayli tuhaf hissediyor.

Kazancakis'in meşhur romanında, kitaba adını veren Zorba geçmişi haydutlukla, itlik serserilikle dolu bir insandır. Anlatıcı olan yazar ise onun tabiriyle bir "kağıt faresi"dir. Ve roman, anlatıcı ve Zorba arasındaki dostluğun diyalektik ürünüdür: Bütün hayat derslerini Zorba'dan alırız, ancak Zorba yaşamaktan yazmaya vakit bulamaz, dolayısıyla anlatıcı olmadan Zorba'nın yaşadıkları anlatılamaz. Öte yandan Zorba olmazsa da anlatıcı için ortada anlatılacak bir şey yoktur. Hem inanılmaz şeyler yaşayan, hem de bunları yazan insanlar da vardır elbet, Hemingway gibi. Fakat hiçbir şey yaşamadan yazmanın sonu nereye varır?

Usta öyküsünün giriş paragrafına bakalım:

"Akasyalı istasyon yolundan yukarıya doğru tırmanırken hayal gücüm tarafından değiştirilmiş ve onarılmış geçmişimi, yanlış tarihimin, sıkıntılı zamanlarımın yerine koymaya çalışıyor, ışıkları yanmaya başlamış çarşıda esnaf tanıdıklarımı bu değiş tokuşla yüzümde belirdiğini umduğum ıssız gülümsememi de katarak selamlıyor, tenhalaşan toprak zeminli dar sokakta kümbetin yanındaki kalın ahşap kapıyı yol boyunca elimde tutup ısıttığım demir anahtarla açıyor ve karanlık avluya yavaşça dalıyorum."

Altmış sözcükten oluşan bu paragrafta bir sıfat tamlaması içinde yer almayan bir tek isim yok. Hikayesizliğin yerini sıfatlar, tasvirler, silüetler, hayaletler dolduruyor.

Evet, muhteşem renk kullanımı, usta işi fırça darbeleri, yerli yerinde oranlar.

Evet Kamil Erdem iyi bir anlatıcı. Bin kez kabul. Fakat "öğretici bir anlatıcı" olmak için insanın ya içinde, ya da hayatında bir Zorba olması gerekiyor.

28 Mayıs 2018 Pazartesi

Barbarları Beklerken - John Maxwell Coetzee

Kapitalist devlet aygıtının işleyişini anlamak için distopyaları uygun bulan biri değilim. Zira (genelleme yapıyorum ama) kapitalist devletin elinde ezilmenin semptomu "künt ağrı"dır, gündelik hayat içerisinde çoğu zaman sebebini bile fark etmediğiniz, eve gittiğinizde şiddetleniveren, gece uyutmayan bir ağrı. Distopyalar ise devletin tırnaklarını sivriltip gözümüze gözümüze batırır, gözlerimizden kanlar fışkırtır, öyle bir dünya gösterir ki acıdan durulmaz. Bu nedenle eserin bugün içinde yaşadığımız hayatla olan bağını keser, distopya öyle bir dünyadır ki her zaman gelecektedir, bugün yalnızca "emareleri" vardır.

Coetzee'nin kitabının gerçekçiliği, devletin çıplak, şedit yüzünü bugünün içinden göstermesi bu açıdan hoşuma gitti. 

Üslup olaraksa ne yazık ki yavan, üstelik atları keten tohumuyla beslemekten tutun da masada duran vazoya kadar yığınla gereksiz detay var. Elbette usta işi tasvirlere ya da akıl yürütmelere rastlanmıyor değil, fakat metni kurtarmaya yettiği de pek söylenemez.

Image result for barbarları beklerken coetzeeTeknik olaraksa sorun daha büyük. Öncelikle "kendini tekrar eden rüya" vs. gibi unsurlardan açıkçası nefret ederim. Çok basit, amatörü eğlendiren bir tarzdır. Öte yandan "büyük roman erotizm içerir" (kontes?) formülü de alabildiğine iticidir. Eleştirdiğim bu iki husus varsın muhteşem psikanalitik okumalara kapı aralasın, sıradan okuru boğduktan sonra neye yarar? 

Ayrıca, yukarıda eleştirdiğim distopyalarda sık rastlanan bir motif de "Kahramanın sıradan hayatına bir kadının girmesi ve onu devrimci saflara çekmesi"dir biliyorsunuz (Bkz: Biz, 1984, Brazil). Aynısına bu kitapta da rastlamak (her ne kadar kadın bu kez devrimci olarak değil, madun kimliğiyle ortaya çıkmış da olsa) kimi heyecanlandırabilir ki?

Ayrıca bu "madun kadın" meselesi kitabın temelinde bir boşluk olarak duruyor. Bunu biraz açmak lazım.

İdeolojik (veya ahlaki, ne derseniz deyin) bir sorunu merkeze alan kitaplarda yazarın rolü çok tehlikelidir. Bir karakterin şöyle mi, yoksa böyle mi davranacağı yönünde yaptığı seçim; kurbanı suçlamakla, zalimi aklamakla, ahlaki tutumu boşa düşürmekle, katharsis yaratmakla ya da kör parmağım gözüne bir ahlakçılık yaparak kitabın gerçekliğini ortadan kaldırmakla sonuçlanabilir ve bütün edebi uğraş çöpe gidebilir. Fakat işin şöyle de bir çelişkili boyutu var ki, o seçim eserin eser olması için yapılmak zorundadır. 

Söz gelimi şöyle bir öykü kuralım: 

"Kahramanımız bir banka soygununa katılır. Soygun başarıyla sonuçlandıktan sonra tam kaçarken çok yoksul birini görür ve içi parçalanır. Çaldığı paranın bir kısmını o garibana verir. Gariban bu işe çok sevinir ve hemen ertesi gün parayı harcamaya başlar. Fakat meğerse bankanın sahibi devlette bağlantıları olan karanlık bir adamdır. Soygunu önceden haber alıp soyulacak şubeyi sahte parayla doldurmuş, bu sahte paraların da seri numarasını almıştır. Böylece soyguncuları bizzat kendi yakalamak, soygunculara içeriden yardımcı olan köstebeği bulmak istemektedir. 

Bu arada bankayı soyan kahramanımız, yoksul adamın yakalandığını televizyondan görür..."

Şimdi bu öykünün devamına dair senaryolar üretelim:

1) Soyguncu gider, "Bırakın onu, aradığınız adam benim!" der. Banka sahibini döver. Okur rahatlar. (Sorunlu: Katharsis etkisi, gerçek dışı)
2) Soyguncu gider, "Bırakın onu, aradığınız adam benim!" der. Fakat meğer o yoksul adamın banka için çalışan, bir tür yem olduğunu öğrenir. (Sorunlu mesaj: Bireyci ol, acıma yetime döner koyar götüne)
3) Soyguncu gitmez, ben ona bir sürü para vererek elimden geleni yaptım, şimdi tanımadığım adam için bir de kendimi mi feda edeyim, der. (Sorunlu mesaj: Vicdanını rahatlatmak için doğru bildiğini yap ama her davranışının sorumluluğunu da alma)

Bu ihtimalleri daha çok uzatabiliriz, her seferinde de bir "sorun" bulunabilecektir. Fakat en büyük sorun, bu sorunlardan kaçmak için öyküyü televizyonların yoksulun yakalandığını gösterdiği anda kesmek olacaktır. Malum, okur silahın patlamasını bekler, vurulan kim olursa olsun oyunun kuralı budur.

İşte bu romanda o silah patlamıyor. Romanın ikinci yarısında kadının bir şekilde romanın akışına müdahalesini bekliyor okur, ama olmuyor. Olamıyor. Kitapta pasifliğiyle yargıcımızı dönüştüren "madun kadın" o kadar pasif ki... Evet bu bilinçli bir tercih, anlaşılıyor. Şiddet aygıtı nasıl ki barbarlar tarafından değil, barbarların pasifliği tarafından perişan ediliyorsa kahramanımızı da o boşluk ortada bırakıyor. Fakat yukarıda söylediğim gibi, bu da romanı yarım bırakan bir rol oynuyor ne yazık ki.

O Koku - Sunullah İbrahim

Biliyorsunuz 'butik yayıncılık' diye bir husus gelişti. Adı üzerinde butik oldukları için yüksek telifli eserler basamayan bu yayınevlerinin en büyük -ticari- başarısı,  "Kongo bilimkurgu edebiyatının başyapıtı", "Kafka'ya bir süreliğine yazarlığı bıraktıran kitap" falan filan gibi iddialı laflarla tanıtılan, hak ettiği üne kavuşmamış, kadri kıymeti bilinmemiş eserleri basıp insanı utandırmak.
Image result for O Koku - Sunullah İbrahim
Entelektüel olmak zor zanaat. Bu tür yayınevlerinin "Şu ana kadar okuduklarınızı edebiyattan mı sanıyorsunuz?" gibi meydan okumalarına prim vermemek, "Nitelikli edebiyat okurlarının gözünden kaçmayacak..." gibi yemleri yutmamak imkansız. Hele hele sırf yayın dünyasına "Ben de sizdenim" mesajı vermek için bu tür yayınevlerinin kitaplarını edinip "Ya rab Alejandro Zambra olmadan ben nasıl yaşıyor muşum, ah evet Clarice Lispector, bakın altını bile çizdim..." diye sosyal medyada paylaşan eyyamcılar da gözünüze gözünüze sokmayı başardıysa kaçarı yok, o kitaplardan birini ediniyorsunuz.

MonoKL, Jaguar, Helikopter, Siren... Sözüm size. Düşün yakamızdan kurbanınız olayım. Elinizi vicdanınıza koyun, biz de geçim sıkıntısı çeken insanlarız, götüm götüm kitapları bize itelemeyi bırakın nolur.

Bakın işte sonunda ben de tufaya geldim ve paşa paşa gidip O Koku'yu aldım.

Kitapta hiçbir şey yok arkadaşlar. özellikle 80 sonrası filmlerden, romanlardan falan aşina olduğumuz, "hapisten yeni çıkmış bir komünistin yaşadığı yabancılaşma" temasını anlatan bu kitap dil ve üslup açısından hiçbir şey vaat etmediği gibi, öykünün de bir "olayı" yok. Evet yazıldığı dönem itibarıyla bir kıymeti harbiyesi olabilir ama bugün için özel olarak Mısır yakın tarihi uzmanı olmaya falan çalışmıyorsanız bu kitap sizler için hiçbir şey ifade etmeyecek.

Toplamda 80 sayfa olup ilk 30 sayfası da sunuş munuş diye şişirilmiş eserlerden korkunuz zaten.

6 Mayıs 2018 Pazar

Ahmet Büke - Yüklük

Ahmet Büke'den yalnızca ilk öykü kitabı olan İzmir Postasının Adamları'nı okumuştum birkaç hafta önce. Naifliğin suyunun çıktığı, "Şöyle bir demli çay içemedik senle..." tadındaki kimi öyküler hariç oldukça hoşuma gitmiş, hatta yeni bir dil ustasını okuduğumu hissettiğim anlar olmuştu. 

Fakat Yüklük tam bir fecaat ne yazık ki. İki bölümden oluşan kitabın ilk bölümünde Ali İsmail'e, iş cinayetine kurban giden çocuklara vb. değinmesi "fikren" çok değerli, fakat bu hassas konular öyküden öyküye değişen savruk bir üslubun ve iyi pişmemiş bir ironinin arasında karambole gidiyor.  Bunların dışında tabii bir de hiç değişmeyen "Ah babaannemin seccade kokusu", "Dedem bana gazoz ısmarlardı", "Hep içine içine ağlardı babam" çeşitlemeleriyle ilerleyen bitmek bilmez bir taşra ailesi güzellemesi bir yerden sonra hissizleştiriyor insanı.

İkinci bölümdeyse Ot, Kafa vb. dergilerin tohumlarını Ahmet Büke atmış zannettirecek bir "ustalara saygı duruşu" romantizmi var ki düşman başına. Farklı yazarlar için farklı bir dil, kurgu vs oluşturmayı geçtim, farklı bir atmosfer yaratmaya dahi tenezzül etmeyen, çalakalem girişilmiş, salt "selam çakmış" olmanın ekmeğini yiyen öyküler bunlar.

Velhasıl sevmedim, demek ki Ahmet Büke de bohçasında ne varsa ilk kitaplarında boşaltanlardanmış. İyi ki sahaftan 5 liraya almışım.
Image result for ahmet büke yüklük


1 Mayıs 2018 Salı

İran Masalları (Karakarga Yayınları)

İki günde çitilemek üzere aldığım bir kitaptı İran Masalları. Gerçekten de "okumlama" yapılacak değil, çitilenecek türden masallar içeriyordu. Zaten Karakarga Yayınları "Migros'ta satmalık" kategorisinde yayın yapan Destek Yayınları'nın alt kuruluşuymuş. Zahmet edip baksaydım hiç almazdım. Yayın politikalarına yakışacak şekilde masalları bir-iki İngilizce derleme kitabından derlemişler. Bin Bir Gece Masalları'nın sevdalısı olmuş bir insan olarak Arap medeniyetinden daha kadim olan İran'da çok daha fazlasını bulacağımı düşünerek tuzağa düştüm. Sanırım belli bir coğrafyanın mitlerine dalmak için önce Şehname gibi metinlerden başlamak gerek. Bu da bana ders olsun.

Bu arada kapağın da tuzağına düştüm, gerçekten albenili. Aynısı aynı yayınevinin ikinci para tuzağı olan İbrani Masalları için de geçerli ama öldürseler almam.

Image result for iran masalları